<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>olabiliyor | En Gazete</title>
	<atom:link href="https://www.engazete.com.tr/tag/olabiliyor/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.engazete.com.tr/tag/olabiliyor</link>
	<description>Son Dakika Haberleri ve Türkiye Gündemi</description>
	<lastBuildDate>Tue, 31 Mar 2026 11:08:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://cdn.engazete.com.tr/2025/06/cropped-favv-32x32.webp</url>
	<title>olabiliyor | En Gazete</title>
	<link>https://www.engazete.com.tr/tag/olabiliyor</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sporda yanlış hareket diz hasarlarına neden olabiliyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/sporda-yanlis-hareket-diz-hasarlarina-neden-olabiliyor-624111</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Mar 2026 11:08:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[diz]]></category>
		<category><![CDATA[eklem]]></category>
		<category><![CDATA[enjeksiyon]]></category>
		<category><![CDATA[etki]]></category>
		<category><![CDATA[hareket]]></category>
		<category><![CDATA[hasarlarına]]></category>
		<category><![CDATA[hasta]]></category>
		<category><![CDATA[kıkırdak]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[prp]]></category>
		<category><![CDATA[spor]]></category>
		<category><![CDATA[sporda]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[yanlış]]></category>
		<category><![CDATA[yön]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=624111</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde sağlıklı yaşam konusunda bilinçlenmeyle birlikte spor yapan bireylerin sayısı her geçen gün artıyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/sporda-yanlis-hareket-diz-hasarlarina-neden-olabiliyor-624111">Sporda yanlış hareket diz hasarlarına neden olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde sağlıklı yaşam konusunda bilinçlenmeyle birlikte spor yapan bireylerin sayısı her geçen gün artıyor. Düzenli spor genel sağlık açısından pek çok fayda sağlarken, ani yön değişiklikleri ve ani duruşlar gibi hatalı hareketler ise bazı diz problemlerine  yol açabiliyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Berkin Toker, </strong>dizlerin vücudun en fazla yük taşıyan ve en aktif kullanılan eklemlerinden biri olması nedeniyle spor sırasında travma ile zorlanmalara açık olduğuna dikkat çekerek, “Bu nedenle, özellikle koşu, futbol, basketbol ve benzeri yüksek tempolu sporlarla ilgilenen bireylerde diz yaralanmalarına daha sık rastlanmaktadır. Diz bölgesinde en sık menisküs, bağ yaralanmaları ve kıkırdak hasarları gelişmektedir” diyor. </p>
<p> </p>
<p><strong>Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Berkin Toker,</strong> son yıllarda ortopedi alanında yaşanan gelişmeler sayesinde diz problemlerinde enjeksiyon tedavilerinin yaygın olarak kullanıldığını belirterek, “Bu kapsamda en sık başvurulan uygulamalar arasında PRP (Platelet Rich Plasma) ve hyaluronik asit enjeksiyonları yer almaktadır. Bunların yanı sıra son yıllarda sıkça gündeme gelen kök hücre uygulamaları da klinik pratikte yerini almaya başlamıştır. Tıp alanındaki gelişmeler doğrultusunda yakın gelecekte bu tür enjeksiyon tedavilerinin, özellikle de kök hücre uygulamalarının klinik kullanımının daha da yaygınlaşması beklenmektedir” diyor. Bu tür enjeksiyon yöntemlerinin uygulanmasında doğru hasta seçiminin tedavinin başarısı açısından büyük önem taşıdığını vurgulayan Doç. Dr. Berkin Toker,  “Her hastanın klinik durumu, yaşı, aktivite düzeyi ve dizdeki hasarın derecesi, tedavi planının belirlenmesinde dikkate alınması gereken faktörler arasında yer almaktadır” diye konuşuyor. </p>
<p> </p>
<p><strong>PRP (PLATELET RICH PLASMA)</strong></p>
<p>Platelet Rich Plasma (PRP) yöntemi, hastanın kendi kanından elde edilen ve trombositten zengin plazmanın problemli bölgeye enjekte edilmesi esasına dayanıyor. Bu yöntemde vücudun doğal iyileşme sürecinin biyolojik olarak uyarılması hedefleniyor. Doç. Dr. Berkin Toker, PRP yönteminin ‘yeniden yapılandırma’ tedavisi olduğunu belirterek, “Yöntemde amacımız vücuttaki iltihabi süreci azaltmak, dokusal iyileşmeyi hızlandırmak ve ağrıyı hafifletmektir” diyor.  </p>
<p><strong>Hangi sorunlarda başvuruluyor? </strong>PRP yöntemi<strong> </strong>en sık erken dönem kıkırdak hasarlarında, patellofemoral ağrı sendromunda, hafif ve orta dereceli diz osteoartritinde ve tendon problemlerinde (özellikle patellar tendinopati) tercih ediliyor.  Yöntemin özellikle yüklenmeye bağlı kronik diz ağrılarında ameliyatsız seçenek olarak öne çıktığını vurgulayan Doç. Dr. Berkin Toker, “Ancak yöntem ileri derecede mekanik deformite veya tam kat kıkırdak kaybında tek başına mucize değildir” bilgisini veriyor. </p>
<p><strong>Nasıl uygulanıyor?</strong> Muayene sonrası alınan kan santrifüj edilerek ayrıştırılıyor ve elde edilen materyal eklem içine veya problemli dokuya enjekte ediliyor. Genellikle 1–3 seans yeterli geliyor. İşlem 10–15 dakika sürüyor ve hastanede yatış gerektirmiyor. Hastaların aynı gün çoğunlukla hastaneden yürüyerek çıktıklarını anlatan Doç. Dr. Berkin Toker,<strong> </strong>“Hastalarımız genelde bir hafta sonra spor yapmaya başlayabilmektedirler” diyor. </p>
<p><strong>Etki süresi:</strong> Klinik etki 2–4 hafta içinde başlıyor ve maksimum fayda 6–8 hafta arasında görülüyor. Etki süresi kişiye ve patolojiye göre değişmekle birlikte ortalama 6–12 ay sürüyor. </p>
<p> </p>
<p><strong>KÖK HÜCRE TEDAVİSİ </strong></p>
<p>Diz sorunlarında kök hücre tedavileri çoğunlukla kemik iliği veya yağ dokusundan elde edilen mezenkimal kök hücreleri içeriyor. Tedavide amaç; hasarlı kıkırdak veya yumuşak dokularda biyolojik onarımı desteklemek, inflamasyonu baskılamak ve hücrelerin onarım sürecini tetiklemek. Doç. Dr. Berkin Toker,<strong> </strong>bu yöntemin<strong> </strong>PRP’den daha kompleks ve daha ileri biyolojik bir yaklaşım olduğunu söyleyerek, “Yöntem PRP ve hyaluronik asit enjeksiyonlarına oranla daha uzun süreli koruma sağlamaktadır” bilgisini veriyor. </p>
<p><strong>Hangi sorunlarda başvuruluyor?</strong> Fokal kıkırdak defektleri, erken ve orta evre kıkırdak dejenerasyonu ve bazı menisküs yaralanmalarında destekleyici tedavi olarak kullanılabiliyor. Özellikle spor yapan ve aktif bir yaşam süren genç erişkinlerde cerrahiye alternatif veya destek olarak planlanabiliyor. Ancak ileri evre kemik deformitesi bulunan artrozda tek başına yeterli olmuyor. </p>
<p><strong>Nasıl uygulanıyor?</strong> Hastadan alınan kemik iliği aspiratı veya yağ dokusu özel işlemlerden geçirilerek konsantre ediliyor. Ardından, genellikle ameliyathane şartlarında eklem içine veya lezyon bölgesine enjekte ediliyor. İşlem 30 – 45 dakikada<strong> </strong>tamamlanıyor. </p>
<p><strong>Etki süresi: </strong>Kök hücre tedavisinin<strong> </strong>etkisi PRP yöntemine göre daha geç başlıyor ve genellikle 4–8 hafta içinde hissediliyor. Maksimum biyolojik etki 3–6 ayda ortaya çıkıyor ve uygun hasta grubunda 1–2 yıl sürüyor. Sıklıkla 2–3 hafta içinde spora dönüş mümkün olabiliyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>HYALURONİK ASİT </strong></p>
<p>Hyaluronik asit, diz eklem sıvısının doğal bir bileşenidir. Osteoartrit ve yoğun yüklenmeye bağlı durumlarda bu sıvının kalitesi ve kayganlık özelliği<strong> </strong>azalıyor. Eklem içine uygulanan hyaluronik asit, adeta “eklem yağı” görevi görerek kayganlığı artırıyor ve mekanik sürtünmeyi azaltıyor.  Bu yöntemde ağrının azaltılması, eklem hareketinin artırılması ve performans kapasitesinin yükseltilmesi amaçlanıyor.  </p>
<p><strong>Nasıl uygulanıyor?</strong> Hyaluronik asit poliklinik şartlarında eklem içine enjeksiyon şeklinde uygulanıyor. Tek doz veya 3 dozluk kürler halinde planlanabiliyor. Uygun hastalarda PRP enjeksiyonuyla birlikte veya ek enjeksiyon olarak da yapılabiliyor. İşlem genellikle 15 dakika sürüyor ve hastalar aynı gün normal yaşamlarına dönebiliyor. Çoğu hasta 2–3 gün içinde spor hayatına başlayabiliyor. </p>
<p><strong>Hangi durumlarda başvuruluyor? </strong>Özellikle hafif, orta ve ileri dereceli diz kireçlenmesi, kondromalazi patella ve yüklenmeye bağlı eklem ağrılarında tercih ediliyor. Mekanik sürtünmenin ön planda olduğu durumlarda ağrının hafiflemesi konusunda oldukça etkili sonuçlar alınıyor. Ancak ileri evre kıkırdak kaybında sınırlı etki gösteriyor.</p>
<p><strong>Etki süresi:</strong> Bu yöntemin etkisi 1–3 hafta içinde hissediliyor ve ortalama 6–9 ay sürebiliyor. Bazı hastalarda yıllık tekrar enjeksiyonları planlanabiliyor. </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/sporda-yanlis-hareket-diz-hasarlarina-neden-olabiliyor-624111">Sporda yanlış hareket diz hasarlarına neden olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yanlış Uyku Pozisyonu Ağrılara Neden Olabiliyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/yanlis-uyku-pozisyonu-agrilara-neden-olabiliyor-621888</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Mar 2026 19:02:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[ağrılara]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[pozisyonu]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[yanlış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=621888</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç.Dr.Ahmet İnanır konu hakkında önemli bilgiler verdi.   </p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yanlis-uyku-pozisyonu-agrilara-neden-olabiliyor-621888">Yanlış Uyku Pozisyonu Ağrılara Neden Olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç.Dr.Ahmet İnanır konu hakkında önemli bilgiler verdi.</p>
<p>Omurga sağlığını etkileyen pek çok faktör vardır. Bu faktörlerden biri de uyku pozisyonlarıdır. Yanlış uyku pozisyonları vücutta ağrılara neden olabileceği için kişinin hayat kalitesini olumsuz yönde etkiler ve bir süre sonra hareket kısıtlamalarına neden olabilir.</p>
<p>Sabah kalkığınızda beliniz, sırtınız veya boynunuz ağrıyorsa yanlış pozisyonda uyuyor olabilirsiniz. Ağrılara veya bozukluklara çözüm bulabilmek adına öncelikle bilinçli olmak gerekir. Unutmayalım ki yanlış yatış-uyku pozisyonu fıtıklara  hatta kireçlenmelere bile neden olabilmektedir.  Bel ağrısı uyku kalitesini bozabildiği gibi yanlış yatış pozisyonu da bel veya boyun ağrısına hatta fıtıklara neden olabilmektedir. Bazı yatış pozisyonlarında omurganın doğal kavisleri zorlanabilir veya aşırı ve uzun süreli bası-basınç altında kalabilir. Aynı zamanda obezite gibi nedenler, uyku apnesi yaşanması sonucu çeşitli ağrılara ve  yorgunluğa neden olabilmektedir.</p>
<p><b><img decoding="async" src="https://cdn.engazete.com.tr/2026/03/yanlis-uyku-pozisyonu-agrilara-neden-olabiliyor-0-AukpsKnr.jpeg"/></b></p>
<p><b><strong>Yanlış uyku pozisyonları omurgayı nasıl etkiliyor ?</strong></b></p>
<p>Omuz, bel ve boyun bölgelerinde ağrı şikayeti olan bireyler için ise yüzüstü uyku pozisyonu önerilmemektedir. Bel fıtığı olanlar için en iyi uyku pozisyonunun, yan yatış pozisyonu olduğu saptanmıştır. Yan yatış pozisyonunda bacaklar arasına yastık yerleştirilmelidir. Boyun fıtığı olanların ise sırt üstü ve boyun kavsini destekleyici bir yastık kullanarak yatmaları ideal olanıdır.  İdeal bir yatak vücudun gömülmesini engelleyecek sertlikte, vücut hatlarını koruyacak kadar yumuşak olmalı yani doğal eğriliklerin korunmasını sağlayan, eğriliklerin artma ve azalmasına yol açmayan şekilde tasarlanması gerekir. İnsanlar günün önemli bir bölümünü yatakta istirahat ederek yani uyuyarak geçirmektedir. Burada amaç diskler, tendonlar, kaslar ve eklemlerin  basıncın kötü etkisinden kurtarılması, rahatlaması adeta nefes almasıdır ki, ertesi gün yeni bir strese ve yüklenmeye hazır hale gelebilsin.  İdeal yatak, vücut yapısına uygun olmalı ve denenerek alınmalıdır;  vücut yatak içinde rahatsız olmamalı, zorlanmamalı, yatağa gömülmemelidir.  Hem çok sert yataklar hem de çok yumuşak yataklar omurlarımızı bir arada tutan ve destekleyen bağlar, eklemler, kaslar, diskin anulus dediğimiz kapsülü aşırı derecede gerilir ve bu da her gece tekrarlayarak başımıza istemediğimiz sorunlar açabilmektedir. Her hasta için tek bir yatak tipi doğru değildir; kişiye, kiloya, rahatsızlığa özel yatak seçilmesi gerekir. Bir süre kullanıldıktan sonra yataklar devamlı yatılan taraf deforme olmakta, çukurlaşmakta olup diğer tarafı değiştirilerek kullanılmalı veya değiştirilmelidir.</p>
<p><b><strong>Doğru uyku pozisyonları nelerdir ?</strong></b></p>
<p>İdeal yatış pozisyonu, sırtüstü veya sağa-sola yan yatmaktır. Yan pozisyonda hastanın iki bacağı arasına koyacağı yastık omurga açısından yararlıdır. Yan yatışta dizler arasına destek konularak ve dizlerin bükülerek yatılması önerilirken bu yatış pozisyonunun da uyluk arkasındaki kasların kısalmasına neden olabileceği göz önünde tutulmalıdır. Bu kısalma gün içinde dik duruşu bozarak bel ağrısına neden olabilir. Bu  nedenle dizlerin bükülerek yatılması durumu mecburi durumlarda ve kısa süreli olmalıdır. Ayrıca Romatoid Artrit hastaları için dizlerin bükülerek yatılması önerilmemektedir.</p>
<p><b><strong>Yanlış uyku pozisyonları nelerdir ?</strong></b></p>
<p>Bel kavsinin aşırı derecede artmasına, faset eklemlerin zorlanmasına ve bel ve boyun ağrı veya fıtıklarına yol açması nedeniyle yüzüstü yatmak kesinlikle önerilmemektedir. Ancak yüzüstü pozisyonu Ankilozan Spondilit hastaları için tavsiye edilmektedir. Ayrıca seyahatlerde dikkatsiz uyunması da özellikle boyun ağrılarına neden olmakta olup uzun seyahat araçlarının yeniden dizayn edilmesi önem arzetmektedir. Uzun seyahatlerde seyahat yastığı kullanılmalıdır. Yüksek yastık kullanılarak yatmak özellikle boyun ağrılarına açıkça neden olmaktadır. Diğer hastalıklar açısından yüksek yastık ile yatması gereken hastalar ikinci bir ortopedik yastık ile boyun kavsini desteklemelidir.</p>
<p><strong>Yatışa geçiş nasıl olmalı ? Nasıl kalkılmalıdır ?</strong></p>
<p>Doç.Dr.Ahmet İnanır ,”Bel ağrına olmamak için yatarken yatağa önce oturulmalı ve yan yatılmalıdır. Şayet sırt üstü yatmak düşünülüyorsa önce yatağa oturulup yan yatılmalı ve sırt üstü dönülmelidir. Sabahleyin sırt üstü uyanılmış ise önce yana dönülmeli sonra bacaklarını aşağıya sarkıtırken kol ve dirsekten destek alarak omurga doğrultulmalıdır.”dedi. (BSHA – Bilim ve Sağlık Haber Ajansı)</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yanlis-uyku-pozisyonu-agrilara-neden-olabiliyor-621888">Yanlış Uyku Pozisyonu Ağrılara Neden Olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayatı Paylaşmak Hastalık Riskini de Paylaşmaya Neden Olabiliyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/hayati-paylasmak-hastalik-riskini-de-paylasmaya-neden-olabiliyor-565041</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 10:55:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[neden]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[paylaşmak]]></category>
		<category><![CDATA[paylaşmaya]]></category>
		<category><![CDATA[riskini]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=565041</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerikan Kalp Derneği'nin dergisi Journal of the American Heart Association'da yayınlanan çalışmaya göre, eşlerden birinde yüksek tansiyon olan çiftlerde diğer partnerde de sıklıkla aynı sorun görülüyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/hayati-paylasmak-hastalik-riskini-de-paylasmaya-neden-olabiliyor-565041">Hayatı Paylaşmak Hastalık Riskini de Paylaşmaya Neden Olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Amerikan Kalp Derneği&#8217;nin dergisi Journal of the American Heart Association&#8217;da yayınlanan çalışmaya göre, eşlerden birinde yüksek tansiyon olan çiftlerde diğer partnerde de sıklıkla aynı sorun görülüyor. Bu ilginç çalışmanın detayları hakkında bilgi veren Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Fatih Yılmaz, ortak hayatların ortak riskleri de beraberinde getirebilmesinin çok şaşırtıcı olmadığını söyleyerek bu riski yaşam tarzı değişiklikleri ile fırsata çevirmenin mümkün olduğunu anlattı. </em></p>
<p>Dünyanın dört bir yanından on binlerce çiftin verilerinin analiz edildiği çalışma hakkında bilgi veren Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr.  Mehmet Fatih Yılmaz, “ABD, İngiltere, Çin ve Hindistan’da toplam 67 bine yakın bireyin katıldığı dev çalışmanın sonuçları, hipertansiyonun sadece bireysel değil, çift olarak da ele alınması gerektiğini gösterdi.” Dedi.  Doç. Dr. Fatih Yılmaz, araştırmanın çarpıcı sonuçlarını şöyle aktardı: “Çalışma, heteroseksüel ve aynı evde yaşayan çiftlerde, eşlerden birinde hipertansiyon varsa, diğerinde de bu hastalığın görülme riskinin anlamlı ölçüde arttığını ortaya koyuyor. Örneğin Çin’de, eşlerden biri hipertansiyonsa, diğerinde bu risk yüzde 26 daha fazla olduğu gösterilmiş. Araştırma çiftlerin sadece hipertansiyonu değil, diyabet, obezite, kolesterol yüksekliği, depresyon gibi durumların da çiftler arasında benzer oranlarda görülebileceğini gösteriyor.” </p>
<p><strong>“KÜLTÜREL FARKLAR DA BELİRLEYİCİ”</strong></p>
<p>Sonuçlarda toplumların kültürel farklılıkların da etkili olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz, “Çin, Hindistan gibi kolektivist toplumlarda çiftlerin birbirine etkisi daha fazla. ABD ve İngiltere gibi bireyci toplumlarda ise bu etki daha zayıf kalabiliyor. Araştırma da benzer göstergeler bulunuyor” değerlendirmesini yaptı. </p>
<p><strong>“ORTAK HAYATLAR ORTAK RİSKLERİ DE BERABERİNDE GETİRİYOR”</strong></p>
<p>“Ortak yaşam tarzı ve çevre faktörler bu eğilimi artırır. Dolayısıyla bu bulgular çok şaşırtıcı olmadığını anlatan Doç. Dr. Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Çiftler yalnızca bir evi değil, aynı zamanda alışkanlıkları, sofraları, stres kaynaklarını ve uyku düzenlerini de paylaşıyor. Bu da yaşam tarzına bağlı hastalıklarda benzerliklere yol açıyor.” Beslenme biçimi, egzersiz alışkanlıkları, sigara ve alkol kullanımı gibi davranışsal faktörlerin çoğu zaman çiftler arasında örtüştüğünü belirten Doç. Dr. Yılmaz, “Ailede tuzlu yemek tercih ediliyorsa, her iki eş de risk altındadır. Aynı şekilde sigara, alkol gibi alışkanlıklar, uyku düzeni ya da düzensizliği de eşler arasında benzerlik göstererek her iki eşin tansiyonunu etkileyebilir. Bunun yanında birlikte spor yapan çiftlerde tansiyon kontrolü daha başarılı olabilir” diyor.</p>
<p><strong>DUYGUSAL YÜKLER TANSİYONA DOĞRUDAN ETKİ EDİYOR!</strong></p>
<p>Paylaşılan duygusal yüklerin de tansiyona doğrudan etki ettiğine işaret eden Doç. Dr. Yılmaz, “Bir eşin yaşadığı stres, diğer eşin de fizyolojik yanıtlarını etkileyebilir. Bu duruma ‘empatik stres’ diyoruz. Maddi sorunlardan çocuklarla ilgili kaygılara kadar birçok ortak stres kaynağı, çiftlerin tansiyonunu birlikte yükseltebilir” ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>GENETİKTEN ÇOK ÇEVRE ETKİLİ</strong></p>
<p>Eşlerin genetik olarak akraba olmaması nedeniyle hipertansiyonun çiftlerde görülme benzerliğinin genetikten ziyade çevresel ve davranışsal faktörlere dayandığını belirten Doç. Dr. Yılmaz, “Ancak bazı toplumlarda akraba evliliği yaygınsa, bu durum genetik etkileri artırabilir. Aynı şekilde, hava kalitesi, gürültü seviyesi, ısıl konfor, yerleşim yeri (kırsal/kentsel) gibi çevresel faktörleri ortak hale getirir. Gelir düzeyi, sağlık hizmetlerine erişim, beslenme bütçesi gibi sosyoekonomik koşullar da aynıdır. Bu ortak çevresel etkiler, tansiyon düzeylerinin benzer olmasına katkı sağlar” diye konuştu. </p>
<p><strong>HEM RİSK HEM FIRSAT!</strong></p>
<p>Kalp hastalıkları, inme, böbrek yetmezliği, yaşam kalitesinde düşüş ve artan sağlık harcamaları gibi her iki eşin de hipertansiyon hastası olmasının risklerinin büyük olduğunun altını çizen Doç. Dr. Yılmaz’a göre bu durumu avantaja çevirmek de mümkün. “Bu konuda yapılan çalışmalar, ortak egzersiz planları, birlikte tuz tüketimini azaltma, sağlıklı yemek hazırlama ya da birlikte meditasyon yapmak, diyetisyen, fizyoterapist ya da doktor ziyaretlerine birlikte gitmek, birbirini teşvik etme ve izlemek gibi çift olarak yapılan programların daha uzun vadeli başarı sağladığını gösteriyor.” Diye konuştu. </p>
<p><strong>HİPERTANSİYONU PAYLAŞMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ!</strong></p>
<p>“Sonuç olarak eğer eşinizde hipertansiyon varsa, sizin de olma ihtimaliniz anlamlı şekilde artıyor, bunun için gerekli önlemlerin alınması önemli” diyen Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Fatih Yılmaz, çiftlere şu önerilerde bulundu: “Birlikte egzersiz yapmaya çalışın, sağlıklı beslenin ve tuzu sofranızdan azaltın, varsa sigara alkol gibi zararlı alışkanlıklarınız bırakın, stresle baş etmenin yollarını birlikte keşfedin ve düzenli uyku ve rutin sağlık kontrollerini ihmal etmeyin. Unutmayın hipertansiyonu paylaşmak zorunda değilsiniz ama sağlıklı bir yaşamı birlikte paylaşabilirsiniz.”</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/hayati-paylasmak-hastalik-riskini-de-paylasmaya-neden-olabiliyor-565041">Hayatı Paylaşmak Hastalık Riskini de Paylaşmaya Neden Olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tiroid bozuklukları anksiyeteye sebep olabiliyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/tiroid-bozukluklari-anksiyeteye-sebep-olabiliyor-542324</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Jun 2025 08:14:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[anksiyeteye]]></category>
		<category><![CDATA[bozuklukları]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[sebep]]></category>
		<category><![CDATA[tiroid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=542324</guid>

					<description><![CDATA[<p>Metabolizmadan ruh haline kadar pek çok sistemi etkileyen tiroid problemleri, tiroid bezinin görevlerini yerine getirememesiyle ortaya çıkıyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/tiroid-bozukluklari-anksiyeteye-sebep-olabiliyor-542324">Tiroid bozuklukları anksiyeteye sebep olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Metabolizmadan ruh haline kadar pek çok sistemi etkileyen tiroid problemleri, tiroid bezinin görevlerini yerine getirememesiyle ortaya çıkıyor. Bu işlev bozuklukları sıklıkla; hormon üretiminde aşırılık yani hipertiroidizm veya yetersiz üretim anlamına gelen hipotiroidizm olarak kendini gösteriyor. Bu iç salgı bezi ile ilgili sağlık sorunlarının kadınlarda daha sık görüldüğünü paylaşan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Bu durumun temel nedeni, otoimmün yani bağışıklık sistemi hastalıklarının kadınlarda daha sık görülme eğilimidir. Ayrıca yaşlılarda görülme sıklığı artsa da gençler ve hatta çocuklarda da tiroid hastalıklarına rastlanılabileceği bilinmeli” dedi.</strong></p>
<p><strong> </strong>Toplumda en sık karşılaşılan tiroid hastalıkları; Haşimato, Graves, tiroid nodülleri ve tiroid kanseridir. Bu bezde salgılanan hormonların beyin fonksiyonları üzerinde doğrudan etkili olduğunu bu yüzden de depresyon ile bağlantılı olabileceğini belirten Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Özellikle hipotiroidizm; yorgunluğa, motivasyon eksikliğine veya konsantrasyon güçlüğüne yol açarken, hipertiroidizm anksiyete, sinirlilik ve ruhsal dalgalanmalara neden olabilir. Bu nedenle, depresyon veya anksiyete belirtileri olan kişilerin tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesi son derece önemli” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>İyotlu tuz tiroide iyi geliyor</strong></p>
<p>Tiroid hastalıklarının belirtilerinin, hastalığın türüne ve şiddetine göre değişiklik gösterebileceğini ifade eden Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Fulya Akın, “Hipertiroidizmde sinirlilik, huzursuzluk, hızlı kalp atışı, kilo kaybı, iştah artışı, terleme, sıcak intoleransı, titreme, uyku sorunları ve guatr yani tiroid bezinin büyümesi görülebilir. Hipotiroidizmde ise yorgunluk, halsizlik, kilo alma, kabızlık, soğuk intoleransı, cilt kuruluğu, saç dökülmesi, unutkanlık, depresyon ve guatr ortaya çıkabilir. Bu hastalıkların gelişiminde hem genetik hem de çevresel faktörler birlikte rol oynar. Ailede hastalık öyküsü varsa kişinin de tiroitle ilgili bir problem yaşama olasılığı artar. Bunun yanı sıra iyot alımı, radyasyona maruz kalma, bazı enfeksiyonlar, stres ve sigara kullanımı gibi çevresel unsurlar da hastalığın tetiklenmesinde veya seyrinde etki gösterebilir. Öyle ki iyotlu tuz kullanan gelişmiş ülkelerde tiroid ile ilgili rahatsızlıkların görülme oranı düşüktür” dedi.</p>
<p><strong>Ömür boyu tedavi ‘ilaca bağımlı bir hayat’ anlamına gelmez</strong></p>
<p>Tiroid hastalıklarının teşhisinin genellikle fiziksel muayene, kan testleri ve bazen de görüntüleme yöntemleriyle konulduğunu açıklayan Prof. Dr. Fulya Akın, “Örneğin fiziksel muayenede doktor tiroid bezinin büyüklüğünü ve kıvamını değerlendirebilir. Tedavide ise hipotiroidizm genellikle ilaçla kontrol altına alınır. İlaç, vücudun ihtiyaç duyduğu hormon seviyesini yerine koyarak şikayetleri ortadan kaldırır ve çoğu zaman ömür boyu kullanılması gerekebilir. Ancak bu, ‘ilaca bağımlı’ bir hayattan ziyade, vücudun ihtiyaç duyduğu bir hormonun yerine konmasıdır. Hipertiroidizmde ise ilaçlardan, radyoaktif iyot tedavisinden veya cerrahiden yararlanılabilir. Tiroid kanseri de genellikle cerrahi, radyoaktif iyot tedavisi bazen de hormon tedavisi veya radyoterapi ile başarılı bir şekilde tedavi edilebilir” dedi.</p>
<p><strong> Sağlıklı yaşam alışkanlıkları tedaviye destek oluyor</strong></p>
<p>Tiroid tedavisinde ilaç temel olsa da beslenme ve yaşam tarzı değişikliklerinin destekleyici rol oynayabileceğini söyleyen Akın, “Dengeli ve sağlıklı beslenme her hastalıkta olduğu gibi olmazsa olmaz. Ek olarak tiroid bezi fonksiyonlarının özellikle ihtiyaç duyduğu iyot, selenyum ve çinko gibi bazı minerallerin yeterli alımı da çok kıymetli. Bağışıklık sistemini destekleyerek inflamasyonu azaltmaya yardımcı olabilecek anti-inflamatuar bir beslenme düzeninin de oldukça fayda sağlayabileceğini söylemek mümkün. Stresi yönetmek, düzenli uyku ve egzersiz de genel sağlığı iyileştirerek daha iyi hissetmeye yardımcı olabilir. Ancak unutulmamalıdır ki, beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri tek başına yeterli olmadığı için mutlaka doktor kontrolü ve ilaç tedavisiyle birlikte uygulanmalı” dedi.</p>
<p><strong>Tedavi sonrası takip çok önemli</strong></p>
<p>Tiroid ile ilgili rahatsızlıklarda takip sürecinin, hastalığın türüne ve tedavi yöntemine göre değişiklik gösterebileceğini vurgulayan Akın, “Örneğin hipotiroidizmde genellikle hormon seviyelerini kontrol etmek ve ilaç dozunu ayarlamak için düzenli aralıklarla kan testleri yapılır. Hipertiroidizmde tedaviye yanıtı değerlendirmek ve nüksü takip etmek için düzenli doktor kontrolleri ve kan testleri önemlidir. Tiroid nodüllerinde ise bu kitlelerin büyüklüğünü ve yapısını takip etmek için periyodik ultrasonografilere ihtiyaç duyulur. Her kanser türünde olduğu gibi tiroid kanserinde de tedavi sonrası nüksü erken tespit etmek ve olası komplikasyonları yönetmek için düzenli doktor kontrolleri, kan testleri, tümör belirteçleri, tiroid ultrasonografisi ve tüm vücut iyot taraması gibi görüntüleme yöntemlerden yararlanılabilir. Kısaca, tiroid hastalığı tanısı almış kişilerin doktorlarının önerdiği takip programına uymaları ve kontrollerini aksatmamaları hayati önem taşır” uyarısında bulundu.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/tiroid-bozukluklari-anksiyeteye-sebep-olabiliyor-542324">Tiroid bozuklukları anksiyeteye sebep olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Süleyman İrvan: &#8220;Afet haberciliğinde yanlış veya eksik bilgi paylaşımı olumsuz etkilere neden olabiliyor&#8221;</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/prof-dr-suleyman-irvan-afet-haberciliginde-yanlis-veya-eksik-bilgi-paylasimi-olumsuz-etkilere-neden-olabiliyor-526796</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 May 2025 12:31:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNDEM]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[eksik]]></category>
		<category><![CDATA[etkilere]]></category>
		<category><![CDATA[haberciliğinde]]></category>
		<category><![CDATA[irvan]]></category>
		<category><![CDATA[neden]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[olumsuz]]></category>
		<category><![CDATA[paylaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[prof]]></category>
		<category><![CDATA[süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[veya]]></category>
		<category><![CDATA[yanlış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=526796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, özellikle deprem gibi afet durumlarında medyanın hız ve doğruluk dengesini koruyarak toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmelerinin önemine dair açıklamalarda bulundu.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/prof-dr-suleyman-irvan-afet-haberciliginde-yanlis-veya-eksik-bilgi-paylasimi-olumsuz-etkilere-neden-olabiliyor-526796">Prof. Dr. Süleyman İrvan: &#8220;Afet haberciliğinde yanlış veya eksik bilgi paylaşımı olumsuz etkilere neden olabiliyor&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Süleyman İrvan, özellikle deprem gibi afet durumlarında medyanın hız ve doğruluk dengesini koruyarak toplumsal sorumluluk bilinciyle hareket etmelerinin önemine dair açıklamalarda bulundu.</p>
<p><strong>Deprem gibi afetlerde medyanın sorumluluğu daha çok artıyor  </strong></p>
<p>6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli depremlerin ardından, medyada sorunlu habercilik pratikleri görüldüğünü hatırlatan Prof. Dr. Süleyman İrvan, “Bu haberler ile sosyal medya paylaşımları konusunda Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi olarak bir ‘Deprem Haberciliği Rehberi’ oluşturmuştuk. Bu rehberde de vurguladığımız gibi, deprem gibi afetlerde medyanın sorumluluğu daha çok artıyor.” dedi.</p>
<p>Bir deprem meydana geldiğinde insanların bir an önce ne olup bittiğini öğrenmeye çalıştığını aktaran İrvan, “Bu nedenle medyanın son dakika haberciliğinde hem yeterince hızlı olması hem de teyitsiz bilgiler aktarmaması beklenir. Bu ikisi arasındaki dengeyi kurabildiği oranda medya başarılı olacaktır. Deprem haberciliğinde, ‘haberi hızlı ver ama doğru ver’ şeklinde özetleyebileceğimiz bir yayıncılık anlayışını oturtmamız gerekir.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Hız anlayışını teyide dayalı habercilik anlayışıyla değiştirmek kolay değil! </strong></p>
<p>Doğruluk ve hız arasında denge kurarken, doğruluktan ödün vermemenin ilkesel olarak kabul edilmesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Süleyman İrvan, “Maalesef günümüzde habercilik pratiği büyük oranda sosyal medya platformları üzerinden yürüyor ve sosyal medyanın birinci ilkesi hız. Aynı şekilde, internet üzerinden yayın yapan haber siteleri de hıza dayalı bir yayıncılık anlayışına sahipler. Bu anlayışı, teyide dayalı habercilik anlayışıyla değiştirmek çok kolay değil.” dedi.</p>
<p>Deprem haberlerinde yanlış veya eksik bilgi paylaşımının toplum üzerinde birçok olumsuz etkisi söz konusu olduğuna dikkat çeken İrvan, şöyle devam etti:</p>
<p><strong>Yalan haberler medyanın itibarını sarsıyor</strong></p>
<p>“İlk olarak, toplumda korku ve paniğe yol açabiliyor. Bunun örneğini Hatay’da gördük. Barajın patladığına ilişkin olarak yayılan bir söylenti halk arasında paniğe yol açmıştı. İkincisi, kurtarma ve yardım faaliyetlerini sekteye uğratabiliyor. Örneğin kurtarma ekipleri paniğe kapılıp çalışma yerlerini terk edebiliyorlar ya da ekipler yanlış yerlere yönlendirilebiliyor. Üçüncüsü, toplumun medyaya duyduğu güveni zedeliyor. Yalan haberler medyanın itibarını sarsıyor.”</p>
<p><strong>Afet anlarında medyada ‘önleyici habercilik’ yapılmalı</strong></p>
<p>Sosyal medyada yalan ve dezenformasyonu tümüyle ortadan kaldırmanın mümkün olmadığına değinen Prof. Dr. Süleyman İrvan, afet zamanlarında sosyal medya platformlarına kısıtlama getirmenin de doğru olmadığını vurguladı. Bu uygulamanın olumsuz etkilerinin de Kahramanmaraş depremleri sırasında görüldüğünü dile getiren İrvan, “Yapılması gereken, şeffaf bir kriz yönetimi gerçekleştirebilmektir. Bu ne demek? Öncelikle yetkili birimlerden doğru bilgi akışının hızla sağlanması gerekir. Doğru bilgi akışını sağlamazsanız söylentiler hızla devreye girecektir. Doğru bilgi akışı da iyi organize olarak sağlanabilir. İkincisi, tıpkı pandemi sürecinde olduğu gibi, deprem uzmanlarından oluşan bir bilim kurulu oluşturulmalı, medyaya bu kurulda yer alan uzmanlar bilgi vermelidir. Her kafadan farklı bir ses çıktığında toplum çaresiz kalır. Yurttaşların deprem anında yapması gerekenler iyi anlatılmalı, medyada ‘önleyici habercilik’ yapılmalı.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Kaynaklar ulaşılabilir olmalı ve gazeteciler sorularına cevap alabilmeli…</strong></p>
<p>Resmi kaynaklardan teyit edilmemiş bilgiler paylaşmanın deprem anında kurtarma çalışmalarını olumsuz etkileyebildiğini, halkta paniğe yol açabildiğini kaydeden Prof. Dr. Süleyman İrvan, “Ancak resmi kaynakların da medyaya zamanlı ve doğru bilgi vermesi beklenir. Kaynaklar ulaşılabilir olmalı ve gazeteciler sorularına cevap alabilmeliler. Türkiye’de maalesef zaman zaman resmi makamların olumsuzlukları gizleme gibi bir kötü alışkanlığı söz konusu.” dedi.</p>
<p><strong>Deprem anında ve sonrasında yayın yaparken gazeteciler nelere dikkat etmeli?</strong></p>
<p>Deprem anında ve sonrasında yayın yaparken gazetecilerin dikkat etmesi gereken konulara da değinen Prof. Dr. Süleyman İrvan, şunları söyledi:</p>
<p>“Göçük başında yakınlarının enkazdan kurtarılmasını bekleyen insanlarla konuşurken dikkatli bir dil kullanılmalı. Depremzedelerle röportaj yaparken ve haberleri aktarırken duyarlı olunmalı, insani duygu ve değerler göz ardı edilmemeli. Yakınları halen göçük altında olan insanlara mikrofon uzatırken çok dikkatli davranılmalı. Depremde hayatını kaybedenlerin görüntülerini ve özellikle de yüzlerini gösteren görüntüleri vermekten kaçınılmalı. Depreme ilişkin haberleri verirken, görüntülere müzik ekleyerek dramatikleştirmek<strong> </strong>doğru değildir. Göçük altında bulunan insanlarla, habercilik uğruna sağlıklarını tehlikeye atacak şekilde gereksiz temas kurmaya çalışmamak gerekir.”</p>
<p><strong>Reyting uğruna, toplumda infial oluşturacak bir dil kullanılmamalı!</strong></p>
<p>Deprem anında gazetecilerin şok edici nitelikte görüntüler çekebileceklerini ifade eden İrvan, “Ancak bu görüntüleri verirken toplumsal sorumluluk anlayışı ile hareket edilmeli, haber diline dikkat edilmelidir. Sırf reyting uğruna, bağıra çağıra haber sunmak, ‘şok görüntüler’, ‘gördüklerinize inanamayacaksınız’ gibi toplumda infial oluşturacak bir dil kullanmak yanlıştır.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/prof-dr-suleyman-irvan-afet-haberciliginde-yanlis-veya-eksik-bilgi-paylasimi-olumsuz-etkilere-neden-olabiliyor-526796">Prof. Dr. Süleyman İrvan: &#8220;Afet haberciliğinde yanlış veya eksik bilgi paylaşımı olumsuz etkilere neden olabiliyor&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İleri yaşlarda baba olma otizme neden olabiliyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/ileri-yaslarda-baba-olma-otizme-neden-olabiliyor-448066</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Apr 2024 10:54:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[baba]]></category>
		<category><![CDATA[ileri]]></category>
		<category><![CDATA[neden]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[olma]]></category>
		<category><![CDATA[otizme]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlarda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=448066</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otizmde pek çok genin etkilendiği düşünüldüğünü dile getiren Çocuk ve Egen Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, “Nasıl biz artık otizmi; Otizm Spektrum Bozukluğu olarak adlandırıyorsak, otizmin nedenlerini saydığımızda da artık genetik faktörleri ilk sıraya almış durumdayız.” dedi.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ileri-yaslarda-baba-olma-otizme-neden-olabiliyor-448066">İleri yaşlarda baba olma otizme neden olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Otizmde pek çok genin etkilendiği düşünüldüğünü dile getiren Çocuk ve Egen Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, “Nasıl biz artık otizmi; Otizm Spektrum Bozukluğu olarak adlandırıyorsak, otizmin nedenlerini saydığımızda da artık genetik faktörleri ilk sıraya almış durumdayız.” dedi. Otizmin çevresel faktörlerine bakıldığında ise ileri baba yaşının otizmi etkileyen en önemli çevresel faktör olduğunu vurgulayan Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, “İleri baba yaşı tek başına bir neden olmamakla birlikte, biyolojik özellikleri ortaya çıkarıcı ve arttırıcı bir faktör olarak gözlemleniyor.” diye bilgi verdi.</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, 2 Nisan ‘Dünya Otizm Farkındalık Günü’ dolayısıyla otizm spektrum bozukluğunun genetik özellikleri ve genetik yatkınlığı hakkında bilgi verdi.</p>
<p><strong>Otizm Spektrum Bozukluğunun genetik özellikleri ve genetik yatkınlığı…</strong></p>
<p>Otizm Spektrum Bozukluğunun genetik özellikleri ve genetik yatkınlığına değinen Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, “Otizm Spektrum Bozukluğunun genetik araştırmaları, özellikle son yıllarda oldukça artmıştır. ‘Otizmin belirli bir geni var mı, otizmin genetik özellikleri ne kadar sık ve ne kadar önemli?’. Bu konu üzerinde oldukça yoğun çalışmalar yapılmakta ve hâlâ da devam etmektedir.” dedi. </p>
<p><strong>“Tek yumurta ikizlerinde yüzde 36 ve üzerinde bir genetik geçiş olduğu gözlemlenmiş”</strong></p>
<p>İkizlerle yapılan çalışmalar, aile çalışmaları, kromozom anomalileri üzerinde olan çalışmalar ve moleküler genetik çalışmalarının otizmin genetik özelliklerini tespit etmek üzere pek çok yol kat ettiğini de dile getiren Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, “Tek yumurta ikizlerinde yüzde 36 ve üzerinde bir genetik geçiş olduğu; çift yumurta ikizlerinde ise bunun yüzde 5’lerde görüldüğü gözlemlenmiştir. Bu da bize aslında otizmin genetik olarak nasıl etkilendiği üzerinde bir fikir sahibi olmamıza yol açar.” diye bilgi verdi.</p>
<p><strong>“Otizmli çocukların birinci derecede akrabalarında sosyal özellikleri gözlemlenebiliyor”</strong></p>
<p>Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, otizm ve gen konusunda şunları kaydetti:</p>
<p>“Otizmde pek çok genin etkilendiği düşünülmektedir. Nasıl biz artık otizmi, Otizm Spektrum Bozukluğu olarak adlandırıyorsak, otizmin nedenlerini saydığımızda da artık genetik faktörleri ilk sıraya almış durumdayız. </p>
<p>Otizmli çocukların birinci derecede akrabalarında yüzde 12-20 arasında ‘geniş fenotip’ dediğimiz bütün otizmin özelliklerini taşımayan, fakat sosyal özelliklerini taşıyan, belki zihinsel olarak iyi durumda olan, diğer otizm özelliklerini göstermeyen bireylerin mevcut olduğunu, kardeşlerde de yüzde 3 arasında otizm bulunduğunu, yüzde 3 oranında da geniş fenotip yani geniş özellik dediğimiz sosyal kısıtlılık özelliklerinin devam ettiğinin görülmekte olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu da otizmin genetik özelliklerine dair veri olarak önümüzde duruyor.” </p>
<p><strong>Otizm ve akraba evliliği arasındaki ilişki nedir?</strong></p>
<p>Otizm ve akraba evliliği konusunun da merak edildiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, şunları anlattı:</p>
<p>“Akraba evliliği genetik geçiş özelliğini artırdığı için önem teşkil ediyor. Çünkü bütün genetik hastalıklarda olduğu gibi otizminde de genetik özellikler akraba evliliklerinde daha sık ortaya çıkıyor. </p>
<p><strong>“İleri yaşlarda baba olma otizmi etkiliyor”</strong></p>
<p>Otizmin çevresel faktörlerine baktığımızda ise ileri baba yaşının otizmi etkileyen en önemli çevresel faktör olduğunu görüyoruz. Araştırmalarda diğer çevresel faktörler incelenmiş ve otizmle bir bağlantısı bulunamamış. İleri baba yaşı tek başına bir neden olmamakla birlikte, biyolojik özellikleri ortaya çıkarıcı ve arttırıcı bir faktör olarak gözlemleniyor. Bunun bir diğer nedeni de artık sosyoekonomik şartlarla baba olma yaşının biraz daha ileri olmasıdır. Ayrıca birçok farklı yardımcı metotlarla da bireylerin çocuk sahibi olabilmeleri ileri baba yaşını artırabiliyor.”</p>
<p><strong>“Türkiye’de otizm yüzde 2-3 arasında görülüyor” </strong></p>
<p>Türkiye’de otizmin yüzde 2-3 arasında görüldüğünü dile getiren Yrd. Doç. Dr. Melek Gözde Luş, “Bütün bu çevresel ve genetik faktörlere baktığımızda hepsinin de aslında ülkemizde, diğer ülkelere oranla neredeyse eşit bir oranda çocuklarımızı etkilemiş olduğunu görüyoruz. Ailelere, çocuğunuzda en ufak bir şüpheyle karşılaştığınızda en yakın bir çocuk ergen psikiyatristine başvurmanızı önemle hatırlatıyoruz.” dedi.</p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ileri-yaslarda-baba-olma-otizme-neden-olabiliyor-448066">İleri yaşlarda baba olma otizme neden olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğum kontrol hapları depresyona neden olabiliyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/dogum-kontrol-haplari-depresyona-neden-olabiliyor-425977</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Nov 2023 09:24:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[depresyona]]></category>
		<category><![CDATA[doğum]]></category>
		<category><![CDATA[hapları]]></category>
		<category><![CDATA[kontrol]]></category>
		<category><![CDATA[neden]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=425977</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tedavide yararlanılan birçok etkinin sağlıklı insanlar için bir yan etki olduğunu belirten Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay, “Bazen bir ilacın yan etkisi tedavide işimize de yarayabilir.” dedi. Doğum kontrol haplarının sürekli kullanılması durumunda depresyona neden olduğunun bilindiğini ifade eden Uzbay, “Bunun dışında, bu tip hapları kullanan kadınların kesinlikle sigara içmemesi, kilo kontrolü ve hipertansiyon konusunda da uyarılması gerekir.” uyarısında bulundu</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/dogum-kontrol-haplari-depresyona-neden-olabiliyor-425977">Doğum kontrol hapları depresyona neden olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<table>
<tbody>
<tr>
<td><strong>Bir ilacın yan etkisi tedavide işe yarayabiliyor</strong></p>
<p><strong>Doğum kontrol hapları depresyona neden olabiliyor</strong></p>
<p><strong>Tedavide yararlanılan birçok etkinin sağlıklı insanlar için bir yan etki olduğunu belirten Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay, “Bazen bir ilacın yan etkisi tedavide işimize de yarayabilir.” dedi. Doğum kontrol haplarının sürekli kullanılması durumunda depresyona neden olduğunun bilindiğini ifade eden Uzbay, “Bunun dışında, bu tip hapları kullanan kadınların kesinlikle sigara içmemesi, kilo kontrolü ve hipertansiyon konusunda da uyarılması gerekir.” uyarısında bulundu.</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Tıp Bilimleri Bölüm Başkanı ve Tıbbi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay, ilaçların yan etkileri konusunu değerlendirdi.</p>
<p><strong>İlaç ruhsatını Sağlık Bakanlığı veriyor</strong></p>
<p>Prof. Dr. Tayfun Uzbay, herhangi bir hastalığı veya bir hastalığın herhangi bir belirtisini iyileştiren bir ilacın reçeteye yazılmadan önce ruhsat alması gerektiğini dile getirerek, “Ruhsat ilacın tedavide kullanılacağı Sağlık Bakanlığı tarafından verilir. Yani ruhsat alıncaya kadar herhangi bir ilaç adayı ‘ilaç’ statüsünde değildir. Ruhsat aşamasına gelene kadar ilaç adayı bir etkili maddenin (ya da molekülün) çeşitli bilimsel yöntemler kullanılarak test edilmesi gerekir. Bu süreç aşama aşamadır.” dedi.</p>
<p><strong>Klinik öncesi süreçte ilacın başarılı olup olmadığına bakılır</strong></p>
<p>Önce klinik öncesi süreçte hücre kültürlerinde, izole edilmiş çeşitli organ ve dokularda ilaç adayının tahmin edilen etkiyi gösterip göstermediğine bakıldığını kaydeden Uzbay, şöyle devam etti:</p>
<p>“Örneğin düz kas gevşetici özelliği olan bir ilaç hipertansiyona karşı etkili olabilir. Sonrasında in vivo (canlının içinde) yöntemlerle canlı deney hayvanlarında ilaç adayının etkilerine bakılır. Hastalıklar ve hastalık belirtileri deney hayvanlarında oluşturulur ve ilacın buna etkisi değerlendirilir.  Bu süreçte de etkili olan ilaç adayı eğer herhangi bir zararlı ve toksik etki göstermiyorsa klinik öncesi süreci başarı ile tamamlamış olur. Bu sırada karşılaşılacak sıra dışı olumsuz bir etki ya da hastalık belirtilerine karşı etkisizlik ilaç adayının elenmesine neden olur.”</p>
<p><strong>Sağlıklı gönüllüler üzerinde etkilerine bakılıyor</strong></p>
<p>Klinik öncesi dönemi geçen ilaç adayının klinik süreç testlerine girdiğini anlatan Uzbay, “Burada öncelikle sağlıklı gönüllüler üzerindeki etkilerine bakılır. Buna Faz 1 diyoruz. Faz 1&#8217;de sağlıklı gönüllülerde herhangi bir ciddi sorun oluşturmayan molekül Faz 2 dediğimiz süreçte ilgili hastaların sınırlı bir sayısında kullanılarak faydalı olup olmadığı araştırılır. İlaç hastalık belirtilerini yeterince iyileştiriyorsa daha geniş bir kesimde etkileri test edilir ki bu sürece de Faz 3 diyoruz. Faz 3 sonunda ilaç yeterli klinik etkiyi sağlamış yani hastayı ya da hastalığın hedeflenen bir belirtisini tatminkâr şekilde tedavi etmiş ise ve daha da önemlisi izlenen popülasyonda kullanmamayı gerektirecek ciddi bir yan etkisi ya da toksik etkisi yoksa yaygın kullanıma girmek üzere ruhsat alır.” diye konuştu.</p>
<p><strong>Tedaviden edilecek yarar, yan etkilerin hastaya verebileceği zararla karşılaştırılıyor</strong></p>
<p>Prof. Dr. Tayfun Uzbay, Faz 1&#8217;den Faz 3&#8217;e gözlenen bazı yan etkiler ortaya çıkabildiğini ve bunların not edildiğini belirterek, şunları kaydetti:</p>
<p>“Bu yan etkilerin şiddeti, geçici olup olmaması ve görülme sıklığı son derece önemlidir. Bir de tedavide elde edilecek yararın derecesi ve hastaya katkısı ile yan etkinin hastaya verebileceği zarar da mukayese edilir. Yan etkiler geçici, tahammül edilebilir, sıklığı düşük ve hasta konforunu çok bozmayan nitelikte ise prospektüste belirtilmek koşulu ile ilaca izin verilir. Burada en önemli koşullardan biri de ilacın tedavide sağlayacağı faydanın yan etkilerle mukayese edildiğinde çok daha yüksek olmasıdır.</p>
<p>Hastanın hayatını tehdit eden bir durumu tamamen ortadan kaldıran bir ilaç örneğin, baş ağrısı, sedasyon, baş dönmesi veya uyuşukluk gibi yan etkileri için kullanılmaktan kaçınılmaz. Bu tip belirtilerin çoğuna zaten zamanla tolerans gelişir ancak hastanın hayatta kalması çok değerli bir sonuçtur. Ancak bu ilacın artık tamamen emniyetli olduğu ve izlenmeyeceği anlamına gelmez.</p>
<p><strong>İlacın ruhsatı hangi durumda askıya alınır?</strong></p>
<p>Her yeni ilaç farmakovijilans dediğimiz bir sistem tarafından izlenir ki bu sürece Faz IV diyoruz. Bazen ilaçların bazı yan etkilerinin görülme sıklığı çok düşüktür ve ancak Faz IV&#8217;te çok geniş bir popülasyonda kullanıldığında ortaya çıkar. Bu durumda ortaya çıkan yan etki çok ciddi ise ilacın ruhsatı askıya alınır ya da iptal edilerek tedaviden çekilir. Prospektüste yer almayan, farklı ancak tolere edilebilir yan etkiler gözlenirse bunlar prospektüse ilave edilerek ilaç tedavide kullanılmaya devam edilir.”</p>
<p><strong>Kullanılan ilaç mevcut hastalığın belirtilerini ağırlaştırıyorsa ilacın yan etkisinden söz edilebilir</strong></p>
<p>Prof. Dr. Uzbay, ilaçların yan etkileri konusuna da dikkat çekerek, “Bazen bir ilacın yan etkisi tedavide işimize de yarayabilir. Aslında tedavide yararlandığımız birçok etki sağlıklı insanlar için bir yan etkidir. Örneğin, bir ilaç damarları genişleterek sağlıklı bir insanda tansiyonun düşmesine yol açabilir. Bu hipertansiyon hastası için gerekli bir etkidir. Tansiyonu yüksek bir hastaya verdiğimizde onun tansiyonunu normale getirir. Normal insanda kabızlığa yol açabilen ilaçlar ishali durdurmada ve su kaybını önlemede etkili iken normal insanda ishale yol açan ilaçlar kabızlığı tedavi etmek için kullanılabilir.  Bazı ilaçlar ise ilginç olarak etkilerini sağlıklılarda değil sadece hastalarda oluştururlar. Kullanılan ilaç mevcut hastalığın belirtilerini hafifletmek yerine daha da ağırlaştırıyorsa ilacın yan etkisinden söz edilebilir.” dedi.</p>
<p><strong>Yan etkiler ortaya çıkmışsa mutlaka hekimle görüşmek gerekir</strong></p>
<p>Bunun çoklu ilaç kullanımında ilaç etkileşmeleri veya ilaç besin etkileşmeleri gibi durumlarda daha sık karşılaşılan bir durum olduğunu da anlatan Uzbay, “Bu durumda ilacı veren hekim ile mutlaka diyalog kurmak gerekir. Örneğin ilaç sonrası şiddetli baş ağrısı, kusma, geçmeyen mide ağrısı, ishal vb. durumlar ortaya çıkmış ise izleyen dozu almadan önce mutlaka hekim ile görüşmek gerekir.  Yan etkiler ile hastalık belirtileri arasındaki illiyet bağını kendi kendimize kurmak yerine uzmanlardan destek almak çok daha doğrudur.” diye konuştu.  </p>
<p><strong>Prospektüs okunmalı mı, okunmamalı mı?</strong></p>
<p>Propektüs okumanın ilaca karşı ön yargılı oluşturabileceğini dile getiren Uzbay, şöyle dedi:</p>
<p>“Kullanıcılar daha çok yan etkiler ile ilişkili bölümü okuyor ve buralara takılarak ilaçlarını bırakıyorlar. Halbuki burada gördükleri yan etkilerin çoğu nadir karşılaşılan ve zamanla ortadan kaybolan belirtilerdir. Öte yandan hekim ilacı reçete ederken mutlaka hastanın göreceği faydanın ağırlığını değerlendirmiştir. Prospektüste en çok dikkat edilmesi gereken yer bence eğer çoklu ilaç kullanılıyorsa başka ilaçlar ile olan etkileşimdir. Eğer ciddi ilaç etkileşimi söz konusu ile mutlaka ilacı yazan hekim ile diyaloğa girilmelidir. Ancak hekim ilacı reçete etmeden önce size kullandığınız başka ilaçlar olup olmadığını sormuş ve buna göre bir değerlendirme yapmış olmalıdır.</p>
<p>Besinlerle etkileşimler söz konusu ise ilacı kullandığınız sürece prospektüste belirtilen besinlerden uzak durmalısınız. Bazı ilaçlar çay ve kahve ile etkileşir. Bu tip bilgiler de prospektüste yer alır. Prospektüste ilaca özgü geçici, tehlikeli olmayan ancak kullananı paniğe sevk edebilecek bazı özellikler de yer almaktadır. Örneğin bazı ilaçlar idrarı kırmızıya boyar. Hasta kanaması olduğunu düşünerek paniğe kapılabilir. Bu bilgiye sahip olmak önemlidir ve bu tip bilgiler prospektüse yer alır.”</p>
<p><strong>Doğum kontrol hapları reçetesiz kullanılmamalı</strong></p>
<p>Prof. Dr. Tayfun Uzbay, doğum kontrol haplarının hormon dengeleri ve salınımları değiştiren dolayısı ile cinsiyet hormonlarına bağlı biyokimyasal sistemlerde önemli değişiklikler yapabilen ilaçlar olduğunu kaydederek, şunları dile getirdi:</p>
<p>“Reçetesiz ve ezbere kullanılmaları doğru değildir. Farklı etki mekanizmalarına sahiptirler ve her kadın için aynı etki mekanizması işe yaramayabilir, hatta zararlı olabilir. Bir kadının nasıl bir doğum kontrol yöntemi ya da hapı kullanacağının kararını onu değerlendirerek bir kadın-doğum uzmanı vermelidir. Bazı özel durumlarda endokrinoloji uzmanının da konsültasyonu gerekir.</p>
<p><strong>Doğum kontrol hapları depresyona neden olabiliyor</strong></p>
<p>Bu ilaçların sürekli kullanımda bazı kadınlarda monoamin sistemini olumsuz etkileyerek depresyona neden olduğu eskiden beri biliniyor. Her kadında böyle bir etki ortaya çıkmıyor ancak bazılarında görülüyor. Kullanan kadın isteksizlik, enerji kaybı, kötümserlik ve sürekli bezginlik hissine dayalı bir haleti ruhiye içine giriyorsa mutlaka hekimini bilgilendirmelidir. Ne yazık ki burada kadın doğum doktorları bazen durumu depresyon olarak değerlendirmiyor ve kullanımda ısrarcı olabiliyor.”</p>
<p><strong>Bu hapları kullanan kadınlar kesinlikle sigara içmemeli</strong></p>
<p>Bu ilaçların depresyon yapıcı yan etkilerinin de olabildiğinin ilgili tıp kongrelerinde daha çok konuşulması ve hekimlere bu konuda daha fazla veri sunmak gerektiğini de kaydeden Uzbay, “Bunun dışında, bu tip hapları kullanan kadınların kesinlikle sigara içmemesi, kilo kontrolü ve hipertansiyon konusunda da uyarılması gerekir. Eğer tansiyon artma eğilimindeyse ya da artmışsa ve kilo alımı söz konusuysa ilaç kesilmeli veya değiştirilmeli, değiştirilen ilaçla da sorun yaşanıyorsa ilaçsız doğum kontrolü yöntemleri kullanılmalıdır.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/dogum-kontrol-haplari-depresyona-neden-olabiliyor-425977">Doğum kontrol hapları depresyona neden olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sigara Tükürük Bezi Tümörüne Neden Olabiliyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/sigara-tukuruk-bezi-tumorune-neden-olabiliyor-404719</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Sep 2023 08:10:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[bezi]]></category>
		<category><![CDATA[neden]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[sigara]]></category>
		<category><![CDATA[tükürük]]></category>
		<category><![CDATA[tümörüne]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=404719</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ağız ve yutak bölgesinin nemliliğini sağlayan tükürüğün konuşma, beslenme ve tat almada da önemli görevleri bulunuyor</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/sigara-tukuruk-bezi-tumorune-neden-olabiliyor-404719">Sigara Tükürük Bezi Tümörüne Neden Olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ağız ve yutak bölgesinin nemliliğini sağlayan tükürüğün konuşma, beslenme ve tat almada da önemli görevleri bulunuyor. Ancak tükürük salgısını üreten tükürük bezlerinde oluşan iyi ya da kötü huylu bazı tümörler kişinin sosyal konforuyla birlikte sağlığını da olumsuz etkileyebiliyor. Tükürük bezleri tümörlerinin büyük çoğunluğunu iyi huylu tümörler oluşturuyor. Sebebi tam olarak bilinmeyen kötü huylu tümörlerin ise ileri yaş, sigara, radyasyon maruziyeti ve alkolden kaynaklandığı düşünülüyor. İyi huylu tümörler tükürük bezi etraftaki sinir ağına zarar vermeden ameliyatsız şekilde temizlenebiliyor. Kötü huylu tümörlerde ise kitle cerrahi yöntemle tam olarak çıkarıldıktan sonra hastaya multidisipliner konseyin vereceği karar doğrultusunda radyoterapi ve kemoterapi uygulanabiliyor. Ameliyattan hemen sonra normal beslenmeye devam edebilen hastalar 1-2 günlük hasta yatıştan sonra normal hayatlarına dönebiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Selçuk Güneş, tükürük bezleri tümörleri hakkında bilgi verdi.</p>
<p> </p>
<p><strong>Tükürük bezinin salgıladığı tükürük diş sağlığınızı da koruyor</strong></p>
<p>Tükürük bezleri baş boyun bölgesine yerleşmiş konuşma, tat alma, sindirime yardımcı olan ve ağız ile yutak bölgesinin nemliliğini sağlayan sıvılar salgılayan bezlerdir. Tükürük bezleri minör ve majör tükürük bezleri olarak ikiye ayrılmaktadır. Minör tükürük bezleri ağız içi, yutak ve gırtlağın üst bölgesinde yaygın halde bulunan ve sayıları 700 ile 1000 arasında olan bezlerdir. Majör tükürük bezleri ise ağız tabanı ve yanakta iki taraflı yerleşmiş olan 6 adet büyük bezden oluşmaktadır. Tüm bu bezlerin salgıları sadece sindirime yardımcı olmaz aynı zamanda ağız ve diş sağlığı için gerekli önemli görevleri bulunmaktadır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Yüz siniri de tükürük bezlerinin içinden geçer</strong></p>
<p>Tükürük bezlerinin en büyüğü her iki yanakta yer alan parotis bezidir. Bu bezi diğerlerinden ayıran en önemli özellik içinden mimik kaslarını hareket ettiren yüz sinirinin (nervus fasialis) geçmesidir. Diğer bir majör tükürük bezi ise submandibuler bezdir. Bu bez çene altında yer alır. İki önemli özelliği vardır. Birincisi hemen üzerinden yüz sinirinin alt dudağı hareket ettiren sinirinin geçmesi diğer bir özelliği ise en sık taş oluşumu görülen bez olmasıdır. Üçüncü sıradaki majör tükürük bezi sublingual bezdir. Sublingual bezler dil altında yer alır ve diğer iki tükürük bezinden farklı olarak birçok kanalla ağız içine tükürük salgılar. Diğer iki bezde ise salgı tek bir kanalla ağız içine iletilir. Bu üç çift büyük tükürük bezlerinin dışında ağız içi yutağı kaplayan minör tükürük bezlerimiz vardır. Bu bezler ağız ve yutak bölgesini örten dokunun içinde yerleşen mikroskobik boyuttaki bezlerdir, temel görevleri bu bölgelerin nemliliğini sağlamaktır.</p>
<p> </p>
<p><strong>İyi huylu olanlar yavaş, kötü huylu tükürük bezi tümörleri ise hızlı büyüyebilir</strong></p>
<p>Tükürük bezlerinde yer kaplayıcı iyi ya da kötü huylu lezyonları olabilmektedir. İyi huylu olan tükürük bezi kitleleri genellikle aylar ya da yıllar içinde yavaş yavaş büyür. Çevre dokuların içine girmez ve genellikle kendisine yer açarak boyutunu artırır. Ayrıca bu tümörlerin ağrı yapmaları beklenmez ve yakın veya uzak dokulara sıçrama yapmazlar. Ancak kötü huylu hızlı büyüyerek özellikle boyun lenf nodlarına sıçrama, ileri evrede diğer ise organlara sıçrama görülebilmektedir. Tükürük bezi tümörlerinin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte sigara, alkol ve radyasyondan kaynaklanabildiği düşünülmektedir. </p>
<p> </p>
<p><strong>Tükürük bezi tümörleri çevredeki sinirlere zarar vermeden temizlenebiliyor</strong></p>
<p>Tükürük bezi tümörleri genellikle çene altı, ağız içi, yutak, yanak veya kulak altında oluşan şişliklerle kendisini belli etmektedir. Alanında uzman KBB doktoru tarafından muayene edilen hasta ultrason, BT ve kontrastlı MR, iğne biyopsisi ile teşhis edilebilmektedir. İyi huylu tümörlerde tedaviye hemen başlanır. Çevredeki sinir ağına zarar vermeyen, sinir takibini kolaylaştıran nöromonitör cihazı kullanılarak yapılan ameliyat ile minimum sinir hasarıyla iyi huylu tümörler tedavi edilebilmektedir. Kötü huylu tümörlerde ise vücuda yayılımının olup olmadığını belirlemek için Pet-CT çekilir. Pet-CT sonucunda vücut yayılımı yoksa tedavi aşamasına geçilir. Kötü huylu tümörlerde siniri korumayı ve tümörü tam olarak çıkarmayı hedefleyen cerrahinin yanında boyun diseksiyonu da yapmak gerekir. Tamamlayıcı olarak yapılacak radyoterapi ve kemoterapi için nihai patoloji sonucu ile yapılacak konsey sonucu önemlidir. Multidisipliner konseyin vereceği karar ile verilecek tamamlayıcı tedavinin şekli ve miktarı belirlenir.</p>
<p> </p>
<p><strong>Hastalar konforlu bir iyileşme süreci geçiriyor</strong></p>
<p>İyi ya da kötü huylu tükürük bezi tümörlerinin ameliyatlarında öncelikli amaç çevredeki sinirlere minimum zarar verilerek iyileşmenin sağlanmasıdır. Hastalar ameliyattan sonra normal beslenmelerine devam edebilmektedirler. Genellikle 1-2 günlük hastane yatışından hemen sonra taburcu edilen hastalar kısa sürede normal hayatlarına dönebilmektedir. </p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/sigara-tukuruk-bezi-tumorune-neden-olabiliyor-404719">Sigara Tükürük Bezi Tümörüne Neden Olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çizgi filmler çocukların yüzde 33&#8217;ünde şiddet içeren davranışlara neden olabiliyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/cizgi-filmler-cocuklarin-yuzde-33unde-siddet-iceren-davranislara-neden-olabiliyor-385699</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 19 Jun 2023 12:24:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[çizgi]]></category>
		<category><![CDATA[çocukların]]></category>
		<category><![CDATA[davranışlara]]></category>
		<category><![CDATA[filmler]]></category>
		<category><![CDATA[içeren]]></category>
		<category><![CDATA[neden]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[ünde]]></category>
		<category><![CDATA[yüzde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=385699</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çizgi filmlerin çocukların psikoloji üzerinde farklı etkilere sahip olduğunu belirten uzmanlar, eğitici içeriğe sahip çizgi filmlerin çocukların akademik başarı ve okuma alışkanlıklarına katkı sağlayabileceğini söylüyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cizgi-filmler-cocuklarin-yuzde-33unde-siddet-iceren-davranislara-neden-olabiliyor-385699">Çizgi filmler çocukların yüzde 33&#8217;ünde şiddet içeren davranışlara neden olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çocukla birlikte içerik hakkında sohbet ederek çizgi film izlenmeli</strong></p>
<p><strong>Çizgi filmlerin çocukların psikoloji üzerinde farklı etkilere sahip olduğunu belirten uzmanlar, eğitici içeriğe sahip çizgi filmlerin çocukların akademik başarı ve okuma alışkanlıklarına katkı sağlayabileceğini söylüyor. Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt iyi hazırlanmış içeriklerin çocukları olumlu yönde desteklerken, cinsellik, şiddet veya alkol tüketimi ile ilgili içeriklere sahip çizgi filmlerin çocuklarda artan saldırganlığa, şiddete karşı duyarsızlaşmaya ve sağlıksız davranışların gelişmesine yol açabileceğine dikkat çekiyor. Çocukların doğaüstü güçlere veya imkânsız becerilere sahip karakterleri tasvir eden çizgi filmlerde, tanık oldukları tehlikeli hareketleri veya gösterileri taklit etmeye çalışabileceklerinin altını çizen Vogt, ailelerin çizgi filmleri çocuklarıyla birlikte, anlamlı sohbetler ederek izlemesini öneriyor.</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, çizgi filmlerin çocukların psikolojisini nasıl etkilediğine dair açıklamalarda bulundu.</p>
<p><strong>Araştırmalar, çizgi filmlerle çocuk psikolojisi arasındaki ilişkiye ışık tutuyor</strong></p>
<p>Canlı renkleri, sevimli karakterleri ve hayali hikayeleriyle çocukları büyüleyen çizgi filmlerin, uzun zamandır çocukluk eğlencesinin temelini oluşturduğunu söyleyerek sözlerine başlayan Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, “Son araştırmalar, çizgi filmlerle çocuk psikolojisi arasındaki karmaşık ilişkiye ışık tutarak ebeveynleri çocuklarının duygusal refahı üzerindeki potansiyel etkilerini dikkatli bir şekilde düşünmeye teşvik ediyor.” dedi.</p>
<p><strong>Eğitici çizgi filmler akademik başarı ve okuma alışkanlığına katkı sağlayabilir</strong></p>
<p>Çizgi filmlerin, dikkatli bir şekilde tasarlandığında, çocuğun bilişsel ve duygusal gelişimi üzerinde olumlu etkilere sahip olabileceğine değinen Vogt, “Çizgi filmler çocuklara yeni bilgiler, fikirler ve problem çözme senaryoları sunarak bilişsel gelişimi teşvik edebilir. Çocukların dikkat süresini, hafızasını ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirebilir. Araştırmalar, çizgi film içeriğinin ilgi çekici görselleri ve canlı anlatımları nedeniyle daha fazla dikkat çektiğini ve çocukların geleneksel öğrenme yöntemlerine kıyasla bilgiyi daha etkili bir şekilde özümsemelerini sağladığını gösteriyor. Çizgi filmler, çocukları yeni kelimelerle, cümle yapılarıyla ve hikâye anlatma teknikleriyle tanıştırarak dil gelişimine katkıda bulunur. Çocuklara dinleme, konuşma ve anlama gibi dil becerilerini duyma ve uygulama fırsatı sunar.   Eğitici çizgi film programlarını izleyen öğrenciler, daha yüksek akademik notlar alma, artan okuma alışkanlıkları sergileme, rekabet becerileri sergileme ve şiddet içerikli ya da tamamen eğlence temelli televizyon programları arasında ayrım yapmada daha başarılı olma eğilimindedir.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>İyi hazırlanmış çizgi filmler duygusal ifade ve anlayış için değerli araçlar olabilir</strong></p>
<p>Çizgi filmlerin çocukların sosyal ve ahlaki gelişimlerini de etkileyebileceğini belirten Vogt, “Çocukları çeşitli sosyal durumlarla, duygularla ve ahlaki ikilemlerle tanıştırarak empati kurmayı, bakış açısı kazanmayı ve başkalarını anlamayı teşvik ederler. Çocuklara paylaşma, iş birliği yapma ve çatışma çözme gibi sosyal becerileri öğrenmeleri için fırsatlar sunar. Ayrıca araştırmalar, iyi hazırlanmış çizgi filmlerin duygusal ifade ve anlayış için değerli araçlar olarak hizmet edebileceğini öne sürüyor. Çizgi filmlerdeki karakterler genellikle neşe, üzüntü, öfke, korku ve sevgiyi deneyimleyerek çocukların kendi duygularını öğrenmelerini ve yönetmelerini sağlar. Çizgi filmler, ahlaki ikilemleri, etik seçimleri ve eylemlerin sonuçlarını sunarak çocukların ahlaki gelişimini şekillendirmede rol oynar. Çocuklara değerleri, adaleti, dürüstlüğü ve sorumluluğu öğretebilirler. Yaratıcı dünyalar, karakterler ve hikayeler sunan çizgi filmler çocukların hayal gücünü ve yaratıcılığını teşvik eder.” açıklamasını yaptı.</p>
<p><strong>Karakterlerin gerçek olduğuna, anlatılan olayların gerçek hayatta yaşanabileceğine inanabilirler</strong></p>
<p>Çok sayıda fayda sağlasa da çizgi filmlerin dikkatle değerlendirilmesini gerektiren olumsuzlukları olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, “Özellikle okul öncesi çocuklar, hayal ile gerçek arasında ayrım yapmakta daha fazla güçlük çekme eğilimindedir. Çizgi filmlerdeki karakterlerin gerçek olduğuna ya da çizgi filmlerde anlatılan olayların gerçek hayatta yaşanabileceğine inanabilirler. Bunun nedeni, küçük çocukların genellikle çizgi filmlerin kurgusal dünyası ile gerçek dünya arasındaki sınırlar hakkında sınırlı bir anlayışa sahip olmalarıdır. Çocuklar büyüdükçe ve bilişsel yetenekleri geliştikçe, hayal ürünü kavramını anlamaya ve gerçek ile hayali olanı ayırt etmeye başlarlar. 6 ila 7 yaşları arasında, çocuklar genellikle çizgi filmlerin kurgusal doğasını daha iyi kavrar ve hayali unsurlar ile gerçeği ayırt edebilir.” dedi. </p>
<p>Çizgi filmlerde tasvir edilen gerçek ile kurgusal dünya arasında ayrım yapmakta zorlanan çocukların, gerçek hayattaki durumları doğru yorumlamada da zorluklarla karşılaşabileceğini sözlerine ekleyen Vogt, “Çizgi filmler genellikle abartılı ve gerçekçi olmayan senaryolar sunar ve bu senaryolar harfi harfine alındığında gerçek dünyanın nasıl işlediğine dair yanlış kanılara yol açabilir. Bu yanlış yorumlama, bir çocuğun karar verme becerilerini, problem çözme yeteneklerini ve sosyal etkileşimlerini etkileyebilir.” diye konuştu.</p>
<p><strong>Çocuklar, çizgi filmlerde tanık oldukları tehlikeli hareketleri taklit etmeye çalışabilirler</strong></p>
<p>Sıklıkla olağanüstü yeteneklere, doğaüstü güçlere veya imkânsız becerilere sahip karakterleri tasvir eden çizgi filmlerin, çocukların beklentileri üzerindeki etkisine değinen Vogt, “Çocuklar bu tasvirlerin fantastik doğasını kavrayamadıklarında, kendi yetenekleri veya başkalarının yetenekleri hakkında gerçekçi olmayan beklentiler geliştirebilirler. Bu, hayal kırıklığına, hüsrana ve çarpık bir gerçeklik algısına yol açarak çocuğun özgüvenini ve motivasyonunu potansiyel olarak engeller. Gerçekle hayali ayırt etmekte güçlük çeken çocuklar, çizgi filmlerde tanık oldukları tehlikeli hareketleri veya gösterileri taklit etmeye çalışabilirler. İster yüksekten atlamayı ister dövüş sahnelerini taklit etmeyi veya tehlikeli nesnelerle deney yapmayı içeriyor olsun, bu eylemler fiziksel zarar veya kazalarla sonuçlanabilir. Bu tür eylemlerin kurgusal olduğu ve gerçek hayatta güvenli olmadığı konusunda net bir anlayışa sahip olmayan çocuklar, kendilerini gereksiz risklere maruz bırakabilirler.” uyarısında bulundu.</p>
<p><strong>Gerçek ile hayal arasındaki ayrımı anlamaları çocuklar için hayati öneme sahip</strong></p>
<p>Çizgi filmlerin genellikle öfke, korku veya heyecan gibi yoğun duygular yaşayan karakterleri abartılı bir şekilde tasvir ettiğine dikkat çeken Vogt, “Bu duyguların kurgusal doğasını anlamakta zorlanan çocuklar, kendi duygularını uygun şekilde düzenlemekte zorlanabilirler. Bu, öfke, endişe veya korkuyu yönetmede zorluklara katkıda bulunabilir. Duygusal zekâ ve empati gelişimini engelleyebilir. Gerçeklik ve hayal gücü arasındaki sınırları anlamak, eleştirel düşünme becerilerini geliştirmek için çok önemlidir. Çocuklar tükettikleri içerikleri analiz ederek ve sorgulayarak çizgi filmlerin verdiği mesajları değerlendirebilir ve gerçek ile kurguyu birbirinden ayırabilirler. Bu yetenek olmadan, çocuklar eleştirel düşünce veya şüphecilik olmaksızın gördükleri her şeyi kabul ederek medya tüketimine karşı daha pasif bir yaklaşım sergileyebilirler. Çizgi filmler çocuklar için zengin ve yaratıcı bir deneyim sunabilirken, gerçek ile hayal arasındaki ayrımı anlamaları onlar için hayati önem taşır. Bu sınırı kavrayamamak, gerçek hayattaki durumların yanlış yorumlanmasına, gerçekçi olmayan beklentilere, güvensiz davranışlara, duygusal zorluklara ve eleştirel düşünmeyle ilgili zorluklara yol açabilir.” diye konuştu.</p>
<p><strong>Çocukların yüzde 33&#8217;ü şiddet içeren davranışlar sergiliyor </strong></p>
<p>Çizgi filmlerin, cinsellik, şiddet veya alkol tüketimi ile ilgili temalar da dahil olmak üzere uygunsuz içeriklere de sahip olabileceğinin altını çizen Vogt, “Araştırmalar, bu tür içeriklere maruz kalmanın çocuklarda artan saldırganlığa, şiddete karşı duyarsızlaşmaya ve sağlıksız davranışların gelişmesine yol açabileceğini göstermiştir. Çizgi filmlerdeki şiddet eylemlerine tekrar tekrar maruz kalmak, adrenalin üretiminde artışa yol açarak çocuklarda dengesiz ruh hallerine ve artan saldırganlığa neden olabilir. Konuya dair yapılan araştırmalar, çocukların yaklaşık yüzde 33&#8217;ünün çizgi film izlemesi sonucunda şiddet içeren davranışlar sergilediğini ve yüzde 45&#8217;inin izlemeyi bırakması veya alternatif faaliyetlerde bulunması istendiğinde saldırganlık gösterdiğini göstermektedir.” açıklamasını yaptı.</p>
<p><strong>Aşırı ekran süresi, uyku bozuklukları, hareketsiz davranış ve azalmış fiziksel aktivite ile ilişkili</strong></p>
<p>Çizgi filmler de dahil olmak üzere aşırı televizyon izleme alışkanlığının, çocuklukta obezite ile ilişkilendirildiğine vurgu yapan Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, “Çocukların günde dört saatten fazla televizyon izlediği ülkelerde fazla kilolu çocuk oranları daha yüksektir. Ayrıca, çizgi filmlerin çocukların genel refahı ve aile dinamikleri üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Araştırmalar, Avrupa&#8217;da 2 ila 11 yaş arası çocukların her hafta çizgi film izleyerek önemli miktarda zaman geçirdiklerini, birçok ebeveynin çocuklarını başka sorumluluklarla meşgul ederken veya rahatlama ararken televizyona güvendiğini göstermiştir. Öte yandan, çizgi filmlere ayrılan aşırı ekran süresi, uyku bozuklukları, hareketsiz davranış ve azalmış fiziksel aktivite ile ilişkilendirilmiştir. Ekranlara uzun süre maruz kalmak, sosyal etkileşim, yaratıcı oyun ve gerçek dünyayı keşfetme gibi önemli gelişimsel yönleri engelleyebilir.” uyarısını yaptı.</p>
<p><strong>Çocuğunuzla birlikte içerik hakkında sohbet ederek çizgi film izleyin</strong></p>
<p>Ailelerin neler yapabilecekleri konusuna da değinen Vogt, “Dengeli bir yaklaşım benimseyerek, çocuğunuzu çizgi filmlerin olumsuz etkilerinden koruyup olumlu potansiyelinden yararlanabilirsiniz. Çocuğunuzun çizgi film izlemesini aktif olarak izleyerek ve onunla etkileşim kurarak, eleştirel düşünme, empati ve çok yönlü bir bakış açısı geliştirmelerine yardımcı olabilirsiniz. Çocuğunuzun yaşına, değerlerine ve gelişimsel ihtiyaçlarına uygun çizgi filmler seçin. Öğrenmeyi, olumlu sosyal değerleri ve duygusal zekayı destekleyen eğitim içeriği arayın. Çocuğunuzla birlikte çizgi film izleyin ve anlamlı sohbetler yapın. Karakterler, eylemleri ve iletilen mesajlar hakkında diyaloğu teşvik edin. Bu birlikte izleme deneyimi, tüm endişeleri gidermek, olumlu değerleri pekiştirmek ve eleştirel düşünme becerilerini geliştirmek için bir fırsat sağlar.” önerisinde bulundu.</p>
<p><strong>Çizgi film sırasında reklamlara dikkat edilmeli</strong></p>
<p>Çocukların çizgi film izlemesi için ebeveynlerin makul zaman limitleri belirlemesi tavsiyesinde bulunan Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, “Ekran başında geçirilen süre ile açık havada oyun oynama, okuma ve aile etkileşimleri gibi diğer etkinlikler arasında bir denge sağlayın. Genel sağlık ve sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarına öncelik veren bir medya planı oluşturun.” dedi.</p>
<p>Çocuğun maruz kaldığı içeriğin düzenli olarak izlenmesini ve yaşa uygun olmayan materyallere erişimi kısıtlamak için ebeveyn denetimleri veya filtreleme mekanizmaları kullanılmasını öneren Vogt sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Çocukların tercihlerini ve isteklerini etkileyebileceğinden, çizgi film sırasında reklamlara dikkat edin. Çocuklar çizgi filmlerde gösterilen reklamlardan kolayca etkilenirler. Çocuğunuzla reklamların ikna edici doğası hakkında konuşun ve bilinçli seçimler yapmaları için eleştirel düşünme becerilerini geliştirmelerine yardımcı olun. Reklamlara maruz kalmayı sınırlayın veya reklam içeriğini en aza indiren platformları seçin. Ekran başında geçirilen sürenin ötesinde etkinlikleri teşvik ederek zengin ve çeşitli bir ortamı teşvik edin. Hobiler, spor, sanat ve kaliteli aile zamanı yoluyla yaratıcılığı, fiziksel aktiviteyi ve sosyal etkileşimi teşvik edin. Yürüme, bisiklete binme, resim yapma, müzik aletleri çalma ve birlikte kaliteli zaman geçirme gibi alternatif dinlence etkinliklerini teşvik ederek olumlu rol model olun.” DOI numarası</p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cizgi-filmler-cocuklarin-yuzde-33unde-siddet-iceren-davranislara-neden-olabiliyor-385699">Çizgi filmler çocukların yüzde 33&#8217;ünde şiddet içeren davranışlara neden olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hamilelik dönemindeki hormonal değişimler psikolojik sorunlara gebe olabiliyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/hamilelik-donemindeki-hormonal-degisimler-psikolojik-sorunlara-gebe-olabiliyor-383720</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 09:54:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[değişimler]]></category>
		<category><![CDATA[dönemindeki]]></category>
		<category><![CDATA[gebe]]></category>
		<category><![CDATA[hamilelik]]></category>
		<category><![CDATA[hormonal]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[psikolojik]]></category>
		<category><![CDATA[sorunlara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=383720</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kadın vücudunda yeni bir hayatın oluştuğu, heyecan verici bir süreç olan hamilelik, hayatın en unutulmaz ve değerli anlarından da biri.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/hamilelik-donemindeki-hormonal-degisimler-psikolojik-sorunlara-gebe-olabiliyor-383720">Hamilelik dönemindeki hormonal değişimler psikolojik sorunlara gebe olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadın vücudunda yeni bir hayatın oluştuğu, heyecan verici bir süreç olan hamilelik, hayatın en unutulmaz ve değerli anlarından da biri. Hamileliğin fiziksel değişikliklerin yanı sıra, kadınların duygusal ve psikolojik sağlığını da etkilediğini belirten Hiwell Online Terapi Platformu Uzman Klinik Psikoloğu Dilara Cura İçten, “Gebelikte hormonal değişimler, kaygı, stres, duygusal dalgalanmalar gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkabiliyor. Bu sorunlar, hem anne adayının hem de bebeğin sağlığını olumsuz etkileyebiliyor. Hamilelikte eşlerin anne adaylarına destek olmaları, duygusal ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri çok önemli. Bu süreçte psikolojik sorunlar yaygın olabilir, ancak destek ve tedaviyle anne adayları sağlıklı bir hamilelik ve doğum geçirebilir” dedi.</strong></p>
<p>Kadın bedeninin ve ruhunun bir arada büyüme ve dönüşüm yaşadığı bir zaman dilimi olan hamilelik döneminde anne adayları, hayatlarının en güzel ve unutulmaz deneyimlerini yaşıyor. Bebeğin ilk hareketlerini hissetmek ve onun gelişimini izlemek, gebeliğin en özel anlardan biri olsa da anne adayları bu dönemde fiziksel ve psikolojik olarak hassas bir dönemden geçebiliyor. </p>
<p> </p>
<p>Hiwell Online Terapi Platformu Uzman Klinik Psikoloğu Dilara Cura İçten, hamileliğin heyecan verici olsa da hormonal değişiklikler, fiziksel rahatsızlıklar ve gelecekle ilgili endişeler gibi birçok stres etkenini de beraberinde getirebileceğinin altını çizdi. Anne adayının hamilelik döneminde heyecanlı olabileceği gibi sürecin belirsizliği nedeniyle kaygılı hissedebileceğini de belirten Dilara Cura İçten, “Bebeğim sağlıklı olacak mı?”, “İyi bir anne olabilecek miyim?”, “Eşimle olan ilişki doğumdan sonra nasıl olacak?”, “Çok mu kilo alacağım?”, “Eşim doğumdan sonra da beni beğenmeye devam edecek mi?”, “Kariyerim nasıl şekillenecek?”, “Sosyal hayatım değişecek mi?” gibi birçok kaygı dolu soru, anne adayında stres yaratabiliyor” dedi.</p>
<p> </p>
<p><strong>“BEKLENMEYEN GEBELİKLERDE DEPRESYON RİSKİ VAR”</strong></p>
<p>Hamileliğin ilk dönemlerinde kaygıların ve soru işaretlerinin normal olduğunu ifade eden Dilara Cura İçten, “Bu duygusal süreç boyunca desteğe ihtiyacı olan anne adayının yanında olmak ve bunu hissettirmek çok önemli. Anne adayları bu dönemde günlük hayatını olumsuz etkileyecek boyutta; uykusuzluk, bulantı, sinir, sürekli mutsuzluk hali, iştahsızlık, tahammülsüzlük, öfke gibi durumları yaşayabilir. Planlı ya da arzu edilen bir hamilelikte anne adayları mutlu hissetseler bile yoğun duygusal iniş-çıkışlar yaşayabiliyorken, istenmeyen ya da beklenmeyen gebelikler depresyon riskini de beraberinde getirebiliyor. Özellikle hamileliği sürpriz olan anne adaylarının; hem vücudunda oluşabilecek değişimlere hem de ruh haliyle ilgili gelecekte yaşayabilecekleri kaygılarla ilgili profesyonel destek almalarında fayda var” diye konuştu. </p>
<p><strong>EŞ DESTEĞİ ÇOK ÖNEMLİ</strong></p>
<p>Hamilelik döneminin, aile hayatına geçiş süreci için çok büyük sorumluluk olduğunu söyleyen Dilara Cura İçten, “Çiftler, bebekle birlikte farklı bir role bürünecekleri bir döneme adım atıyor ve anne-baba olmaya hazırlanıyor. Eşinin ve ailesinin desteğini gördüğünü hisseden anne adayı, gebeliğini daha mutlu ve huzurlu geçirir. Eşlerin, anne adaylarının konforunu sağlamayarak, ona yardımcı olarak ve iş bölümü yaparak anne adayına destek olmaları gerekiyor. Gebelik döneminde eşlerin bu duruma ve rollerine adapte olmaya çalışırken birbirilerine saygı, sevgi ve anlayış göstermeleri gerekiyor. Unutulmamalı ki mutlu bir anne ve baba, mutlu çocuk demektir” diye konuştu.</p>
<p><strong>“BEBEKLER, ANNENİN HİSSETTİĞİ BÜTÜN DUYGULARI HİSSEDER”</strong></p>
<p>Anne adayının rahat bir hamilelik geçirmesinin de çok önemli olduğunu vurgulayan Dilara Cura İçten, “Aksi halde bebek, ihtiyaç duyduğu oksijen ve besini yeteri kadar alamaz. Ayrıca bebek, hormonlar sayesinde annenin hamilelik sürecinde hissettiği bütün duyguları hisseder ve anne karnındaki bebeğin huzursuz olmasına yol açabilir. Bu nedenle de anne adayının bebeğiyle temas kurması çok önemli. Karına dokunmak, duyguları paylaşmak gibi annenin bebeğiyle birlikte yapacağı sohbetler, anne ve bebeği birbirine bağlar” diye konuştu.</p>
<p><strong>“MÜKEMMEL ANNE” OLMAK YERİNE “YETERİ KADAR İYİ ANNE” OLMAYA YOĞUNLAŞIN”</strong></p>
<p>Anne adaylarının hamilelik sürecini “mükemmel anne” olma hedefiyle geçirebildiğini de söyleyen  Dilara Cura İçten, bu hedefin çoğu anne adayının kendini yormasına, yeterliliğini sorgulamasına ve kendisini eksik hissetmesine neden olabileceğini de ifade etti. Anne adaylarının bunun yerine “yeteri kadar iyi anne” olmaya yoğunlaşmasının çok daha önemli olduğunu söyleyen Cula, hamilelik döneminde kendine zaman ayırmak ve arkadaş çevresiyle birlikte keyifli vakit geçirmenin bu fikirden uzaklaşmalarına yardımcı olacağını da bildirdi.</p>
<p><strong>HAMİLELİK SONRASI DEPRESYONA DİKKAT!</strong></p>
<p>Hamilelik düresinin geride kalmasıyla birlikte bebeklerine eline alan ve tüm zorlukları geride bıraktığını düşünen annelerin lohusalık hüznü yaşayabileceğini söyleyen Dilara Cura İçten, “Bu durum, doğumdan sonra başlıyor ve genellikle birkaç gün sürebiliyor. Anne bu dönemde; sıkıntı, sinir, ağlama ve unutkanlık gibi duygular yaşayabiliyor. Bazı durumlarda yeni annelerin içinde bulunduğu üzüntülü hislerle birlikte daha yoğun yaşamasına neden olabiliyor. Hamilelik sürecinde ya da doğumdan sonraki bir yıl içinde ortaya çıkabilen doğum sonrası depresyonu ise şiddeti hafif ve kısa süreliden, çok ağır ve uzun süreliye kadar değişkenlik gösterebiliyor. Bu durumda doğumdan sonraki ilk üç ay içinde azalması bekleniyor. Aksi takdirde profesyonel yardım alınması oldukça önemli” dedi.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/hamilelik-donemindeki-hormonal-degisimler-psikolojik-sorunlara-gebe-olabiliyor-383720">Hamilelik dönemindeki hormonal değişimler psikolojik sorunlara gebe olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bel ve Sırtı Rahatlatmak İçin Yapılan Ani Dönme Hareketleri Bu Soruna Neden Olabiliyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/bel-ve-sirti-rahatlatmak-icin-yapilan-ani-donme-hareketleri-bu-soruna-neden-olabiliyor-381506</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Jun 2023 11:10:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[ani]]></category>
		<category><![CDATA[bel]]></category>
		<category><![CDATA[dönme]]></category>
		<category><![CDATA[hareketleri]]></category>
		<category><![CDATA[için]]></category>
		<category><![CDATA[neden]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[rahatlatmak]]></category>
		<category><![CDATA[sırtı]]></category>
		<category><![CDATA[soruna]]></category>
		<category><![CDATA[yapılan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=381506</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bel ağrısı toplumda en sık görülen ağrıların başında yer alır. Dolayısıyla bel, sırt hatta kalça bölgesinde yaşanan çoğu ağrıların doğal olarak bel kaynaklı olduğu düşünülüyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/bel-ve-sirti-rahatlatmak-icin-yapilan-ani-donme-hareketleri-bu-soruna-neden-olabiliyor-381506">Bel ve Sırtı Rahatlatmak İçin Yapılan Ani Dönme Hareketleri Bu Soruna Neden Olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bel ağrısı toplumda en sık görülen ağrıların başında yer alır. Dolayısıyla bel, sırt hatta kalça bölgesinde yaşanan çoğu ağrıların doğal olarak bel kaynaklı olduğu düşünülüyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Neslihan Kurt Oktay, az bilinen ancak çok yaygın görülen Maigne Sendromunun bel ağrısı ile başvuran hastaların yaklaşık yüzde 40’ının nedeni olduğunu söyledi. Bel ağrısının sıklıkla bel fıtığına, geçmeyen kasık ve testis ağrılarının ise iç organ hastalıklarına yaygın olarak bağlanmasının hastaların yanlış tanı almasına ve doğal olarak da uygun olmayan zaman alıcı yöntemlerle tedavi edilmesine neden olabildiğine dikkat çekti.</em></p>
<p> </p>
<p><strong>BEL AĞRILARININ ÇOK YAYGIN GÖRÜLEN AMA AZ BİLİNEN NEDENİ</strong></p>
<p> </p>
<p>Omurganın “alt sırt-üst bel omurlarının birleşme yerindeki fonksiyon bozukluğu sonucu görülen tüm ağrılı durumların Torakolomber Geçiş Sendromu (TLGS) diğer bir ismi ile Maigne Sendromu olarak tanımlandığı bilgisini veren Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanı Dr. Öğr. Üyesi K. Neslihan Kurt Oktay şunları anlattı: “Bel ağrılarının sık görülen ama az bilinen bu önemli nedenini şöyle açıkladı: “Bu sendrom en sık 11. ve 12. sırt omuru ile 1.bel omuru seviyeleri arasında görülür. Etkilenen bölgedeki omurların birbiri ile arasındaki bağlantıyı sağlayan ve kaymasını engelleyen eklem olan ‘faset eklemde’ tek taraflı bir hassasiyet, ağrıya neden olur. Bu bölgeden çıkan sinirlerin vücutta dağılarak beslediği ilgili kas, kemik ve deri bölgelerinde anormal belirtilerle seyredebilir. Hastalar özellikle bu alt sırt-üst beldeki geçiş bölgesinde değil de daha çok bel, leğen kemiği, popo, kasık ve testis bölgesindeki ağrıdan veya his azalmasından şikayet eder.”</p>
<p>İç organ sorunları dışlanmış ve sebep bulunamamış alt karın ağrısı, yan ağrısı (böğür ağrısı), kasık ve testis ağrısı olan hastaların yanı sıra nedeni bulunamayan bel ağrısı yaşayan kişilerin Maigne Sendromu şüphesiyle fizik tedavi hekimine başvurmaları gerektiğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi K. Neslihan Kurt Oktay böylelikle yanlış tanıya bağlı oluşabilecek zaman kayıplarının önüne geçilmesinin mümkün olabildiğini söyledi. </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>“GÖVDEYİ ANİ DÖNDÜRME HAREKETİ SONRASINDA AĞRI ORTAYA ÇIKIYOR”</strong></p>
<p> </p>
<p>Bu sendromun genellikle rotasyonel gövde döndürme hareketleri sonrası başladığını ve ayakta dururken karşı tarafa yana eğilme ile ağrının arttığını söyleyen Dr. Öğr. Ü. Kurt, “Sırt omurlarımızın rotasyon hareketi kaburgalarımız nedeni ile kısıtlıdır. Belimizin yana eğilme (fleksiyon) ve dönme hareketi (rotasyon) en büyük oranda alt sırt-üst bel geçiş bölgesi seviyesinde gerçekleşir. Bu nedenle ani yana eğilme ve dönme hareketi ile gerçekleşen zorlanmalar bu sendromun oluşmasındaki en önemli sebeptir” dedi. Bel ve sırt bölgesinde ani dönme hareketi yapan oyuncular ya da omurgalarına esneme, germeyle birlikte dönme hareketini yapan sporcularda sıkça görülmekle birlikte toplumun her kesimindeki kişilerde bu sorunun ortaya çıkabileceğine işaret etti. TLGS gençlerde de ortaya çıkabildiği gibi sıklıkla 50 yaş üzeri popülasyonda görülebildiğini belirten Dr. Öğr. Ü. Kurt Oktay bunun temel nedeninin yaşlanma ile birlikte omurga yanlarındaki kas kuvvetlerinde azalmanın yanı sıra, o bölgedeki yaşlanmaya bağlı dejenerasyona bağlı gelişen fonksiyon bozukluğu olabileceğine dikkat çekti.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>BEL FITIĞININ YANI SIRA İÇ ORGAN HASTALIKLARINI TAKLİT EDEBİLİR!</strong></p>
<p> </p>
<p>‘’Hastalar genellikle sırtta yer alan ağrıyı tarif edemez, bununla birlikte en sık görülen yakınma ise bel ağrısıdır’’ diyen Dr. Öğr. Ü. Kurt Oktay, sözlerine şöyle devam etti: “Ağrı alt bel bölgesi, leğen kemiğinin yanı, gluteal bölge (popo ve kaba ette), omurga ve leğen kemiğinin arasında bulunan sakroiliak eklem üzerinde yoğunlaşır bu nedenle bel fıtığında yaygınca görülen siyatik ağrısı ile sıklıkla karışır. Klinik olarak önemi olmayan ama bel MR’ında tesadüfen görülebilecek bel fıtıkları veya bu bölgedeki radyolojik anormallikler bel ağrısının asıl nedeni olarak görülüp de doğru tanının karışmasına neden olup hastalar yanlış tanı alabilmektedir. Uyluğun yan tarafında hissedilen yalancı kalça ağrısı, pubik &#038; kasıkta hassasiyet, testis ağrısı, alt karın ağrısı ve huzursuz barsak semptomları görülebilir. Şikayetler genellikle tek taraflıdır, çok nadiren iki taraflı olabilir. Yalancı kalça ağrısı kalça hastalıklarını taklit edebilir, kasık ve testislere kadar uzanabilir. Ağrı derin, keskin karakterde, hafif veya şiddetli olabilir ve genellikle tekrarlayı karakterdedir. Bu özelliklerinden dolayı organlara bağlı farklı sorunları taklit edebilen bu ağrılar bel ağrısıyla birlikte görülebildiği gibi tek başına da ortaya çıkabilir.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> “FARKLI HASTALIKLARLA KARIŞTIRILABİLİYOR”</strong></p>
<p> “Özellikle hastaların bel, leğen kemiği, popo kısmında hissettikleri ağrılarının kaynağının yanlışlıkla bel fıtığı gibi nedenlere bağlanabildiği ve gereksiz yanıt vermeyen cerrahi yöntemlerle tedavi edilmelerine neden olabilmektedir. Hastaların alt karın, kasık ve testis bölgesinde hissetikleri ağrılarının ise kasık fıtığı ve varikosel (testis damarlarının varisi) hastalıklarının yol açtığı ağrıları ile karışabildiğini, bu yüzden tanı ve tedavi süreçlerinin uzayabildiğini” ifade eden Dr. Öğr. Ü. Kurt Oktay, “Kasık fıtığı ve varikosel ameliyatı geçirdikten sonrasında kasık ve testis ağrıları geçmeyen hastaların oldukça yaygın olduğunu” da belirtiyor. “Nedeni net bulunamayan bel, alt karın, kasık ve testis ağrılarında<strong> </strong>gereksiz operasyonlara kadar giden bir süreci önlemek için fizik tedavi hekimi tarafından hastaların ayrıntılı bir fizik muayene ile değerlendirilmelerinin doğru tanı açısından çok önemli olduğunun” altını çizdi. </p>
<p><strong>“OMURGADAKİ FONKSİYON BOZUKLUĞUNA GÖRE FARKLI TEDAVİ YAKLAŞIMLARI UYGULANIR”</strong></p>
<p>Öncelikle tanıyı koyduktan sonra hastanın günlük yaşam aktivitelerinin düzenlenmesi özellikle de rotasyonel (dönme) hareketlerden kaçınılmasının çok önemli olduğunu söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neslihan Kurt Oktay, tedavi yaklaşımı konusunda şu bilgileri verdi: “Fonksiyonel bir restorasyon programı, bel esnekliğini artırıcı ve uyluk kaslarını germeye yönelik egzersizler yanında gövde kaslarını kuvvetlendiren egzersizler, denge ve proprioseptif egzersizler uygulanmalıdır. Fizik tedavi kliniğimizde omurgada fonksiyon bozukluğu görülen seviyedeki faset ekleme ultrason eşliğinde uyguladığımız lokal anestetik ve steroid enjeksiyonları hem tanıyı kesinleştirmede hem de tedavide oldukça etkilidir. Aynı zamanda etkilenmiş alt sırt-üst beldeki bu geçiş bölgesine uygulanan mobilizasyon ve manipülasyon teknikleri ile iyileşme sağlanabilmektedir. Manipülasyon ve enjeksiyon uygulanamadığı durumlarda fizik tedavi programında uygulanan fizik tedavi ajanları etkilidir. İnatçı vakalarda ise radyofrekans ile faset eklemin denervasonu da uygulanabilmektedir.”</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/bel-ve-sirti-rahatlatmak-icin-yapilan-ani-donme-hareketleri-bu-soruna-neden-olabiliyor-381506">Bel ve Sırtı Rahatlatmak İçin Yapılan Ani Dönme Hareketleri Bu Soruna Neden Olabiliyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Strep A Enfeksiyonu, Bağışıklık Yetmezliği Olanlarda Daha Riskli Olabiliyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/strep-a-enfeksiyonu-bagisiklik-yetmezligi-olanlarda-daha-riskli-olabiliyor-373512</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2023 09:16:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[bağışıklık]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[enfeksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[olabiliyor]]></category>
		<category><![CDATA[olanlarda]]></category>
		<category><![CDATA[riskli]]></category>
		<category><![CDATA[strep]]></category>
		<category><![CDATA[yetmezliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=373512</guid>

					<description><![CDATA[<p>Strep A enfeksiyonu İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da onlarca çocuğun ölümüne sebep olmuştu.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/strep-a-enfeksiyonu-bagisiklik-yetmezligi-olanlarda-daha-riskli-olabiliyor-373512">Strep A Enfeksiyonu, Bağışıklık Yetmezliği Olanlarda Daha Riskli Olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Strep A enfeksiyonu İngiltere başta olmak üzere Avrupa’da onlarca çocuğun ölümüne sebep olmuştu. Türkiye’de de vakalar ortaya çıkınca enfeksiyon, ailelerin korkulu rüyası haline geldi. Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük bakterinin immün yetmezlik hastalarında daha riskli olabileceğini, herhangi bir aşı ile korunma mümkün olmadığı için hastalarda bulaş riskini azaltacak önlemler alınması gerektiğini söyledi.</strong></p>
<p>Başta İngiltere ve Hollanda olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde çocuklar arasında hızla yayılan ve birçok çocuğun yaşamını yitirmesine yol açan Strep A enfeksiyonuna bağlı Türkiye’deki ilk ölüm ocak ayında gerçekleşmişti. Strep A bakterisi bağışıklık sistemimizi aşıp nasıl bu kadar ağır hastalık yapıyor? Ne şekilde bulaşıyor ve hangi semptomları gösteriyor? Korunmak için neler yapılmalı? İşte tüm bu soruların yanıtını <strong>Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük</strong> verdi. </p>
<p>Toplumda beta mikrobu olarak da bilinen boğaz, burun ve ciltte yaşayabilen A grubu beta-hemolitik streptokoklar (GAS), bakterileri sıklıkla boğaz iltihabı ve cilt iltihabına neden oluyor, nadiren de başka organları tutan daha ağır enfeksiyonlara yol açabiliyor. A grubu beta-hemolitik streptokokların kan, kas, eklemler ve akciğer gibi normalde steril olan vücut bölgelerine yerleşmesiyle ortaya çıkan ciddi ve hayatı tehdit edici enfeksiyonlara ise invaziv yani ağır <strong>grup a streptokok enfeksiyonları</strong> deniyor. 2022 yılı itibari ile bazı ülkelerde daha belirgin olmak üzere ciddi, hayatı tehdit edici invaziv hastalık sayılarında artış oldu ve özellikle İngiltere ve Hollanda’dan ölümle sonuçlanan vakalar bildirildi.</p>
<p><strong>LENF BEZLERİNDE BÜYÜME, BAŞ AĞRISI, HALSİZLİK…</strong></p>
<p>Hastalığın bulaşıcı olduğu, hasta kişilerin öksürme ve hapşırmasıyla mikrop içeren damlacıklara doğrudan maruz kalmakla bulaştığını belirten Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Selime Özen Bölük, bulaşın bazen de mikroplu eşyalara temas etmekle veya enfekte cilt lezyonlarına doğrudan temas eden ellerin göz, ağız ve buruna değdirilmesi ile olduğunu söyledi. Ani başlayan ateş, boğaz ağrısı, boyundaki lenf bezlerinde büyüme, baş ağrısı, halsizlik, bazı vakalarda ciltte kızarıklık ve döküntü de görüldüğünün altını çizen Bölük, antibiyotik tedavisinin 24. saatinden sonra bulaştırıcılığın sonlandığını da belirtti.</p>
<p><strong>“BAĞIŞIKLIK YETMEZLİĞİ OLAN HASTALARDA DAHA AĞIR SEYREDİYOR”</strong></p>
<p>Bağışıklık sistemi ya da immün sistemin doğumsal yetersizliklerinde hemen her enfeksiyonun normalden daha ağır seyrettiğini ifade eden Bölük, “Streptokok enfeksiyonları da bu hastalarda ağır klinik tablolara yol açar. Ancak immün sistemi tamamen normal olan, tamamen sağlıklı olan bireylerde de bu enfeksiyon, ağır klinik tablolara yol açabilir. Hayatı tehdit edici klinik tablolardan, mikroorganizmanın ortama saldığı toksinler sorumlu tutulur. Bu toksinler, immün sistemimizin doğal yanıt adını verdiğimiz ilk ve hızlı savunma basamağını pas geçebilir. Doğal immün sistem savunmasını hızlıca aşabilmesi nedeniyle bu toksinler, süperantijen olarak adlandırılır.  Süperantijenler, immün cevabın en temel hücreleri olan ve immün sistemin orkestra şefi olarak da nitelendirebileceğimiz T hücrelere doğrudan bağlanır, onları aktive eder ve ciddi bir yanıta neden olur. İmmün sistem tüm gücüyle mikroplarla savaşırken vücudumuz da hasar görür. Sınırlandırılması zor bir hale gelen bu tablo tüm tedavi yaklaşımlarına rağmen ölümcül olabilen çoklu organ yetmezliği ve şok tablosuna kadar ilerleyebilir” diye konuştu.</p>
<p>Bölük ayrıca; özellikle de suçiçeği, influenza ve diğer virüs enfeksiyonlarının hemen öncesinde Strep A’nın geçirilmiş olması, bu ağır tablonun ortaya çıkmasını büyük ölçüde kolaylaştırdığını, viral enfeksiyonlar ile mücadeleden sorumlu olan doğal immün sistemin bu esnada zayıflamasının, bu mikroorganizmanın steril olan dokulara da yayılmasını kolaylaştırdığını ifade etti.</p>
<p><strong>BULAŞ NASIL ÖNLENİR?</strong></p>
<p>“Diğer tüm bulaşıcı hastalıklarda olduğu gibi ellerin temizliği, bulaşların önlenmesinde büyük önem taşıyor” diyen Bölük, bu bakteriye karşı enfeksiyonu önleyen bir aşının olmadığını söyleyerek ebeveynlere şu uyarıda bulundu: “Ancak çocuklara rutin aşı takvimindeki aşıların eksiksiz uygulanması, diğer enfeksiyonları önleyerek Strep A’ların bu enfeksiyonlar sonrası ağır klinik tablolara dönüşmesi olasılığını azaltacaktır. Diğer yandan bulaşı önlemek adına hasta kişilerle sarılmak, tokalaşmak, ortak havlu kullanmak, ortak kaşık kullanmak gibi durumlardan kaçınılmalı. Kişisel hijyen tedbirlerine çok dikkat edilmeli. Antibiyotik tedavisi başlandıktan 24-48 saat sonra bulaştırıcılık sonlanır ama tedavi almayan kişiler 2-3 haftaya kadar enfeksiyonu bulaştırabilir. İstirahat ve bol sıvı alımı çok önemlidir.”</p>
<p><strong>KİMLER RİSK ALTINDA?</strong></p>
<p>A grubu streptokok bakterisi her insanda hastalığa sebep olabilir fakat en fazla risk altında olan kişiler şöyle sıralanabilir:</p>
<ul>
<li>15 yaşa kadar olan dönemdeki çocuklar</li>
<li>65 yaş üstü bireyler</li>
<li>Bağışıklık sistemi zayıf olanlar</li>
<li>Kronik hastalığı bulunanlar</li>
<li>Hijyen kurallarına dikkat etmeyenler</li>
</ul>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/strep-a-enfeksiyonu-bagisiklik-yetmezligi-olanlarda-daha-riskli-olabiliyor-373512">Strep A Enfeksiyonu, Bağışıklık Yetmezliği Olanlarda Daha Riskli Olabiliyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
