<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kavram | En Gazete</title>
	<atom:link href="https://www.engazete.com.tr/tag/kavram/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.engazete.com.tr/tag/kavram</link>
	<description>Son Dakika Haberleri ve Türkiye Gündemi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 06 Jun 2026 08:24:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://cdn.engazete.com.tr/2025/06/cropped-favicon-3-32x32.png</url>
	<title>Kavram | En Gazete</title>
	<link>https://www.engazete.com.tr/tag/kavram</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İklim krizi artık geleceğin değil bugünün sorunu!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/iklim-krizi-artik-gelecegin-degil-bugunun-sorunu-639679</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2026 08:24:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNDEM]]></category>
		<category><![CDATA[artık]]></category>
		<category><![CDATA[bugünün]]></category>
		<category><![CDATA[çöp]]></category>
		<category><![CDATA[değil]]></category>
		<category><![CDATA[durum]]></category>
		<category><![CDATA[geleceğin]]></category>
		<category><![CDATA[hava]]></category>
		<category><![CDATA[iklim]]></category>
		<category><![CDATA[İklim Değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[klim]]></category>
		<category><![CDATA[krizi]]></category>
		<category><![CDATA[küresel]]></category>
		<category><![CDATA[sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[türkiyenin]]></category>
		<category><![CDATA[yağış]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=639679</guid>

					<description><![CDATA[<p>Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferanslarının 31’incisi olan COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/iklim-krizi-artik-gelecegin-degil-bugunun-sorunu-639679">İklim krizi artık geleceğin değil bugünün sorunu!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferanslarının 31’incisi olan COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek. Dünya liderleri, bilim insanları, uzmanlar ve sivil toplum temsilcilerini bir araya getirecek zirvede, iklim kriziyle mücadele ve sürdürülebilir gelecek için ortak çözümler masaya yatırılacak.</p>
<p>Üsküdar Üniversitesi Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, 5-11 Haziran Çevre Koruma Haftası kapsamında iklim krizi ve Türkiye’nin COP31 ev sahipliğini değerlendirdi.</p>
<p><strong>İklim krizi geleceğin değil bugünün en büyük sorunu </strong></p>
<p>Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, iklim krizinin artık geleceğin değil bugünün en büyük sorunlarından biri olduğunu ifade ederek, “İklim değişikliğinden etkilenen alanlar arasında tarımdan gıda güvenliğine, su kaynaklarından halk sağlığına hatta ekonomiye kadar pek çok farklı alan yer alıyor. Tarımda kuraklığın verimlilik düşüşüne neden olduğunu biliyoruz. Bunun yanında pek çok tarımsal üründe iklim değişikliği etkisiyle hastalıkların daha sık ortaya çıktığı ve hastalıklara karşı direncin de düştüğü görülüyor. Ayrıca tarımsal üretim sonucunda elde edilen ürünlerde besin içeriğinin de olumsuz etkilendiği pek çok çalışma ile kanıtlanmış durumda. Son olarak pek çok ürün bölgesel iklim özelliklerinin değişmesiyle gelecekte bulundukları bölgelerde yetiştirilemeyebilir. Bu durumların tamamı doğrudan gıda güvenliğini olumsuz etkilemekte ve gelecekte karşılaşılabilecek olumsuz senaryolar konusunda bizi uyarmaktadır.” dedi.</p>
<p><strong>Su krizi halk sağlığını ve ekonomiyi tehdit ediyor</strong></p>
<p>Su kaynaklarının da iklim değişikliğinden en çok etkilenen doğal kaynaklardan biri olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Günümüzde pek çok bölgede su kaynakları iklim değişikliğinin su döngüsünü bozmasıyla risk altındadır. Su kaynaklarının miktar ve kalitesinin bozulması ise doğrudan hijyen koşullarını bozarak halk sağlığını küresel ölçekte risk altına almaktadır. Bununla beraber kuraklık pek çok salgın hastalığın yayılması hızını artırmaktadır. Tarımsal üretimden gıda güvenliğine, su kaynaklarından halk sağlığına kadar bahsi geçen tüm etkilerin ortaya çıkardığı bir de ekonomik faktörler yer almaktadır. Günümüzde pek çok ülkenin her yıl iklim değişikliği ile mücadele için ve iklim değişikliğinden etkilenen sektörlerin desteklenmesi için büyük fonlar kullandığı bilinmektedir.” diye konuştu.</p>
<p><strong> Türkiye’nin de yer aldığı Akdeniz Havzası en kırılgan bölgelerden biri</strong></p>
<p>Ülkemizin iklim değişikliğinden en çok etkilenen bölgelerden sayılan Akdeniz Havzası içerisinde yer aldığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “İklim değişikliği konusunda hazırlanan bilimsel raporlarda Akdeniz Havzası en kırılgan bölgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Bu durum özellikle son yıllarda kendini su kaynaklarında azalma, yağış rejimlerinde değişim, geniş alanlarda meydana gelen orman yangınları, güney ve iç bölgelerimizde meydana gelen şiddeti kuraklık ve özellikle Karadeniz kıyılarında daha sık gerçekleşen sel felaketleri ile kendini göstermektedir. Bu göstergeler ülkemizin hem kuraklık hem de afetler açısından ne denli riskler taşıdığını ortaya koymaktadır.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Küresel ısınma iklim sistemini nasıl değiştiriyor?</strong></p>
<p>Küresel Isınma ve İklim Değişikliği konusunun birbirine bağlı iki kavram olduğunu söyleyen Adiller, şunları anlattı:</p>
<p>“Günümüzde karbon emisyonları olarak ile sıkça dile getirilen kavram aslında havada bulunan ve havanın ısınmasına yardım eden gazların miktarlarını ifade ediyor. Sanayi devrimi ve nüfus artışı ile havadaki miktarları artan bu gazlar havanın eskisine göre daha sıcak kalmasına sebep oluyor ve bu durum küresel hava sıcaklığı ortalamasının yükselmesi şeklinde kendini gösteriyor. Bu duruma biz Küresel Isınma adını veriyoruz. Sıcaklığın artışıyla diğer koşullarda da değişiklikler meydana geliyor. Buharlaşma, rüzgar, nem ve yağış gibi hava olayları da sıcaklığa bağlı olarak değişiyor. Örneğin sıcaklığın artmasıyla yeryüzünden buharlaşan su miktarı artıyor. Bununla beraber hava ısındıkça havanın nem tutma kapasitesi de artıyor. Yani hem yeryüzündeki su havaya geçiyor, hem de hava daha sıcak olduğu için havada nem olarak bulunan suyun yağış olarak yeryüzüne dönmesi gecikiyor. Bunun sonucunda yağışın daha uzun aralıklarla yağmasıyla kuraklığın şiddeti artıyor, hem de yağmur düştüğünde hava daha fazla nem tuttuğu için bazı durumlarda anlık çok şiddetli yağışlar oluyor. İşte iklim sisteminde gerçekleşen bu tür değişikliklerin tümüne de İklim Değişikliği adını veriyoruz. Maalesef iklimdeki bu değişiklik de deniz seviyesinin yükselmesini, yağış rejimlerinin değişmesini, okyanus asitlenmesini ve fırtına, hortum, sel gibi aşırı hava olaylarının daha sık gerçekleşmesi gibi sonuçlar doğuruyor.”</p>
<p><strong>Türkiye’nin COP 31’e ev sahipliği yapması neden önemli? </strong></p>
<p>Bu yıl ülkemizin COP31’e ev sahipliği yapıyor olmasının, bu alanla ilgilenen tüm çevrelerin gözünün Türkiye’de olacağı anlamına geldiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Türkiye’nin böyle bir ortamda dönem başkanlığını üstlenmesi, bu alanda gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği faaliyetleri dünyaya duyurması açısından ve küresel iklim politikalarında karar verici bir aktör olma potansiyelini ortaya koyma açısından büyük bir fırsat yaratmaktadır. Günümüzde iklim değişikliği sadece bir çevresel kavram değildir. Dünyada pek çok ülke, kurum ve kuruluş ekonomi politikalarını ve yatırımlarını genellikle iklim değişikliği gibi çevresel kavramları dikkate alarak belirlemektedir. Bu yüzden de bu tür etkinlikler genellikle finans ve iş dünyası açısından da oldukça önemlidir. Zirve sırasında oluşacak bu ortam, yerel girişimcilerin ve yerli teknolojilerin dünya ile buluşması açısından da bulunmaz bir fırsat yaratacaktır.” dedi.</p>
<p><strong>COP31, Türkiye için sadece bir etkinlik değil</strong></p>
<p>Bunların yanında, ülkemizin Birleşmiş Milletler tarafından da kabul gören “Sıfır Atık” Projesi’nin bu ortamda dünyanın tüm ülkelerine uygulanabilir bir model olarak sunulma imkânı yakalayacağını da dile getiren Adiller, “COP31, Türkiye için sadece bir etkinlik değil; 2053 Net Sıfır Emisyon hedefine giden yolda kendini gösterdiği, küresel yatırımları üzerine çektiği ve iklim krizine karşı çözüm üreten bir öncü olma yolunda kendini kanıtlaması için tarihi bir şanstır.” ifadesinde bulundu.</p>
<p><strong>COP31’de Türkiye’nin vitrini; Sıfır Atık ve dirençli şehirler</strong></p>
<p>COP31’de Türkiye’nin odak noktasının kesinlikle markalaşma süreci içerisinde olan Sıfır Atık Projesi olması gerektiğini kaydeden Adiller, “2017 yılında başlatılan ve küresel olarak da bilinirliği son yıllarda artan proje hem döngüsel ekonomi hem de atıklara bağlı emisyonların azaltılması konusunda iklim değişikliği süreçleri ile oldukça uyumludur. Bunun yanında Türkiye’nin vizyonunun da doğru anlatılması noktasında önemli bir örnek teşkil edebilir. Ayrıca Hatay’ın yeniden yapılandırılması süreciyle birlikte gündeme getirilen Dirençli Şehirler kavramı ve şehirlerin iklim krizine uyumlu hale getirilmesi önemli gündem maddeleri olacaktır. Bunların yanı sıra, yeşil enerji ve sanayide karbonsuzlaşma, iklim finansmanı ve teknolojik altyapılar önemli gündem maddeleri oluşturarak ülkemize olumlu geri bildirimler getirebilir.” şeklinde görüşlerini ifade etti.</p>
<p><strong>Ülkelerin COP toplantılarına gösterdikleri ilgi prestij konusu</strong></p>
<p>COP süreçlerinin aslında bağlayıcılık konusunda tartışılan kavramlar olsa da, ülkelerin duruma karşı aldıkları duruşun küresel ölçekte dolaylı etkiler yaratabildiğini belirten Adiller, “Her ne kadar İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ya da Paris Anlaşması ülkelerin iklim değişikliği konusundaki eylem ya da eylemsizliklerine karşı caydırıcı yaptırımlara sahip olmamasına rağmen, önceden de belirttiğimiz gibi iklim değişikliği kavramı başlı başına yatırımcıların ya da finans kuruluşlarının yakından takip ettiği süreçlerden biri. Bu yüzden de ülkelerin COP toplantılarına gösterdikleri ilgi ya da yerel politikada ve hukukta bu süreçlere ne kadar yer verdikleri ülkelere bu anlamda prestij kazandırmakta ve belli çevrelerde yatırım yapılabilirlik göstergesi olarak kabul edilmektedir.” dedi.</p>
<p><strong>Türkiye su stresi yaşayan ülkeler arasında</strong></p>
<p>İklim değişikliğinin hem kuraklık süreçlerini uzatması hem de şiddetli yağışlara sebep olmasının ülkemizdeki su kaynaklarını olumsuz etkilediğini anlatan Adiller, şunları kaydetti:</p>
<p>“Yağışın yüksek şiddette yağması toprak tarafından emilen ve yeraltı suyuna katılan su oranını düşürürken, sel ve taşkın gibi süreçleri tetikliyor. Bu süreçler sonucunda da düzenli aralıklarla yağması durumunda toprağı yer altı suyunu ve dereleri beslemesi gereken yağış maalesef büyük oranda. Devlet Su İşleri (DSİ) verilerine göre ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarı 2000 yılında 1 652 m3, 2009 yılında 1 544 m3, 2020 yılında ise 1 346 m3 olmuştur. Günümüzdeki sahip olduğumuz bu değer ülkemizi Su Stresi Yaşayan ülkeler durumuna sokuyor. Bu azalma hızının aynı koşullarda devam etmesi durumunda ülkemizde kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarının 2050’li yıllarda su fakiri olma sınırı olan 1000 m3’ün altına düşeceğini söyleyebiliriz. Bu senaryo bile başlı başına korkutucu iken uydu görüntüleri ile yapılan incelemeler ülkemizdeki pek çok gölün son 40 yıllık süreçte ciddi su kaybına uğradığını ve bazılarının tamamen kuruma riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Burada tek sebep tabii ki iklim değişikliği değil, yanlış tarımsal uygulamaların da maalesef süreci hızlandırmış olduğu gerçeğini vurgulamalıyız.”</p>
<p><strong>İklim değişikliği konusunda yol ayrımına ulaşmak üzereyiz</strong></p>
<p>Bugün iklim değişikliği konusunda bir yol ayrımına ulaşmak üzere olduğumuza dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Radikal adımlar atıp, içinde bulunduğumuz durumu değiştirmek ve iklim değişikliğine adapte olmak için hala geç değil. Ama eylemsizlikle geçen her yıl riski arttırmakta. 10 yıl iklim değişikliği konusunda çarpıcı etkileri görmemiz açısından çok kısa sayılacak bir zaman dilimi ama hiçbir adım atmadan ya da önlem almadan geçirilecek 30 ila 50 yıllık bir süreç sonrasında ülkemizi su ve gıda kıtlığı, ciddi ekolojik kayıplar (bazı ekosistemlerin yok olmanın eşiğine gelmesi) ve iç göçlerin çok yoğun gerçekleştiği ve özellikle bazı bölgelerde ciddi altyapı sorunlarının yaşandığı durumlarla karşı karşıya kalınabilir.” diye konuştu.</p>
<p>Günümüzde gerçekleştirilen pek çok anketin insanların iklim değişikliğine karşı mücadeleye olan inançlarını kaybettiklerini gösterdiğini dile getiren Adiller, “Özellikle anketlere katılan pek çok kişi ülkelerin üzerine düşen görevi yerine getirmediği yönünde. Bence bu konuda da haksız sayılmazlar. Keşke bazı ülkeler siyasi ve ekonomik çıkarları uğruna savaşa yaptıkları yatırımı yaşama yapsa da dünyadaki yaşamın sürdürülebilirliğine sağlayabilsek.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/iklim-krizi-artik-gelecegin-degil-bugunun-sorunu-639679">İklim krizi artık geleceğin değil bugünün sorunu!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlıklı kent, güçlü sosyal bağlarla mümkün!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/saglikli-kent-guclu-sosyal-baglarla-mumkun-638167</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 May 2026 09:03:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[alanı]]></category>
		<category><![CDATA[Alanlar]]></category>
		<category><![CDATA[bağlarla]]></category>
		<category><![CDATA[güçlü]]></category>
		<category><![CDATA[ifade]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[kültürel]]></category>
		<category><![CDATA[mahalle]]></category>
		<category><![CDATA[mekan]]></category>
		<category><![CDATA[mümkün]]></category>
		<category><![CDATA[sağlıklı]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızca]]></category>
		<category><![CDATA[yapı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=638167</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, toplumsal katkı ve bilim iletişimi misyonu kapsamında düzenlediği Toplum İçin İletişim Eğitim Seminerlerinin konuğu, “Kent Okumaları: Kentsel Mekan ve Mahalle Kültürü” başlığıyla Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve Kültürel Çalışmalar Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Cem Tutar oldu.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/saglikli-kent-guclu-sosyal-baglarla-mumkun-638167">Sağlıklı kent, güçlü sosyal bağlarla mümkün!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, toplumsal katkı ve bilim iletişimi misyonu kapsamında düzenlediği Toplum İçin İletişim Eğitim Seminerlerinin konuğu, “Kent Okumaları: Kentsel Mekan ve Mahalle Kültürü”<strong> </strong>başlığıyla Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve Kültürel Çalışmalar Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Cem Tutar oldu.</p>
<p>Sunumunda mekân ve yer kavramları arasındaki farklara değinen Doç. Dr. Tutar, mekânın daha çok fiziksel ve matematiksel bir alanı ifade ettiğini, “yer” kavramının ise ancak insan etkileşimi, kültür, bellek ve iletişim süreçleriyle anlam kazandığını vurguladı. Doç. Dr. Tutar, bir mekânın “yer” haline gelmesinde toplumsal ilişkiler, tarihsel hafıza, ekonomik yapı ve politik işlevlerin belirleyici olduğuna dikkat çekti.</p>
<p><strong>Şehir ve kent aynı anlama gelmiyor</strong></p>
<p>Konuşmasında kent ve şehir kavramları arasındaki farklara dikkat çeken Doç. Dr. Tutar, şehrin tarihsel, kültürel ve geleneksel bir yapıyı temsil ettiğini; kentin ise Endüstri Devrimi sonrası ortaya çıkan, üretim ilişkileriyle şekillenen modern bir mekânsal yapı olduğunu belirtti. Doç. Dr. Tutar, “Kent, sanayileşme, otomasyon ve kitlesel göçle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda şehir ve kent aynı anlama gelmez” dedi.</p>
<p>Bugünkü kentlerin henüz “tam anlamıyla oluşmuş” mekânlar olmadığını ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Gerçek kentsel mekân, insanların yönetime katıldığı, söz sahibi olduğu bir yapıda mümkündür. Bugün ise kentler, hâlâ kapitalist sistem tarafından parçalanmış ve kontrol edilen alanlar olarak varlığını sürdürüyor.” ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>Kent hakkı; kenti yönetme ve sahiplenme hakkıdır</strong></p>
<p>“Kent hakkı” kavramına da işaret eden Doç. Dr. Tutar, “Bu kavram Henri Lefebvre tarafından geliştirildi. Kent hakkı yalnızca oy kullanmakla sınırlı değildir. Kent hakkı; kenti üretme, dönüştürme, yönetme ve sahiplenme hakkıdır. Birey bu sürece katılmazsa kent, bireyi şekillendirir, yabancılaştırır ve izole eder” dedi.</p>
<p>Kentsel alanların sürdürülebilirliği için katılım ve sahiplenmenin zorunlu olduğunu belirten Tutar, sivil toplumun ve yerel katılım mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti.</p>
<p><strong>Kentlileşme yalnızca kentte yaşamakla sınırlı bir olgu değil</strong></p>
<p>Doç. Dr. Cem Tutar, kentlileşmenin yalnızca kentte yaşamakla sınırlı bir olgu olmadığını vurgulayarak, “Kentlileşme; modern dünyaya ait yaşam dizgesini, iletişim formlarını ve kültürel kodları benimsemek, özümsemek ve gündelik hayata katabilmek demektir.” dedi.</p>
<p>Yirminci yüzyılın başında modern kentlerin bireyler üzerinde güçlü sosyal ve psikolojik etkiler yarattığını belirten Doç. Dr. Tutar, literatürde bu durumu tanımlamak için “metropol tipi kişilik” kavramının kullanıldığını söyledi ve “Metropol tipi kişilik, kent içerisinde diğer insanlardan kendini yalıtan, yabancılaşma duygusu yaşayan bir birey tipini ifade eder. Bu durum, medya endüstrilerinin gelişmesi, iş bölümü, uzmanlaşma ve kentin anonim yapısıyla doğrudan ilişkilidir.” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Kentin en ayırt edici özelliklerinden birinin anonimlik olduğunu belirten Doç. Dr. Tutar, “Kent, bireye tanınmama ve kaybolma hakkı verir. Bu özellik, modern kent yaşamında bireysel özgürlük kadar izolasyonu da beraberinde getirir. İlişkiler araçsallaşır, bireyler kent içinde birden fazla rol üstlenmek zorunda kalır.” diye konuştu.</p>
<p><strong>1970’lerden itibaren kentler yeni birikim alanları haline geldi</strong></p>
<p>Neoliberal döneme geçişle birlikte kentlerin yapısında köklü bir dönüşüm yaşandığını ifade eden Doç. Dr. Tutar, 1970’li yıllardan itibaren kentlerin sınıf mücadelesinin ve sermaye birikiminin merkezleri haline geldiğini söyledi. Bu süreci “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramıyla açıklayan Doç. Dr. Tutar, kentsel dönüşüm projeleri, özelleştirme, borçlandırma, finansallaşma ve doğanın metalaştırılmasının bu yeni birikim rejiminin parçaları olduğunu vurguladı.</p>
<p>“Bugün konut, yalnızca barınma alanı değil; sermayenin el değiştirdiği bir yatırım aracına dönüşmüştür” diyen Doç. Dr. Tutar, Türkiye’de de konutun sermaye aktarımının temel unsurlarından biri haline geldiğini belirtti.</p>
<p><strong>Kent, bir tüketim ve gösteri alanına dönüştü</strong></p>
<p>1970’lerden sonra kent merkezlerinin işlev değiştirdiğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Kentler artık üretim merkezleri olmaktan çıkıp tüketim ve gösteri alanlarına dönüşmüştür. İş alanları kentin çeperlerine kayarken, kent merkezleri AVM’ler, medya teknolojileri ve ekranlarla çevrili bir ‘gösteri mekânı’ haline gelmiştir” dedi.</p>
<p>Bu dönüşümün, modern kentten metropole, metropolden ise post-metropole geçişi beraberinde getirdiğini ifade eden Doç. Dr. Tutar, günümüz kentlerinin artık gelir, sınıf ve kimlik temelli ayrışmaların yoğunlaştığı kentsel kutuplaşma özelliklerini taşıdığını söyledi.</p>
<p><strong>“İstanbul, 1980’lerden itibaren küresel sistemle eklemlendi”</strong></p>
<p>Konuşmasında İstanbul’un tarihsel dönüşümüne de değinen Doç. Dr. Tutar, kentsel planlamanın Osmanlı’da 19. yüzyılın ikinci yarısında başladığını, Cumhuriyet döneminde ise ulus-devlet inşasının mekânsal stratejilerle sürdürüldüğünü belirtti. İstanbul’un asıl kırılma noktasının ise 1980’lerle birlikte küresel kent olarak kurgulanması olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tutar, Boğaziçi, Beyoğlu ve Haliç bölgelerinin bu süreçte farklı işlevlerle küresel sisteme entegre edildiğini ifade etti.</p>
<p><strong>“Mahalle, keyfi sınırlarla kurulamaz”</strong></p>
<p>Konuşmasında mahalle kavramını da ele alan Doç. Dr. Cem Tutar, mahallenin Arapça kökenli “mahalla” kelimesinden geldiğini ve konaklama, yerleşme anlamı taşıdığını belirtti. Mahallenin keyfi sınırlarla oluşturulamayacağını vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, ortak yaşam pratikleri, kültür ve gündelik etkileşimler üzerinden oluşur.” dedi.</p>
<p>Mahallenin en temel özelliğinin farklılıkları barındırması olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, yabancıyla kurulan ilişki üzerinden var olur. Yabancıyı dışlayan mahalle, zamanla siyasal bir cemaat yapısına dönüşür ve mahalle olma özelliğini yitirir.” diye konuştu.</p>
<p>Göç olgusu üzerinden günümüz mahallelerine değinen Doç. Dr. Tutar, “Mahalle; karışma, yan yana gelme ve ortak bir kültür üretme alanıdır. Bu özelliklerini kaybeden mahalle, yalnızca fiziksel bir yerleşim alanına dönüşür.” değerlendirmesinde bulundu.</p>
<p><strong>Mahalle yalnızca fiziksel bir yerleşim alanı değil</strong></p>
<p>Mahallenin yalnızca fiziksel bir yerleşim alanı olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, kentin makro yapısı ile bireyin mikro dünyası arasında konumlanan bir ara yüzeydir. Toplumsal ilişkilerin, kimliğin ve gündelik hayatın kurulduğu temel alanlardan biridir.” dedi.</p>
<p>Mahallenin cemaat özellikleri taşıdığına dikkat çeken Doç. Dr. Tutar, karşılıklı tanışıklılık, gayri resmi ilişkiler ve gayri resmi sosyal denetim mekanizmalarının mahalle yaşamının temel unsurları olduğunu belirtti.</p>
<p>Mahallenin aynı zamanda bir kimlik ve aidiyet üretim alanı olduğunu kaydeden Doç. Dr. Tutar, “‘Hangi mahalledensin?’ sorusu, bireyin sosyal statüsüne ve kimliğine dair güçlü bir göndermedir. Mahalle, mekân üzerinden sınıfsal ve kültürel bir ayrım üretir.” dedi.</p>
<p><strong>“Mahalle, eşitsizlik ve ayrışmanın da mekânıdır”</strong></p>
<p>Mahallenin neoliberal politikalar altında sınıfsal ayrışmanın görünür hale geldiği bir alan olduğunu belirten Doç. Dr. Tutar, göç, yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerin mahalleler üzerinden mekânsallaştığını ifade etti. Mahallenin aynı zamanda gündelik hayatın sahnesi olduğunu söyleyen Doç. Dr. Tutar, “Sokaklar, parklar, marketler ve sıradan görülen tüm pratikler mahallede kültürel ve iletişimsel bir forma dönüşür.” diye konuştu.</p>
<p>Mahallelerin sürekli bir dönüşüm içinde olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tutar, apartmanlaşma, siteleşme ve kentsel dönüşüm süreçlerinin mahalle dokusunu köklü biçimde değiştirdiğini belirtti.</p>
<p><strong>“Osmanlı’da kent, mahallelerin toplamıydı”</strong></p>
<p>Osmanlı döneminde mahallenin kentin temel örgütlenme birimi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Osmanlı’da kent, mahallelerin toplamı olarak düşünülürdü. Kentli olmak, bir mahalleye mensup olmakla doğrudan ilişkiliydi.” dedi. Mahallenin dini merkezler etrafında şekillendiğini belirten Doç. Dr. Tutar, yüz yüze ilişkilerin, güçlü komşuluk bağlarının ve cemaat tipi bir yapının Osmanlı mahallesinin temel özellikleri olduğunu söyledi.</p>
<p>Mahallenin ahlaki düzeni ve gayri resmi denetimi sağladığını dile getiren Doç. Dr. Tutar, “Bu yapı modernite öncesi kentler için oldukça işlevsel bir kontrol mekanizmasıydı. Aidiyet güçlüydü, bireysel özgürlükler sınırlıydı ancak güvenlik hissi yüksekti.” dedi.</p>
<p><strong>“Cumhuriyet’le birlikte mahalle idari bir birime dönüştü”</strong></p>
<p>Cumhuriyet’in erken döneminde kentlerin modernleşme ve sekülerleşme iddiasıyla yeniden kurgulandığını belirten Doç. Dr. Tutar, imar planları, bulvarlar ve modern mimarinin ön plana çıktığını söyledi. Bu süreçte mahallenin Osmanlı’daki kültürel anlamını yitirdiğini vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle artık bir topluluğu temsil eden bir yapı değil, idari ve fiziki bir yerleşim alanı haline gelmiştir.” dedi.</p>
<p><strong>“2000 sonrası dönemde mahalle, adından ibaret kaldı”</strong></p>
<p>1980 sonrası küreselleşme ve neoliberal politikalarla birlikte kentsel mekânın parçalandığını belirten Doç. Dr. Tutar, 2000’li yıllarla birlikte güvenlikli sitelerin yaygınlaştığını söyledi ve “Bu alanlarda mahalle yalnızca bir isim olarak varlığını sürdürüyor. Organik karşılaşmaların, yabancıyla temasın olmadığı, steril ve yalıtılmış mekânsal deneyimler ortaya çıkıyor.” ifadesinde bulundu.</p>
<p>Güvenlikli sitelerde homojen nüfus yapısının, sınırlı ve profesyonel komşuluk ilişkilerinin görüldüğünü belirten Doç. Dr. Tutar, bu yapıların mekânsal ayrışmanın en belirgin örnekleri olduğunu söyledi. Kent merkezlerinden kaçışın, suç korkusu ve sosyoekonomik eşitsizliklerle bağlantılı olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Ancak kimse ömrünü bir kafesin içinde geçiremez. Bu alanlardan çıkıldığında herkes yine gerçek kentle yüzleşmek zorunda kalır.” değerlendirmesinde bulundu.</p>
<p><strong>“Kent sağlığı, bireysel değil toplumsal bir sorumluluktur”</strong></p>
<p>Kentlerin yalnızca güvenlikli alanlar üzerinden değil, sosyal ve çevresel bütünlük içinde iyileştirilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Sağlıklı kentler, suçun minimuma indiği, sosyal bağların güçlü olduğu kentlerdir. Bu yalnızca bireylerin değil, toplumun ortak sorumluluğudur.” dedi.</p>
<p>Katılımcı bir kent ortamının mümkün olabileceğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Kent hakkı dediğimiz kavrama sahip çıkmak istiyorsak, kentin yönetimine dâhil olmalı, sokaklara, caddelere, kamusal alanlara sahip çıkmalıyız.” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Etkinlikte katılımcıların sorularını da yanıtlayan Doç. Dr. Tutar, özellikle güvenlikli siteler ve yeni yerleşim alanları üzerine değerlendirmelerde bulundu. Bu tür mekânlarda yaşamanın aynı zamanda bir statü ve sembolik sermaye anlamına geldiğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Orada bulunmak, belirli bir sınıfsal ve kültürel konumlanmayı da beraberinde getirir.” ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>“Mimari aynı kalsa da kültür değişebilir”</strong></p>
<p>Bir katılımcının “Mimari olarak aynı kalan bir mekân kültürel olarak değişebilir mi?” sorusuna yanıt veren Doç. Dr. Tutar, “Mimari formun korunması, kültürel yapının değişmediği anlamına gelmez” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/saglikli-kent-guclu-sosyal-baglarla-mumkun-638167">Sağlıklı kent, güçlü sosyal bağlarla mümkün!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmangazi Belediyesi&#8217;nden Düşünmeye Yön Veren Buluşmalar</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/osmangazi-belediyesinden-dusunmeye-yon-veren-bulusmalar-626696</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Apr 2026 11:28:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNDEM]]></category>
		<category><![CDATA[Başkaldırı]]></category>
		<category><![CDATA[başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[buluşmalar]]></category>
		<category><![CDATA[bursa]]></category>
		<category><![CDATA[düşünmeye]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[nden]]></category>
		<category><![CDATA[önemli]]></category>
		<category><![CDATA[osmangazi]]></category>
		<category><![CDATA[veren]]></category>
		<category><![CDATA[yön]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=626696</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmangazi Belediyesi’nin geleneksel hale getirdiği felsefe buluşmaları, bu hafta da düşünce dünyasına ışık tutan önemli bir başlığa ev sahipliği yaptı.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/osmangazi-belediyesinden-dusunmeye-yon-veren-bulusmalar-626696">Osmangazi Belediyesi&#8217;nden Düşünmeye Yön Veren Buluşmalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><span>Osmangazi Belediyesi’nin geleneksel hale getirdiği felsefe buluşmaları, bu hafta da düşünce dünyasına ışık tutan önemli bir başlığa ev sahipliği yaptı. Programda, insanlık tarihinin en çarpıcı kavramlarından biri olan “başkaldırı” çok yönlü bir bakış açısıyla ele alındı.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Şadırvanlı Han Felsefe Konferansları kapsamında düzenlenen etkinlikte, alanında uzman akademisyenler Şadırvanlı Han Eğitim Akademisi’nde Albert Camus’nün “Sisyphos Mitosu” üzerinden başkaldırı kavramını ve günümüz politikasındaki yansımalarını masaya yatırdı. Düşünce tarihinin en çarpıcı sorgulamalarından biri olan başkaldırı, hem felsefi boyutlarıyla hem de günümüz politik atmosferindeki yansımalarıyla kapsamlı biçimde tartışıldı.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Akademisyenler, öğrenciler ve felsefeye ilgi duyan çok sayıda vatandaşın yoğun katılım gösterdiği programda,</span></span> <span><span>“Günümüz politik ortamında, politik bir tavır olarak doğru anlaşılmış Casmüs’cü anlamda bir başkaldırı anlayışı iş görür mü?” sorusuna cevap arandı. Derin bir sorgulamaya kapı aralayan programın moderatörlüğünü Bursa Uludağ Üniversitesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Metin Becermen üstlenirken, Bursa Uludağ Üniversitesi Sistematik Felsefe Anabilim Dalı Başkanı Ogün Ürek, başkaldırı kavramını felsefi temeller çerçevesinde kapsamlı biçimde ele aldı. </span></span></span></span></p>
<p><span><span><b><span><span>“Hayır Demeyi Unutmuş Toplumun Kimseye Faydası Olmaz”</span></span></b></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Başkaldırının insanı en değerli ve önemli yapan özelliği olduğunu söyleyen Bursa Uludağ Üniversitesi Sistematik Felsefe Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ogün Ürek, “Bugün ana kavramımız başkaldırı. Başkaldırı, bir tutum ve tavır olarak bana kalırsa insanı insan yapan en önemli ve en değerli özelliktir. Başkaldırmak; ‘hayır’ demek, ‘artık bu kadar da değil’ diyebilmektir. Bu noktada en önemli mesele, ‘hayır’ demeyi unutmamaktır. Çünkü ‘hayır’ demeyi unutmuş bir toplumun ne kendisine ne de başkalarına faydası olur. Peki ne yapmalıyız? Yapmamız gereken aslında çok açık. Çocuklarımıza okul öncesi dönemden başlayarak ‘hayır’ demeyi öğretmeliyiz. Ancak bunu bilinçli bir şekilde, neye ve neden ‘hayır’ dediğimizi açıklayabilecek bir dil ile yapmalıyız. Çocuklarımız gerektiğinde ‘hayır, ben bunu yapmam’ ya da ‘hayır, sen bunu bana yapamazsın’ diyebilmelidir. Eğer bunu başaramazsak, toplum olarak ‘hayır’ demeyi unuturuz. ‘Hayır’ demeyi unutan bir toplumdan ise kimseye bir fayda gelmez” şeklinde konuştu. </span></span></span></span></p>
<p><span><span><b><span><span>“Başkaldırı Yalnızca Bir Kavram Değildir”</span></span></b></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Günümüz sorunları üzerine başkaldırıyla ilgili konuştuklarını belirten Bursa Uludağ Üniversitesi Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Metin Becermen ise, “Başkaldırı, yaşadığımız koşullar bakımından bugün ihtiyaç duyduğumuz temel kavramlardan biridir. Ancak başkaldırı yalnızca bir kavram değil; aynı zamanda eylemleri de beraberinde getiren bir zemin sunar. Dolayısıyla biz de bu zeminin ne anlama geldiğini, nasıl kurulabileceğini ve neden önemli olduğunu birlikte düşünmeye çalıştık. Bu çerçevenin önemini özellikle vurgulamak istedik” ifadelerini kullandı.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Osmangazi Kent Konseyi Başkanı Sevim Sakallı ve Bursa Felsefe Kulübü Başkanı Gürkan Kaya, program sonunda akademisyenlere günün anısına plaket ve teşekkür belgeleri takdiminde bulundu.</span></span></span></span></p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/osmangazi-belediyesinden-dusunmeye-yon-veren-bulusmalar-626696">Osmangazi Belediyesi&#8217;nden Düşünmeye Yön Veren Buluşmalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>VBKY&#8217;nin felsefe sözlükleri serisine yeni halka: &#8220;Locke Sözlüğü&#8221;</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/vbkynin-felsefe-sozlukleri-serisine-yeni-halka-locke-sozlugu-624544</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Apr 2026 07:22:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNDEM]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[halka]]></category>
		<category><![CDATA[john]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Locke]]></category>
		<category><![CDATA[nin]]></category>
		<category><![CDATA[serisine]]></category>
		<category><![CDATA[sözlükleri]]></category>
		<category><![CDATA[Vbky]]></category>
		<category><![CDATA[yeni]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=624544</guid>

					<description><![CDATA[<p>VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY), “Rousseau Sözlüğü” ve “Larousse Felsefe Sözlüğü”nün ardından felsefe alanında arşiv niteliğinde bir eseri daha okurlarla buluşturuyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/vbkynin-felsefe-sozlukleri-serisine-yeni-halka-locke-sozlugu-624544">VBKY&#8217;nin felsefe sözlükleri serisine yeni halka: &#8220;Locke Sözlüğü&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY), <em>“Rousseau Sözlüğü”</em> ve <em>“Larousse Felsefe Sözlüğü”</em>nün ardından felsefe alanında arşiv niteliğinde bir eseri daha okurlarla buluşturuyor. Erken modern felsefe üzerine yarım yüzyılı aşkın akademik üretimiyle tanınan, John Locke çalışmaları konusunda önde gelen isimlerden biri kabul edilen John W. Yolton’un imzasını taşıyan <em>“Locke Sözlüğü”,</em> filozofun düşüncesini anakronik yorumlardan arındıran terminoloji temelli yaklaşımıyla literatürde önemli bir yere sahip. Uzun yıllardır Locke araştırmaları için temel başvuru kaynaklarından biri kabul edilen eser, filozofun düşünce dünyasına kapsamlı bir rehber sunuyor.</strong></p>
<p>VBKY’nin felsefe kitaplığı, <em>“Rousseau Sözlüğü”</em> ve <em>“Larousse Felsefe Sözlüğü”</em>nün ardından sözlük serisinin yeni kitabı <em>“Locke Sözlüğü”</em> ile genişlemeye devam ediyor. John W. Yolton tarafından kaleme alınan ve Gökhan Murteza’nın Türkçeye çevirdiği eser, Locke’un düşünce dünyasını şekillendiren temel kavramları bir araya getirerek filozofun çalışmalarına bütünlüklü bir giriş yapıyor. Locke’un eserlerinden bilim ve din anlayışına, eğitim, teoloji ve iktisat üzerine yazılarından kişisel mektuplarına uzanan geniş bir külliyatın taranmasıyla hazırlanan çalışma, 130’dan fazla madde aracılığıyla düşüncesinin kavramsal haritasını ortaya koyuyor. Locke’un fikirlerini yalnızca uzmanlara değil, felsefeye yeni ilgi duyan okurlara da açık ve anlaşılır biçimde sunmayı amaçlayan <em>“Locke Sözlüğü”</em>, filozofun temel meselelerini, tartışmalarını ve düşünce tarihindeki etkilerini kavramak için güçlü bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor.<em> </em></p>
<p><strong>Kitaptan:</strong></p>
<p><em>“Sözlüğün okurunun kısa zamanda fark edeceği gibi, Locke’un düşüncesin­deki merkezî meselelerin pek çoğu bir grup sözcük ve kavram etrafında toplanır. Örneğin, onun erdem anlatısı, yine kendisinin ahlak, iyi ve kötü, mutluluk, günah üzerine tartışmalarıyla ilişkilidir; öz açıklaması töze ve parçacık hipotezine ilişkin söyledikleriyle bağlantılıdır; mantık, çıkarım, tanıtlama, tümdengelim, ispat gibi terimler ise Locke’un düşüncesindeki bir diğer grubu oluşturur. Sözlük maddeleri çoğunlukla bazıları yayımlanmamış olmakla birlikte yazdıklarına ve bir miktar da yaptığı yazışmalara dayanmaktadır. Böylece bu sözlük, ilgilenenler için Locke’un ele almış olduğu hemen her konuya ilişkin, bu ister bilgi ve gerçeklik anlatısında fazlasıyla tartışmış olduğu merkezî öğretiler, ister hükûmet teorisi, dinî hoşgörüye bağlılığı, daha genel anlamıyla dinî görüşleri, eğitim üzerine çalışması, para üze­rine risaleleri, ya da kadınlar hakkındaki değerlendirmeleri olsun, yol göstermeyi amaçlamaktadır.”</em></p>
<p><strong>Yazar Hakkında;</strong></p>
<p>Erken modern felsefe tarihi alanında, özellikle John Locke üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Amerikalı felsefeci. Oxford Üniversitesinde tamamladığı doktorasının ardından uzun yıllar Rutgers Üniversitesinde felsefe profesörü olarak görev yapmış, 1978–1992 yılları arasında aynı üniversitede dekanlık görevini üstlenmiştir. Çok sayıda telif eserin yanı sıra önemli derleme ve başvuru kitaplarının editörlüğünü de üstlenen Yolton, Locke araştırmalarına metodolojik titizlik ve kavram duyarlılığı kazandıran isimlerden biri olarak kabul edilir. Bu konudaki birçok yayını arasında <em>Locke and the Way of Ideas ve A Locke Dictionary </em>öne çıkar.</p>
<p><strong>KÜNYE</strong></p>
<p><strong>Yayınevi: VBKY</strong></p>
<p><strong>Kategori: Felsefe        </strong></p>
<p><strong>Yazan: John W. Yolton</strong></p>
<p><strong>Kitabın adı: Locke Sözlüğü</strong></p>
<p><strong>Proje Editörü: M. Halit Çelikyön</strong></p>
<p><strong>Son Okuma: Handan Öyken </strong></p>
<p><strong>Kitap Editörü: Eylem Yolsal-Murteza</strong></p>
<p><strong>Sayfa Uygulama ve Kapak: Faruk Özcan       </strong></p>
<p><strong>Türkçesi: Gökhan Murteza</strong></p>
<p><strong>Sayfa sayısı: 352</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/vbkynin-felsefe-sozlukleri-serisine-yeni-halka-locke-sozlugu-624544">VBKY&#8217;nin felsefe sözlükleri serisine yeni halka: &#8220;Locke Sözlüğü&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Hallac-ı Mansur: Tasavvuf ve Şatahat Dili&#8221; Programında Aralık Ayı Semineri Gerçekleşti!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/hallac-i-mansur-tasavvuf-ve-satahat-dili-programinda-aralik-ayi-semineri-gerceklesti-599892</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 00:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNDEM]]></category>
		<category><![CDATA[aralık]]></category>
		<category><![CDATA[dili]]></category>
		<category><![CDATA[hallac-ı]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[mansur]]></category>
		<category><![CDATA[programında]]></category>
		<category><![CDATA[şatahat]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[tasavvuf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=599892</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. Ekrem Demirli’nin Zeytinburnu Kültür Sanat’ta başladığı seminer dizisinin Aralık ayı programı 17 Aralık Çarşamba akşamı gerçekleşti.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/hallac-i-mansur-tasavvuf-ve-satahat-dili-programinda-aralik-ayi-semineri-gerceklesti-599892">&#8220;Hallac-ı Mansur: Tasavvuf ve Şatahat Dili&#8221; Programında Aralık Ayı Semineri Gerçekleşti!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b>Prof. Dr. Ekrem Demirli’nin Zeytinburnu Kültür Sanat’ta başladığı seminer dizisinin Aralık ayı programı 17 Aralık Çarşamba akşamı gerçekleşti. Saat 19.30’da başlayan programda Demirli; Hallac-ı Mansur’un şiirlerinden yola çıkarak tasavvuf tarihindeki farklı kavramların izini sürdü.</b></p>
<p>Prof. Dr. Ekrem Demirli, bu sezon Zeytinburnu Kültür Sanat’ta başladığı konuşma dizisinde Hallac-ı Mansur’u İslam düşüncesinin ve tasavvufi hayatın en mühim isimlerinden birisi olarak ele alıyor. Tasavvuf geleneğinin önemli isimlerinden olan Hallac-ı Mansur ve onunla özdeşleşen “şatahat” dili, kendi anlam dünyası içinde değerlendiriliyor. 17 Aralık Çarşamba akşamı saat 19.30’da başlayan programda Demirli, semineri İslam düşüncesi ve tasavvuf tarihinden örneklerle zenginleştirdi.</p>
<p><b>“Bazı kavramların başına felaketler geliyor.”</b></p>
<p>Prof. Dr. Ekrem Demirli, bazı kavramların farklı nedenlerle esas anlamlarından uzaklaştıklarına vurgu yaptı:</p>
<p>“Benim işlerimden biri kavramları başlarına gelen felaketlerden kurtarmak. Kavramları esas anlamlarına taşımaya çalışıyorum. Bu bakımdan merhamet, aşk, vefa gibi kelimeleri onarmaya çalıştım. Bunlardan biri de sohbet kavramı. Sohbet çok güzel bir kavram. Bugün nedense sohbet denince zihnimize konuşmak geliyor. Sohbet kelimesine niye böyle olmuş, karşılıklı konuşmaya niye sohbet diyoruz bilmiyorum. Bence burada bir tercüme kazası yaşanmış. Sohbet esas anlamı itibarıyla beraber olmak demektir.”         </p>
<p><b>“İslam literatüründe topraktan gelmek, ahlaki bir kavram olarak ele alınmış.”</b></p>
<p>Prof. Dr. Ekrem Demirli, topraktan gelme kavramının tasavvuf tarihinde nasıl algılandığı üzerine konuştu:</p>
<p>“Topraktan geldiğini anlamak tasavvuf tarihi için önemli bir kavram. Bugün bütün dünyadaki dindarlar bu konuyu tartışırken daha çok Evrim Teorisi üzerinden tartışıyorlar. Bizim literatürümüzde topraktan yaratılış, daha çok ahlaki bir kavram olarak ele alınmış. Buradan hareketle bir evrensel insan tanımına ulaşılmış.”</p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/hallac-i-mansur-tasavvuf-ve-satahat-dili-programinda-aralik-ayi-semineri-gerceklesti-599892">&#8220;Hallac-ı Mansur: Tasavvuf ve Şatahat Dili&#8221; Programında Aralık Ayı Semineri Gerçekleşti!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
