<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>görülüyor | En Gazete</title>
	<atom:link href="https://www.engazete.com.tr/tag/goruluyor/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.engazete.com.tr/tag/goruluyor</link>
	<description>Son Dakika Haberleri ve Türkiye Gündemi</description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 May 2026 12:22:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://cdn.engazete.com.tr/2025/06/cropped-favicon-3-32x32.png</url>
	<title>görülüyor | En Gazete</title>
	<link>https://www.engazete.com.tr/tag/goruluyor</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye&#8217;de her yıl ortalama 19 vaka görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/turkiyede-her-yil-ortalama-19-vaka-goruluyor-635652</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2026 12:22:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[19]]></category>
		<category><![CDATA[böbrek]]></category>
		<category><![CDATA[Bulaş]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hantavirüs]]></category>
		<category><![CDATA[ortalama]]></category>
		<category><![CDATA[tipi]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Vaka]]></category>
		<category><![CDATA[yıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=635652</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir gemide ortaya çıkarak dünyayı paniğe sürükleyen hantavirüsün ilk kez Kore Savaşı sırasında dikkat çektiğini hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Virüs ismini Kore’de bulunan Hantan Nehri’nden alıyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/turkiyede-her-yil-ortalama-19-vaka-goruluyor-635652">Türkiye&#8217;de her yıl ortalama 19 vaka görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir gemide ortaya çıkarak dünyayı paniğe sürükleyen hantavirüsün ilk kez Kore Savaşı sırasında dikkat çektiğini hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Virüs ismini Kore’de bulunan Hantan Nehri’nden alıyor. O dönemde nehir çevresindeki kemirgenlerle temas eden askerlerde sık görülmesi nedeniyle tanımlandı. Yani hantavirüs, sanıldığı gibi yeni ortaya çıkan bir virüs değil; yaklaşık 70 yıldır biliniyor” diye konuştu.</p>
<p><strong> En sık bulaş yolu kemirgen teması</strong></p>
<p>Virüsün çoğunlukla kemirgenler aracılığıyla bulaştığını vurgulayan Prof. Dr. Çetinkaya, “Fare ve benzeri kemirgenlerin idrarı, dışkısı ya da salyasıyla temas sonrası bulaşabiliyor. Özellikle uzun süre kapalı kalmış depo, ahır, kulübe gibi alanların temizliği sırasında risk artıyor” ifadelerini kullandı. Toplumda en çok merak edilen konunun insandan insana bulaşma olduğunu belirten Prof. Dr. Çetinkaya, “Hantavirüs türlerinin büyük bölümünde rutin sosyal temasla bulaşma beklenmez. Ancak Güney Amerika tipi olarak bilinen bazı türlerde insandan insana bulaş görülebiliyor. Son günlerde bir gemide görülen ve ölümlerle sonuçlanan vakalarda da bu tip etkili oldu” dedi.</p>
<p><strong> İki farklı tipi bulunuyor</strong></p>
<p>Hastalığın iki ana tipi olduğunu paylaşan Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Avrupa ve Doğu Asya tipi daha çok böbrekleri etkiliyor ve böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Amerika tipi ise daha ağır seyrederek akciğer, kalp ve böbrek yetmezliğiyle birlikte kanamalı ateş tablosuna yol açabiliyor” dedi. Böbrek tutulumunun tedavi edilebildiğini de vurgulayan Prof. Dr. Çetinkaya, “Bazı hastalarda gelişen böbrek yetmezliği birkaç diyaliz uygulamasıyla kontrol altına alınabiliyor” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong> Grip belirtileriyle karışabiliyor</strong></p>
<p>Hantavirüs belirtilerinin çoğu zaman grip ile karıştırıldığını ifade eden Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Eklem ağrısı, yüksek ateş, halsizlik, öksürük ve bazı vakalarda ishal görülebiliyor. Ancak hantavirüste peteşiyal döküntüler dediğimiz cilt bulguları dikkat çekebiliyor. Bunun yanı sıra kola renginde idrar görülmesi böbrek tutulumu açısından önemli bir işaret olabiliyor. Özellikle düşmeyen ateş önemli belirtilerden biri” dedi</p>
<p><strong>Türkiye’de her yıl ortalama 19 vaka görülüyor</strong></p>
<p>Türkiye’de de hantavirüs vakalarının görüldüğünü belirten Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “2009-2025 yılları arasındaki verilere baktığımızda ülkemizde yılda ortalama 19 vaka görüldüğünü söyleyebiliriz. Son 17 yılda toplam 336 vaka bildirildi ve 16 kişi yaşamını kaybetti” bilgisini paylaştı.</p>
<p><strong>Panik yaratacak bir durum yok</strong></p>
<p>Hastalığın tedavisinde kullanılan etkili seçenekler bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Hepatit C tedavisinde kullandığımız bazı antiviral ilaçların hantavirüs kaynaklı ölüm oranlarını ciddi şekilde azalttığını biliyoruz. Şu anda dünya genelinde panik yaratacak bir durum söz konusu değil. Hastalığın yayılmasıyla ilgili aşırı endişe duymaya gerek yok” dedi.</p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/turkiyede-her-yil-ortalama-19-vaka-goruluyor-635652">Türkiye&#8217;de her yıl ortalama 19 vaka görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Astım dünya genelinde 300 milyon kişide görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/astim-dunya-genelinde-300-milyon-kiside-goruluyor-633299</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2026 21:28:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[300]]></category>
		<category><![CDATA[astım]]></category>
		<category><![CDATA[Bahar Ayları]]></category>
		<category><![CDATA[Belirgin]]></category>
		<category><![CDATA[Bronş]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[düzenli]]></category>
		<category><![CDATA[genelinde]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hava]]></category>
		<category><![CDATA[kişide]]></category>
		<category><![CDATA[Küf]]></category>
		<category><![CDATA[milyon]]></category>
		<category><![CDATA[Nem]]></category>
		<category><![CDATA[polen]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=633299</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bahar ayları özellikle astım hastaları için riskli bir dönemi de beraberinde getiriyor</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/astim-dunya-genelinde-300-milyon-kiside-goruluyor-633299">Astım dünya genelinde 300 milyon kişide görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bahar ayları özellikle astım hastaları için riskli bir dönemi de beraberinde getiriyor. Artan polen yoğunluğu ve hava değişimleri başta olmak üzere pek çok etken astım ataklarını tetikleyerek hastaların yaşam kalitesini olumsuz etkileyebiliyor, hatta ölümcül olabiliyor. <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan,</strong> bu dönemde acil servise başvurularda ve hastane yatışlarında belirgin artış görüldüğüne dikkat çekerek, “Bahar, astım hastaları için en riskli mevsimlerden birini oluşturmaktadır. Bu dönemde yoğun polen, ani sıcaklık değişimleri, artan nem ve hava kirliliği gibi çevresel faktörlerin bir araya gelmesi hava yollarındaki hassasiyeti belirgin şekilde artırmaktadır. İngiltere&#8217;de yürütülen bir araştırma, nisan-mayıs döneminde astım kaynaklı ölümlerde anlamlı bir artış saptamıştır. Ülkemizde de benzer tablo yaşanmakta; ilkbahar aylarında astım nedeniyle poliklinik başvuruları yüzde 30 – 40 oranında artış göstermektedir” diyor. </p>
<p><strong>Dünya genelinde 300 milyon kişi astım hastası</strong></p>
<p>Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, astım dünya genelinde 300 milyon kişiyi etkilerken, ülkemizde de yaklaşık 6 milyon kişinin bu hastalıkla mücadele ettiği belirtiliyor. Tedavi edilmediğinde yaşam kalitesini düşüren astım özellikle bahar aylarında hastalar için ciddi bir tehdit oluşturabiliyor. Ancak önemli bir sağlık sorunu olsa da doğru tedavi ve önlemlerle kontrol altına alınabiliyor. Düzenli ilaç kullanımı, bireysel tetikleyicilerden kaçınma ve hekim takibinin bu süreçte kritik rol oynadığını belirten <strong>Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan,</strong> sözlerine şöyle devam ediyor: “Bahar aylarında astım ataklarının önlenmesi; tetikleyicilerden korunmak ve uygun ilaç tedavisini sürdürmek olmak üzere iki temel stratejiye dayanmaktadır. Hekim tarafından önerilen ilaç tedavisinin düzenli kullanımı acil servislere başvuruları önemli oranda azaltmaktadır. Uluslararası GINA (Global Initiative for Asthma) kılavuzuna göre astımı iyi kontrol altındaki hastaların yüzde 80’inden fazlası, doğru tedavi ve korunma stratejileriyle öksürük ve nefes almakta güçlük gibi semptomlardan büyük ölçüde kurtulabilmektedir.”  <strong>Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan,</strong> bahar aylarında astım ataklarını tetikleyen 7 önemli etkeni anlattı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu.<strong> </strong></p>
<p><strong>POLENLER </strong></p>
<p>Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bahar aylarında astımı tetikleyen faktörlerin başında polenlerin geldiğine işaret ediyor. Mart ayından itibaren fındık ve kavak gibi ağaçlar, mayıs-haziran döneminde çimen ve yabani otlar yoğun miktarda spor, yani havada uçuşan mikroskobik toz taneciklerini salmaya başlıyor. Polenler solunum yoluyla bronşlara ulaştığında bağışıklık sistemini tetikleyerek IgE aracılı alerjik inflamasyonu başlatıyor; bu da hava yollarının şişmesine (bronkospazm) ve  mukus (balgam) artışına yol açıyor. Türkiye Astım ve Alerji Derneği verilerine göre; alerjik astımlı hastaların yüzde 70’inden fazlası ilkbahar polenlerine duyarlı oluyor. Avrupa’da yapılan geniş çaplı araştırmalar; yüksek polen yoğunluğu olan günlerde acil servislere astım kaynaklı başvuruların yüzde 30 – 50  oranında arttığını gösteriyor. </p>
<p><strong>Nasıl önlem almalı? </strong></p>
<ul>
<li>Günlük hava durumu tahminleriyle birlikte ulusal veya bölgesel polen takvimlerini takip edin; yüksek riskli günlerde dışarı çıkmaktan kaçının.</li>
<li>Polen yoğunluğu sabah 08:00-11:00 saatlerinde ve rüzgarlı havalarda en üst düzeye ulaşıyor; bu saatler dışında sokağa çıkmayı tercih edin.</li>
<li>Dışarıdan eve geldiğinizde mutlaka duş alın ve giysilerinizi değiştirin; kıyafetleri balkona sermeyin.</li>
<li>Ev pencerelerini kapalı tutun, HEPA filtreli hava temizleyicisi kullanın.</li>
<li>Alerji testleriyle duyarlı olduğunuz polenleri saptayın; doktorunuzla birlikte alerjen immünoterapisi seçeneğini değerlendirin.</li>
</ul>
<p><strong>ANİ HAVA DEĞİŞİMLERİ</strong></p>
<p>Bahar ayları sabah saatlerinde 8-10 dereceye kadar düşen, öğleden sonra ise 20-25 dereceye yükselen hava sıcaklığıyla günlük ısı farklarının en belirgin yaşandığı bir dönem. Bu ani değişimler, bronşiyal hiperreaktiviteye, bir başka deyişle solunum yollarının normalden çok daha kolay tahriş olabilir hale gelmesine yol açabiliyor. Soğuk hava bronş mukozasında kuruma ve sekresyon değişikliğine yol açarken, ani ısı yükselişi hava yolu ödemini kötüleştiriyor. Bu iki etken birlikte devreye girdiğinde bronkospazm kaçınılmaz hale geliyor. Araştırmalar, 10 dereceyi aşan günlük ısı farklarında astım ataklarının yüzde 20 – 25 oranında arttığını gösteriyor. </p>
<p><strong>Nasıl önlem alınmalı?</strong></p>
<ul>
<li>Hava durumu uygulamalarını düzenli takip edin; günlük ısı farkının yüksek olduğu günlerde katmanlı giyinin.</li>
<li>Sabah ve akşam saatlerinde soğuk hava maruziyetini azaltmak için ince bir bere veya atkı kullanarak ağız ile burun bölgenizi koruyun.</li>
</ul>
<p><strong>AÇIK HAVADA EGZERSİZ YAPMAK</strong></p>
<p>Egzersiz sırasında artan solunum hızı, soğuk ve kuru havanın bronşlara nüfuz etmesine zemin hazırlıyor. Bu durum inflamasyon mediatörlerinin, yani histamin ve lökotrien gibi maddelerin salınımını tetikleyerek egzersize bağlı bronkospazma yol açabiliyor. Bahar aylarında açık havada yapılan koşu, bisiklet ve futbol gibi aktiviteler; yoğun polen maruziyetiyle eş zamanlı gerçekleştiğinde risk artıyor. Astım hastalarının yüzde 80’inde görülen bronkospazmın nefes darlığı ve göğüste sıkışma gibi semptomları genellikle egzersiz başlangıcından 5-10 dakika sonra belirginleşiyor.</p>
<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong></p>
<ul>
<li>Açık hava aktivitelerini mümkünse polen yoğunluğunun daha düşük olduğu öğle saatlerinde planlayın.</li>
<li>Egzersizden 15-20 dakika önce doktorunuzun önerdiği kısa etkili bronkodilatör (kurtarıcı inhaler) kullanın.</li>
<li>Aktiviteden 5-10 dakika önce yürüyüş gibi hafif tempolu bir ısınma yapın; bu uygulama hava yollarını kademeli olarak genişleterek ani bronkospazm riskini azaltır ve solunum kaslarını yoğun egzersize hazırlar.</li>
<li>Havuz ortamındaki nem bronşları koruduğu için koşu yerine yüzme gibi kapalı mekân sporlarını tercih edin.</li>
<li>Egzersiz sırasında ve sonrasında nefes almakta güçlük ve öksürük gibi semptomlar gelişirse hemen durun ve kurtarıcı inhalerinizi kullanın.</li>
</ul>
<p><strong>TEMİZLİK ÜRÜNLERİ VE KİMYASAL İRRİTANLAR</strong></p>
<p>Bahar temizliği, astımlı bireyler için ciddi riskler barındırıyor. Klorlu temizlik ürünleri, sprey dezenfektanlar, parfümlü yüzey temizleyiciler ve kuru tozlar bronş mukozasını doğrudan tahriş edebiliyor.  Temizlik sırasında havaya kalkan tozların içinde bulunan ev tozu akarları ve küf sporları da güçlü alerjik tetikleyicileri oluşturuyor.                  </p>
<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong></p>
<ul>
<li>Güçlü çözücüler, çamaşır suyu ve amonyaklı ürünler yerine sirke veya karbonat bazlı doğal temizleyicileri tercih edin.</li>
<li>Temizlik sırasında N95 veya FFP2 maske takın ve mekanı iyi havalandırın; pencereleri açın.</li>
<li>Toz kaldırmayan microfiber bezler ve nemli paspas kullanın; toz kaldıran süpürge ve fırçalardan kaçının.</li>
<li>Ağır temizlik işlerini kendiniz yapmak yerine mümkünse yardım alın. </li>
<li>Bronşları tahrip edebildiği için hava tazeleyici ve oda spreylerinden kaçının. </li>
</ul>
<p><strong>KÜFLER VE FUNGAL SPORLAR </strong></p>
<p>Bahar yağmurlarının ardından artan nem ve sıcaklık, küf mantarlarının çoğalması için ideal koşullar yaratıyor. Alternaria ve Cladosporium başta olmak üzere pek çok fungal tür sporu, yani havada bulunan mikroskobik parçacık miktarını zirveye taşıyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bu sporların polenlerden çok daha küçük oldukları için bronşiollere kadar ulaşarak şiddetli astım ataklarını tetikleyebildiklerini vurguluyor. Dr. Burcu Babaoğlu Karan, “Özellikle ev içindeki küfler; banyo, mutfak ve ıslak duvarlarda yıl boyunca süregelen tetikleyicilerdir. Ayrıca, küf sporlarına duyarlı astım hastaları, yağmur sonrasında ve yüksek nemli günlerde belirgin semptom artışı yaşadıklarını bildirmektedir” diyor.</p>
<p><strong>Nasıl önlem almalı? </strong></p>
<ul>
<li>Ev içindeki nem oranını yüzde 45 – 50 arasında tutun; higrometre ile takip edin.</li>
<li>Banyo, mutfak ve bodrum gibi nemli alanları düzenli olarak küf önleyici ürünlerle temizleyin.</li>
<li>Islak zeminler ve çürümüş ahşap hızlı küflenmeye zemin hazırladıkları için çatı veya duvar sızıntılarını derhal onarın.</li>
<li>Spor yoğunluğunun arttığı günlerde (yağmur sonrası, sisli ve nemli havalarda) dışarıda fazla zaman geçirmeyin.</li>
<li>HEPA filtreli hava temizleyicisi kullanın ve yaşam alanlarını düzenli aralıklarla havalandırın.</li>
</ul>
<p><strong>ÜST SOLUNUM YOLU ENFEKSİYONLARI </strong></p>
<p>Bahar, kalabalık okul ortamları ve mevsim geçişlerinin getirdiği bağışıklık kırılganlığı gibi etkenler nedeniyle üst solunum yolu enfeksiyonlarının sık görüldüğü bir dönem. Viral enfeksiyonlar bronşiyal inflamasyonu   artırıyor, mukus üretimini çoğaltıyor ve hava yolu tıkanıklığını belirginleştiriyor. Dr. Burcu Babaoğlu Karan, bu durumun astım ataklarını tetikleyebildiğini vurgulayarak, “Rinovirüsler başta olmak üzere influenza, Respiratuvar Sinsityal Virüs (RSV) ve koronavirüsler gibi viral etkenler astım ataklarının yaygın nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır” diye konuşuyor. </p>
<p><strong>Nasıl önlem almalı? </strong></p>
<ul>
<li>Yıllık grip aşısını ve doktorunuzun önerdiği diğer aşıları (pnömokok vb.) düzenli olarak yaptırın.</li>
<li>Viral bulaşmayı belirgin şekilde azaltmak için ellerinizi sık sık yıkayın ve kalabalık ortamlarda maske kullanın. </li>
<li>Viral enfeksiyon sürecinde ilaç dozunuzun ayarlanması gerekebiliyor.  Bu nedenle enfeksiyon belirtileri başlar başlamaz doktorunuzu aramayı ihmal etmeyin.</li>
<li>Hasta kişilerle yakın temastan kaçının. Kapalı ve kalabalık mekânlarda geçirdiğiniz süreyi kısıtlayın.</li>
</ul>
<p> </p>
<p><strong>HAVA KİRLİLİĞİ VE ARTAN OZON SEVİYELERİ </strong></p>
<p>Hava kirliliği ve artan ozon seviyeleri de astım hastaları için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bahar ve yaz başında güneş ışınlarının artmasıyla birlikte fotokimyasal smog reaksiyonları, yani güneş ışığının etkisiyle kirleticilerin kimyasal reaksiyonlara girerek ozon oluşturması süreci hız kazanıyor. Bunun sonucunda yüzeydeki ozon düzeyleri yükseliyor. Yüzeydeki ozon ile partikül maddeler bronş epitelini doğrudan tahriş ederek oksidatif stres ve inflamasyonu artırıyor. Büyük şehirlerde trafik kökenli azot dioksit ve uçucu organik bileşikler de bu etkiyi katlıyor. </p>
<p><strong>Nasıl önlem almalı?</strong></p>
<ul>
<li>Günlük hava kalitesi indeksini (HKİ) mutlaka takip edin; orta ve üzeri seviyelerdeyse fiziksel aktivitenizi kısıtlayın.</li>
<li>Trafiğin yoğun olduğu bölgelerde ve kavşaklarda uzun süre kalmaktan kaçının. Mümkünse park ve yeşil alanlarda yürüyüş yapın.</li>
<li>Güneşli ve sıcak günlerde ozon seviyeleri öğle-akşam saatlerinde en üst düzeye ulaşıyor; bu saatlerde dışarıda egzersiz yapmaktan kaçının.</li>
</ul>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/astim-dunya-genelinde-300-milyon-kiside-goruluyor-633299">Astım dünya genelinde 300 milyon kişide görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdrar kaçırma kadınlarda daha yaygın görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-632487</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 May 2026 20:54:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[drar]]></category>
		<category><![CDATA[durum]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[idrar]]></category>
		<category><![CDATA[kaçırma]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlarda]]></category>
		<category><![CDATA[kontrol]]></category>
		<category><![CDATA[mesane]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<category><![CDATA[tipi]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yaygın]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=632487</guid>

					<description><![CDATA[<p>İdrar kaçırma, birçok kişinin konuşmaktan çekindiği ancak toplumda oldukça yaygın görülen bir sağlık sorunu.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-632487">İdrar kaçırma kadınlarda daha yaygın görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İdrar kaçırma, birçok kişinin konuşmaktan çekindiği ancak toplumda oldukça yaygın görülen bir sağlık sorunu. Şikâyetlerle yaşamaya devam etmek yerine altta yatan nedeni araştırmanın önemine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “İdrar kaçırma kader değil, çözülebilir bir sağlık problemi. Günümüzde uygulanan modern tedavi yöntemleri sayesinde büyük ölçüde kontrol altına alınabiliyor ve hastaların yaşam kalitesi belirgin şekilde artıyor” dedi.</strong></p>
<p>İdrar kaçırma, tıbbi adıyla üriner inkontinans, kişinin istemi dışında idrarını tutamaması durumudur. Günlük yaşamı etkileyen, giderek artan ya da ani başlayan kaçırma şikâyetlerine eşlik eden belirtilerin de dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “Gece sık idrara kalkma, idrar yaparken yanma veya idrarda kan görülmesi önemli uyarı işaretleri olabilir” dedi. Sorunun özellikle kadınlarda ve ileri yaşlarda daha sık görüldüğünü belirten Allahverdiyev, “Kadınların yaklaşık yüzde 25 ila 50’si hayatlarının bir döneminde bu problemle karşılaşıyor. Erkeklerde ise görülme sıklığı yaşla birlikte artıyor ve özellikle 65 yaş üzeri bireylerde yaşam kalitesi belirgin şekilde etkilenebiliyor. Bu nedenle belirtiler fark edildiğinde gecikmeden bir uzmana başvurmak büyük önem taşıyor” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>İdrar tutar gibi kasları 3-5 saniye sıkmak pelvik tabanı güçlendiriyor </strong></p>
<p>İdrar kaçırmanın gelişiminde birçok faktörün rol oynadığını belirten Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “Kadınlarda gebelik ve doğum pelvik taban kaslarını zayıflatabilir, menopoz dönemindeki hormonal değişiklikler ise mesane kontrolünü olumsuz etkileyebilir. Erkeklerde ise en sık neden prostat büyümesine bağlı mesane çıkış problemleridir. Bunların yanı sıra idrar yolu enfeksiyonları, aşırı aktif mesane, sinir sistemi hastalıkları, obezite, kronik öksürük, kabızlık ve bazı ilaçlar da idrar kaçırmayı tetikleyebilir. Tamamen önlenmesi her zaman mümkün olmasa da bazı yaşam tarzı değişiklikleriyle şikayetlerin ilerlemesi yavaşlatılabilir. Pelvik taban kaslarını güçlendiren Kegel egzersizleri (İdrarı tutmayı sağlayan kasları sıkıp gevşetmeye dayanan egzersizler) yapmak, ideal kiloyu korumak, aşırı kafein tüketiminden kaçınmak ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bu süreçte önemli rol oynar. Ayrıca kabızlığın önlenmesi ve sigaranın bırakılması da mesane sağlığını destekleyen temel adımlar arasında yer alır” dedi.</p>
<p><strong>İdrar kaçırma en sık öksürme, hapşırma veya egzersiz sırasında görülür</strong></p>
<p>İdrar kaçırmanın farklı tipleri olduğunu vurgulayan Op. Dr. Elnur Allahverdiyev, “En sık karşılaşılan tiplerden biri stres tipi idrar kaçırmadır. Bu durumda öksürme, hapşırma veya egzersiz sırasında pelvik taban kaslarının zayıflığına bağlı kaçırma görülür ve özellikle kadınlarda daha yaygındır. Sıkışma (urge) tipinde ani ve güçlü idrar yapma isteği ön plandadır; hastalar çoğu zaman tuvalete yetişemeden kaçırma yaşayabilir. Bazı hastalarda her iki tip bir arada bulunur; bu durum mikst tip olarak adlandırılır ve özellikle kadınlarda ve menopoz döneminde daha sık görülür. Taşma (overflow) tipi idrar kaçırmada mesanenin yeterince boşalamaması sonucu damla damla kaçırma olur ve sıklıkla prostat büyümesi gibi idrar akımını engelleyen durumlarla ilişkilidir. Fonksiyonel idrar kaçırmada kişi fiziksel veya bilişsel nedenlerle tuvalete zamanında ulaşamaz. Nörojenik hastalıklarda (felç, Parkinson hastalığı, multipl skleroz vb.) ise mesane ve sfinkter fonksiyonlarının bozulmasına bağlı olarak hastada urge veya taşma tipi kaçırma gelişebilir. Fistül varlığında (idrar yolu ile vajina arasında anormal bağlantı) idrar sürekli ve kontrolsüz şekilde akar; bu durum genellikle doğum travmaları, cerrahiler veya radyoterapi sonrası görülür” açıklamasında bulundu.</p>
<p><strong>Çok çeşitli tedavi seçenekleri mevcut</strong></p>
<p>Tedavinin, şikâyetin tipine ve altta yatan nedene göre kişiye özel planlanması gerektiğine değinen Allahverdiyev, “İlk aşamada yaşam tarzı değişiklikleri ve pelvik taban egzersizleri önerilir. Sıkışma tipinde ilaç tedavileriyle mesane kontrolü sağlanabilir. Daha ileri durumlarda ise cerrahi ve girişimsel yöntemler devreye girer. Kadınlarda askı ameliyatları ve botulinum toksin uygulamaları, erkeklerde prostat tedavileri ve sinir stimülasyonu gibi yöntemlerle başarılı sonuçlar elde edilebilir. Kadınlarda sık uygulanan pubovajinal sling ameliyatında ise kişinin kendi dokusuyla idrar torbasına destek verilerek özellikle öksürme ve hapşırma sırasında yaşanan kaçırma kontrol altına alınır” bilgilerini verdi.</p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/idrar-kacirma-kadinlarda-daha-yaygin-goruluyor-632487">İdrar kaçırma kadınlarda daha yaygın görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ülkemizde yaklaşık bir milyon kişide görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/ulkemizde-yaklasik-bir-milyon-kiside-goruluyor-619685</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Mar 2026 07:39:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[bölgesi]]></category>
		<category><![CDATA[cerrahi]]></category>
		<category><![CDATA[Epilepsi Pili]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hastaların]]></category>
		<category><![CDATA[kesi]]></category>
		<category><![CDATA[kişide]]></category>
		<category><![CDATA[milyon]]></category>
		<category><![CDATA[nöbet]]></category>
		<category><![CDATA[sınır]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[ülkemizde]]></category>
		<category><![CDATA[yaklaşık]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=619685</guid>

					<description><![CDATA[<p>Halk arasında sara olarak bilinen epilepsi,  beyindeki sinir hücrelerinin ani, geçici ve kontrolsüz elektriksel boşalımları sonucu ortaya çıkan ve tekrarlayıcı nöbetlerle seyreden bir hastalık. </p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ulkemizde-yaklasik-bir-milyon-kiside-goruluyor-619685">Ülkemizde yaklaşık bir milyon kişide görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Halk arasında sara olarak bilinen epilepsi,  beyindeki sinir hücrelerinin <strong>ani, geçici ve kontrolsüz elektriksel boşalımları</strong> sonucu ortaya çıkan ve <strong>tekrarlayıcı nöbetlerle</strong> seyreden bir hastalık. <strong>D</strong>ünya genelinde yaklaşık <strong>50 milyon, Türkiye’de de </strong>yaklaşık <strong>bir milyon</strong> kişinin epilepsiyle yaşadığı bildiriliyor. Epilepsi her yaşta gelişebilen bir hastalık olsa da yaşamın erken ve geç dönemlerinde daha sık görülüyor. En riskli grupları 0-10 yaş arası çocuklar ile 65 yaş ve üzerindeki bireyler oluşturuyor. Epilepsi tedavi edilmediğinde eğitim ile iş hayatında kesintilere, sosyal izolasyona ve özgüven sorunlarına, nadiren de olsa hayatı tehdit edebilen tablolara yol açabiliyor. Ancak, son yıllarda tedavisinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde artık hastaların yaşam kalitesini düşüren bir sorun olmaktan çıkıyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Kemal Paksoy, </strong>günümüzde  epilepsi tedavisinde hedefin hastaların nöbet geçirmelerini önlemek ve normal bir yaşam sürmelerini sağlamak olduğunu belirterek, “Tedavide nöbetleri tamamen durdurmak veya sıklığı ile şiddetini azaltmak temel ilkemizdir. Doğru tedaviyle hastaların yüzde 70&#8217;inde nöbetler ilaç tedavisiyle tamamen kontrol altına alınabilirken, direnç gösteren 30&#8217;luk kısmı için cerrahi yöntemler ve epilepsi pili tedavisi gibi güçlü seçeneklerin olması büyük bir umut kaynağıdır” diyor.  </p>
<p><strong> Her iki hastadan birinde nedeni bilinmiyor! </strong></p>
<p>Epilepsi hastalarının yaklaşık yarısında kesin bir nedeni tespit edilemiyor. Aile öyküsü ve spesifik gen mutasyonları ile beyin tümörleri gibi yapısal bozukluklar, belirlenen en yaygın nedenlerini oluşturuyor. Bunların yanı sıra kafa travmaları ile beyin ve beyin zarı iltihapları (menenjit ve ensefalit) serebrovasküler olaylar (inme ve beyin kanaması) ile metabolik etkenler (hipoglisemi) de epilepsiye yol açabiliyor.</p>
<p><strong>Nöbet gelmeden önce sinyal verebiliyor!</strong></p>
<p><strong> </strong>Epilepsi belirtileri, beynin hangi bölgesinin etkilendiğine bağlı olarak çok geniş bir yelpazede değişebiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Kemal Paksoy,<strong> </strong>bazı hastaların nöbetten hemen önce garip bir his yaşadıklarını anlatarak, “Yanık plastik kokusuna benzer bir koku, mide bulantısı veya yoğun bir korku hissi olabilir. Bunlar ‘haberci belirtiler’ olarak adlandırılır” diyor.  Bazı durumlarda bilincin tamamen kapanmayabileceğini ifade eden Doç. Dr. Kemal Paksoy, epilepsinin diğer belirtilerini şöyle açıklıyor: “Vücudun bir bölgesinde (el ve yüz gibi) seğirmeler, boşluğa bakma, çevreden kopma ve anlamsız hareketler gibi kısmi belirtiler gelişebilir. Yaygın belirtilerde ise bilinç kaybı eşlik eder. Vücudun aniden kaskatı kesilmesi ve ardından şiddetli sarsıntılar yaşanabilir. Bunların yanı sıra birkaç saniye süren ‘dalma atakları’ ve kas gücünün aniden kaybolmasıyla ‘yığılıp kalma’ şeklinde klinik belirtiler ortaya çıkabilir.”</p>
<p><strong> İlaca dirençli nöbetlere “epilepsi pili” </strong></p>
<p>Epilepsi tedavisinde hedef,  hastanın  nöbet geçirmesini önleyerek normal bir yaşam sürmesini sağlamak. Doç. Dr. Kemal Paksoy, günümüzde epilepsi tedavisinden oldukça başarılı sonuçlar elde edildiğini vurgulayarak, “Her 10 hastadan 7’sinde doğru tedaviyle nöbetler kontrol edilebilmektedir. Ayrıca, hastalar uzun yıllar nöbetsiz kaldıktan sonra doktor kontrolünde ilaçlarını bırakabilmekte ve hayatına nöbetsiz devam etmektedir” diyor. Ancak, ilaç tedavisi birçok hastada nöbetleri kontrol altına alabilse de bazı hastalar için bu yöntem yeterli olmuyor. İşte bu noktada toplumda “epilepsi pili” olarak bilinen ve Vagal Sinir Stimülasyonu olarak adlandırılan yöntem önemli bir alternatif tedavi seçeneği sunuyor.</p>
<p><strong>Nöbet sıklığında en az yüzde 50 azalma!  </strong></p>
<p>Vagal Sinir Stimülasyonu (VNS),  ilaç tedavisine yanıt vermeyen hastalarda nöbet kontrolünü sağlamak amacıyla başvurulan ileri düzey bir nöromodülasyon yöntemi. En az iki veya üç antiepileptik ilacın uygun dozda kullanılmasına rağmen nöbetlerin devam etmesi, nöbet odağının beynin kritik bir bölgesinde (konuşma veya hareket merkezi gibi) olması ve bu bölgenin ameliyatla çıkarılamaması durumunda tercih ediliyor. Epilepsi pili nöbetleri tamamen ortadan kaldırmasa da birçok hastada belirgin bir iyileşme sağlayabiliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Kemal Paksoy, epilepsi pili uygulanan yaklaşık her iki hastadan birinde nöbet sıklığında en az yüzde 50 oranında azalma sağlandığına işaret ederek,   “Bazı hastalarda ise nöbetler daha kısa sürmekte ve daha hafif geçmektedir. Bu yöntemin en ilginç özelliği ise etkisinin zamanla artmasıdır. İlk 3 ayda başarı oranı daha düşükken, birinci yılın sonunda hastaların yaklaşık yarısında yüzde 50 oranında iyileşme görülür. Beşinci yılın ardından bu oranlar yüzde 60-70 seviyelerine kadar çıkabilir. Hastaların yüzde 5-8’inde ise nöbetler tamamen kesilmektedir” diye konuşuyor. </p>
<p><strong>Cerrahi işlemle vücuda yerleştiriliyor! </strong></p>
<p>“Vagal Sinir Stümilasyonu, boyun bölgesinde yer alan vagus siniri üzerine yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla sinir sistemine belirli aralıklarla elektriksel uyarılar gönderilmesi prensibine dayanıyor. Bu uyarılar beyinde nöbet gelişiminden sorumlu olan bölgelerdeki anormal elektriksel aktivitenin düzenlenmesine destek oluyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Kemal Paksoy,<strong> </strong>epilepsi pilinin cerrahi işlemle vücuda yerleştirildiğini belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor:  “Önce göğüs bölgesinde küçük bir kesi açılır ve epilepsi pili köprücük kemiğinin altındaki bölgeye yerleştirilir. Daha sonra, cihazdan çıkan ince elektrotlar, boyundan açılan küçük bir kesiden, boyun bölgesinin sol tarafından geçen vagus sinirine bağlanır. Vagus siniri, beyinle vücudun pek çok bölgesi arasında iletişim sağlayan sinirlerden biri olarak bilinir. Göğüs bölgesine yerleştirilen cihaz belirli aralıklarla vagus sinirine elektriksel uyarılar gönderir. Bu uyarılar, beyindeki anormal elektriksel aktivitenin düzenlenmesine yardımcı olarak epilepsi nöbetlerinin sıklığını ve şiddetini azaltmayı amaçlar. Ardından cilt kapatılarak operasyon tamamlanır. Cihazın ayarları hekim tarafından hastanın nöbet sıklığına ve şiddetine göre programlanır.&#8221; </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ulkemizde-yaklasik-bir-milyon-kiside-goruluyor-619685">Ülkemizde yaklaşık bir milyon kişide görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kolon kanseri artık genç erişkinlerde de görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/kolon-kanseri-artik-genc-eriskinlerde-de-goruluyor-2-618343</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Mar 2026 07:49:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[artık]]></category>
		<category><![CDATA[belirti]]></category>
		<category><![CDATA[erişkinlerde]]></category>
		<category><![CDATA[genç]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[kan]]></category>
		<category><![CDATA[kanseri]]></category>
		<category><![CDATA[kolon]]></category>
		<category><![CDATA[Kolon Kanseri]]></category>
		<category><![CDATA[önem]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Özlem Sönmez]]></category>
		<category><![CDATA[risk]]></category>
		<category><![CDATA[tarama]]></category>
		<category><![CDATA[Tarama Programı]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=618343</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/kolon-kanseri-artik-genc-eriskinlerde-de-goruluyor-2-618343">Kolon kanseri artık genç erişkinlerde de görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1.9 milyon, ülkemizde ise 20 bini aşkın kişinin bu hastalığa yakalandığı belirtiliyor. Üstelik eskiden ileri yaş hastalığı olarak bilinen kolon kanserine, günümüzde 40’lı yaşlarda, hatta genç erişkinlerde daha sık rastlanıyor. Son yıllarda obezitenin artması, hareketsiz bir yaşam sürülmesi ve fast food tipi beslenmenin bu artışta etkili olduğu belirtiliyor. Kolon kanseri en yaygın görülen kanserler arasında 3’üncü sırada yer alırken, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında da 2’inci sıraya yükseliyor. En ölümcül kanserlerde üst sıralarda yer almasının sebebi ise genellikle ileri aşamaya kadar belirti vermeden sinsice ilerlemesi!<strong> </strong>Bu nedenle tarama programı kritik önem taşıyor. <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez,</strong> kolon kanserinin önemli bir bölümünün aslında tarama programı ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle önlenebildiğine dikkat çekerek,  “Kolon kanseri tedavi edilmediğinde veya ileri evrede tanı aldığında yaşamı tehdit edebilen bir hastalıktır.  Bununla birlikte, bu kanserin en önemli özelliği tarama programıyla erken yakalanabilmesi, hatta kolonoskopi yönteminde saptanan poliplerin kansere dönüşmeden çıkarılması sayesinde önlenebilmesidir” diyor. </p>
<p><strong>Her iki yılda bir tarama testi şart! </strong></p>
<p>Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, bu nedenle düzenli yapılan tarama programının kolon kanserinde yaşamsal önem taşıdığını belirterek, şu bilgileri veriyor: “Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın ulusal tarama programı; 50–70 yaş aralığında iki yılda bir gaitada gizli kan testi ve ayrıca 10 yılda bir kolonoskopi şeklindedir. Hiçbir şikayet olmasa bile tarama yaptırmak; dışkıda kan, dışkılama alışkanlığında değişiklik ve demir eksikliği anemisi gibi bulguları önemsemek,  hayat kurtarır.”  Prof. Dr. Özlem Sönmez, sağlıklı beslenmenin, düzenli hareket etmenin, ideal kiloyu korumanın ve sigara ile alkolden uzak durmanın ise kolon kanseri riskini azaltmanın temel taşlarını oluşturduğunu vurguluyor.</p>
<p><strong>En yaygın nedeni polipler! </strong></p>
<p>Kalın bağırsağın (kolon) iç yüzeyini döşeyen hücrelerde gelişen kötü huylu tümörler olan kolon kanseri, “kolorektal kanser” başlığı altında rektum kanseriyle birlikte değerlendiriliyor. İlerleyen yaş, aile öyküsü, erkek olmak, kalıtsal sendromlar (Lynch sendromu, ailesel adenomatöz polipozis) veya inflamatuvar bağırsak hastalıkları gibi kronik inflamasyon ve  radyasyona maruz kalmak, kolon kanseri için değiştirilemez risk faktörlerini oluşturuyor.   En yaygın görülen ve önlenebilir riskler arasında ise “Obezite, hareketsiz yaşam, kırmızı ile işlenmiş etten zengin ve liften fakir beslenme, sigara ile alkol kullanımı” yer alıyor. Ancak, kolon kanserinin yaklaşık yüzde 90 gibi önemli bir oranından polipler sorumlu oluyor. Polip olarak başlayan iyi huylu lezyonların bir bölümü yıllar içinde genetik ve epigenetik değişiklikler sonucu kansere dönüşüyor. Bu nedenle, poliplerin tarama kolonoskopisiyle saptanıp çıkarılması, kanser gelişimini önleyebilen temel yaklaşımı oluşturuyor.</p>
<p><strong>Ailede öyküsünde risk yaklaşık 4 kat artıyor! </strong></p>
<p>Yapılan çalışmalara göre; birinci derece akrabasında (anne, baba, kardeş) kolorektal kanser öyküsü olan kişilerde risk genel nüfusa göre yaklaşık 2–4 kat artıyor. Akrabanın genç yaşta tanı alması ve ailede bir kişiden fazla görülmesi riski daha da yükseltiyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez,<strong> </strong>risk grubunda olan kişilerin taramalara daha erken yaşta başlamaları gerektiğini belirterek, “Kolonoskopi taramasına 40 yaşında veya ailedeki en erken tanı yaşından 10 yıl önce (hangisi daha erkense) başlamaları gerekmektedir.   Bulgulara göre hastalar genellikle 5 yılda bir izlenmektedir. Şüpheli semptom varlığında ise yaş beklenmeden değerlendirme yapılmaktadır” diyor. </p>
<p><strong>Bu sorunlarda zaman kaybetmeyin! </strong></p>
<p>Kolon kanseri ve kanser öncülü polipler uzun süre belirti vermeden sinsice ilerleyebiliyor. Prof. Dr. Özlem Sönmez, kolon kanserinde en sık görülen belirtileri “Dışkılama alışkanlığında değişiklik (ishal-kabızlıkta yeni başlayan veya kalıcı değişim), dışkıda kan/ makattan kanama, nedensiz demir eksikliği anemisi, karın ağrısı–şişkinlik, açıklanamayan kilo kaybı ve halsizlik” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Özlem Sönmez,<strong> </strong>bu belirtilerin özellikle 40 yaş üstünde veya aile öyküsü olanlarda “basit bir sorun” gibi görülmeden hızlıca hekime başvurmayı gerektirdiğini vurguluyor</p>
<p><strong>Erken evrede tam şifa mümkün!</strong></p>
<p>Doğru zamanda yapılan tarama ve zamanında cerrahi, hastalığın doğal seyrini kökten değiştirebiliyor, gecikme ise tedaviyi daha karmaşık hale getiriyor. <strong> </strong>Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, erken evrede yakalanan kolon kanserinde tam şifanın mümkün olduğunu vurguluyor. Tedavinin omurgasını genellikle cerrahi yöntemin oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Özlem Sönmez, sözlerine şöyle devam ediyor: “Patolojiye<strong> </strong>ve evresine göre bazı hastalarda ek tedaviler, özellikle lenf nodu tutulumu gibi risk faktörleri varsa, kemoterapi planlanmaktadır. Ayrıca, bağışıklık sistemini güçlendirerek kanserle savaşmasını sağlayan immünoterapi ilaçları, özellikle bazı özel genetik özelliklere sahip hastalarda 2017 yılından itibaren kullanılmaktadır ve tedavi seçeneklerini genişletmektedir. Kanser hücrelerinin büyümesini hedef alan akıllı ilaçlar da yaklaşık 2000’li yıllardan bu yana uygun hastalarda kullanılarak tedavinin kişiye özel planlanmasına yardımcı olmaktadır.”</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/kolon-kanseri-artik-genc-eriskinlerde-de-goruluyor-2-618343">Kolon kanseri artık genç erişkinlerde de görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kolon kanseri artık genç erişkinlerde de görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/kolon-kanseri-artik-genc-eriskinlerde-de-goruluyor-618101</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Mar 2026 09:09:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[artık]]></category>
		<category><![CDATA[belirti]]></category>
		<category><![CDATA[erişkinlerde]]></category>
		<category><![CDATA[genç]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[kan]]></category>
		<category><![CDATA[kanseri]]></category>
		<category><![CDATA[kolon]]></category>
		<category><![CDATA[Kolon Kanseri]]></category>
		<category><![CDATA[önem]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Özlem Sönmez]]></category>
		<category><![CDATA[risk]]></category>
		<category><![CDATA[tarama]]></category>
		<category><![CDATA[Tarama Programı]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=618101</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/kolon-kanseri-artik-genc-eriskinlerde-de-goruluyor-618101">Kolon kanseri artık genç erişkinlerde de görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kolon kanseri, görülme sıklığı ve ölüm oranlarıyla küresel bir sağlık sorunu olmaya devam ediyor. Dünya genelinde her yıl yaklaşık 1.9 milyon, ülkemizde ise 20 bini aşkın kişinin bu hastalığa yakalandığı belirtiliyor. Üstelik eskiden ileri yaş hastalığı olarak bilinen kolon kanserine, günümüzde 40’lı yaşlarda, hatta genç erişkinlerde daha sık rastlanıyor. Son yıllarda obezitenin artması, hareketsiz bir yaşam sürülmesi ve fast food tipi beslenmenin bu artışta etkili olduğu belirtiliyor. Kolon kanseri en yaygın görülen kanserler arasında 3’üncü sırada yer alırken, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında da 2’inci sıraya yükseliyor. En ölümcül kanserlerde üst sıralarda yer almasının sebebi ise genellikle ileri aşamaya kadar belirti vermeden sinsice ilerlemesi!<strong> </strong>Bu nedenle tarama programı kritik önem taşıyor. <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez,</strong> kolon kanserinin önemli bir bölümünün aslında tarama programı ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle önlenebildiğine dikkat çekerek,  “Kolon kanseri tedavi edilmediğinde veya ileri evrede tanı aldığında yaşamı tehdit edebilen bir hastalıktır.  Bununla birlikte, bu kanserin en önemli özelliği tarama programıyla erken yakalanabilmesi, hatta kolonoskopi yönteminde saptanan poliplerin kansere dönüşmeden çıkarılması sayesinde önlenebilmesidir” diyor. </p>
<p><strong>Her iki yılda bir tarama testi şart! </strong></p>
<p>Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, bu nedenle düzenli yapılan tarama programının kolon kanserinde yaşamsal önem taşıdığını belirterek, şu bilgileri veriyor: “Türkiye’de Sağlık Bakanlığı’nın ulusal tarama programı; 50–70 yaş aralığında iki yılda bir gaitada gizli kan testi ve ayrıca 10 yılda bir kolonoskopi şeklindedir. Hiçbir şikayet olmasa bile tarama yaptırmak; dışkıda kan, dışkılama alışkanlığında değişiklik ve demir eksikliği anemisi gibi bulguları önemsemek,  hayat kurtarır.”  Prof. Dr. Özlem Sönmez, sağlıklı beslenmenin, düzenli hareket etmenin, ideal kiloyu korumanın ve sigara ile alkolden uzak durmanın ise kolon kanseri riskini azaltmanın temel taşlarını oluşturduğunu vurguluyor.</p>
<p><strong>En yaygın nedeni polipler! </strong></p>
<p>Kalın bağırsağın (kolon) iç yüzeyini döşeyen hücrelerde gelişen kötü huylu tümörler olan kolon kanseri, “kolorektal kanser” başlığı altında rektum kanseriyle birlikte değerlendiriliyor. İlerleyen yaş, aile öyküsü, erkek olmak, kalıtsal sendromlar (Lynch sendromu, ailesel adenomatöz polipozis) veya inflamatuvar bağırsak hastalıkları gibi kronik inflamasyon ve  radyasyona maruz kalmak, kolon kanseri için değiştirilemez risk faktörlerini oluşturuyor.   En yaygın görülen ve önlenebilir riskler arasında ise “Obezite, hareketsiz yaşam, kırmızı ile işlenmiş etten zengin ve liften fakir beslenme, sigara ile alkol kullanımı” yer alıyor. Ancak, kolon kanserinin yaklaşık yüzde 90 gibi önemli bir oranından polipler sorumlu oluyor. Polip olarak başlayan iyi huylu lezyonların bir bölümü yıllar içinde genetik ve epigenetik değişiklikler sonucu kansere dönüşüyor. Bu nedenle, poliplerin tarama kolonoskopisiyle saptanıp çıkarılması, kanser gelişimini önleyebilen temel yaklaşımı oluşturuyor.</p>
<p><strong>Ailede öyküsünde risk yaklaşık 4 kat artıyor! </strong></p>
<p>Yapılan çalışmalara göre; birinci derece akrabasında (anne, baba, kardeş) kolorektal kanser öyküsü olan kişilerde risk genel nüfusa göre yaklaşık 2–4 kat artıyor. Akrabanın genç yaşta tanı alması ve ailede bir kişiden fazla görülmesi riski daha da yükseltiyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez,<strong> </strong>risk grubunda olan kişilerin taramalara daha erken yaşta başlamaları gerektiğini belirterek, “Kolonoskopi taramasına 40 yaşında veya ailedeki en erken tanı yaşından 10 yıl önce (hangisi daha erkense) başlamaları gerekmektedir.   Bulgulara göre hastalar genellikle 5 yılda bir izlenmektedir. Şüpheli semptom varlığında ise yaş beklenmeden değerlendirme yapılmaktadır” diyor. </p>
<p><strong>Bu sorunlarda zaman kaybetmeyin! </strong></p>
<p>Kolon kanseri ve kanser öncülü polipler uzun süre belirti vermeden sinsice ilerleyebiliyor. Prof. Dr. Özlem Sönmez, kolon kanserinde en sık görülen belirtileri “Dışkılama alışkanlığında değişiklik (ishal-kabızlıkta yeni başlayan veya kalıcı değişim), dışkıda kan/ makattan kanama, nedensiz demir eksikliği anemisi, karın ağrısı–şişkinlik, açıklanamayan kilo kaybı ve halsizlik” olarak sıralıyor. Prof. Dr. Özlem Sönmez,<strong> </strong>bu belirtilerin özellikle 40 yaş üstünde veya aile öyküsü olanlarda “basit bir sorun” gibi görülmeden hızlıca hekime başvurmayı gerektirdiğini vurguluyor.</p>
<p><strong>Erken evrede tam şifa mümkün!</strong></p>
<p>Doğru zamanda yapılan tarama ve zamanında cerrahi, hastalığın doğal seyrini kökten değiştirebiliyor, gecikme ise tedaviyi daha karmaşık hale getiriyor. <strong> </strong>Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Özlem Sönmez, erken evrede yakalanan kolon kanserinde tam şifanın mümkün olduğunu vurguluyor. Tedavinin omurgasını genellikle cerrahi yöntemin oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Özlem Sönmez, sözlerine şöyle devam ediyor: “Patolojiye<strong> </strong>ve evresine göre bazı hastalarda ek tedaviler, özellikle lenf nodu tutulumu gibi risk faktörleri varsa, kemoterapi planlanmaktadır. Ayrıca, bağışıklık sistemini güçlendirerek kanserle savaşmasını sağlayan immünoterapi ilaçları, özellikle bazı özel genetik özelliklere sahip hastalarda 2017 yılından itibaren kullanılmaktadır ve tedavi seçeneklerini genişletmektedir. Kanser hücrelerinin büyümesini hedef alan akıllı ilaçlar da yaklaşık 2000’li yıllardan bu yana uygun hastalarda kullanılarak tedavinin kişiye özel planlanmasına yardımcı olmaktadır.”</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/kolon-kanseri-artik-genc-eriskinlerde-de-goruluyor-618101">Kolon kanseri artık genç erişkinlerde de görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağırsak Dokusunda Sertleşme Gençlerde de Görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/bagirsak-dokusunda-sertlesme-genclerde-de-goruluyor-617482</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Mar 2026 08:33:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[artış]]></category>
		<category><![CDATA[bağırsak]]></category>
		<category><![CDATA[doku]]></category>
		<category><![CDATA[dokusunda]]></category>
		<category><![CDATA[gençlerde]]></category>
		<category><![CDATA[genetik]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[kanser]]></category>
		<category><![CDATA[Kolon Kanseri]]></category>
		<category><![CDATA[sert]]></category>
		<category><![CDATA[sertleşme]]></category>
		<category><![CDATA[tanı]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızca]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=617482</guid>

					<description><![CDATA[<p>Amerikan Kanser Derneği’nin 2026 Kanser İstatistikleri Raporu’na göre kanser tanısı alan her 10 kişiden 7’si en az 5 yıl yaşamını sürdürüyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/bagirsak-dokusunda-sertlesme-genclerde-de-goruluyor-617482">Bağırsak Dokusunda Sertleşme Gençlerde de Görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Amerikan Kanser Derneği’nin 2026 Kanser İstatistikleri Raporu’na göre kanser tanısı alan her 10 kişiden 7’si en az 5 yıl yaşamını sürdürüyor. Bu oran, kanser tedavisinde önemli bir eşiğin aşıldığını gösterirken; aynı dönemde özellikle genç yaş grubunda kolon kanseri vakalarının artması dikkat çekiyor. Son bilimsel çalışmalar, bağırsak dokusunda meydana gelen sertleşmenin, kanser gelişiminde genetikten bağımsız erken bir uyarı mekanizması olabileceğine işaret ediyor. Güncel veriler ise kanserin yalnızca genetik bir hastalık olmadığını; erken tanı, doku yapısı ve yaşam tarzının da hastalığın gelişiminde belirleyici rol oynadığını ortaya koyuyor. Memorial Göztepe Hastanesi Kanser Merkezi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Özdoğan, kolon kanserinde son ve yeni bilimsel yaklaşımlara ilişkin bilgiler verdi. </p>
<p><strong>Kanser artık sadece genetik bir hastalık değil</strong></p>
<p>Kanser uzun yıllar ağırlıklı olarak genetik mutasyonlar üzerinden tanımlandı. Ancak güncel bilimsel veriler, genetik testleri normal olan bireylerde de kanser gelişebildiğini göstermektedir. Bu durum, kanserin yalnızca genetik değil; hücrenin bulunduğu doku ortamıyla da yakından ilişkili bir hastalık olduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>Genç yaşta kolon kanseri görülme sıklığı artıyor</strong></p>
<p>Kolon kanseri ileri yaş hastalığı olarak bilinmekle birlikte, 50 yaş altı bireylerde görülme sıklığında artış izlenmektedir. Genç hastaların önemli bir bölümünde kalıtsal genetik risk faktörleri saptanmamaktadır. Bu tablo, kolon kanserinin başlangıcında genetikten bağımsız biyolojik süreçlerin etkili olabileceğini düşündürür. Son 30 yıla bakıldığında yıllık artış oranı yüzde 0,5 ile 2,4 arasında değişmiş durumda. Mevcut eğilimin sürmesi halinde 2030 yılına kadar bu artışın yüzde 124’e ulaşması beklenmektedir. Örneğin; vakaların önemli bir bölümünde “Lynch sendromu” gibi kalıtsal genetik mutasyonlar saptanmamıştır. Bu durum, kolon kanserinin yalnızca genetik faktörlerle açıklanamayacağını gösterir.</p>
<p><strong>Bağırsak duvarındaki sertleşme erken bir uyarı olabilir</strong></p>
<p>Son çalışmalar, genç kolon kanseri hastalarında bağırsak duvarının normalden daha sert olduğunu göstermektedir. Üstelik bu sertliğin yalnızca tümörlü alanlarda değil, henüz normal görünümlü dokularda olduğu da tespit edildi. Elde edilen bulgulara bakıldığında kanser gelişiminin önce bağırsak dokusunda yapısal değişiklikler başlattığı net bir şekilde saptanmıştır. <strong> </strong></p>
<p><strong>Kanserin fiziği, genetiği kadar belirleyici</strong></p>
<p>Hücrelerin yalnızca kimyasal sinyallere değil, içinde bulundukları dokunun sertliğine de yanıt vermektedir. Bağırsak duvarındaki sertleşmenin, hücrelerde kontrolsüz çoğalmayı tetikleyen sinyal yollarını aktive edebilir. Bu mekanizma, genetik bir bozukluk olmaksızın da kanser sürecinin başlatabilir.</p>
<p><strong>Gelecekte kolon kanserinde tarama yaklaşımları değişebilir</strong></p>
<p>Kanser tedavisinde son yıllarda önemli ilerlemeler kaydedildi. Erken tanı uygulamaları, hedefe yönelik tedaviler ve immünoterapiler sayesinde sağkalım oranlarında belirgin artış sağlandı. Buna karşın kanser tanısı alan kişi sayısındaki artış, önleyici yaklaşımların güçlendirilmesini ve risk faktörlerinin daha fazla önemsenmesini gerekli kıldı.</p>
<p>Elde edilen bilimsel veriler, tarama yöntemlerinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Gelecekte kolonoskopi uygulamalarında yalnızca poliplerin değil, bağırsak duvarı sertliğinin de değerlendirilmesi mümkün olabilecek. Bu da doku sertliğindeki artışın, kanser oluşmadan çok önce saptanabilmesini ve erken bir uyarı işareti olarak kullanılabilmesini sağlayabilir.</p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/bagirsak-dokusunda-sertlesme-genclerde-de-goruluyor-617482">Bağırsak Dokusunda Sertleşme Gençlerde de Görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Basit bir &#8216;boyun tutulması&#8217; gibi görülüyor, ama!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/basit-bir-boyun-tutulmasi-gibi-goruluyor-ama-610492</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2026 07:19:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[baş]]></category>
		<category><![CDATA[basit]]></category>
		<category><![CDATA[boyun]]></category>
		<category><![CDATA[Boyun Fıtığı]]></category>
		<category><![CDATA[cerrahi]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hareket]]></category>
		<category><![CDATA[kaş]]></category>
		<category><![CDATA[kol]]></category>
		<category><![CDATA[ömür]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[tutulması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=610492</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uzun saatler masa başında çalışma, hareketsiz yaşam tarzı ve yanlış duruş alışkanlıkları boyun sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/basit-bir-boyun-tutulmasi-gibi-goruluyor-ama-610492">Basit bir &#8216;boyun tutulması&#8217; gibi görülüyor, ama!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uzun saatler masa başında çalışma, hareketsiz yaşam tarzı ve yanlış duruş alışkanlıkları boyun sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor. Ağrı boyunla sınırlı kalmayıp omuzlara, kollara ve hatta parmaklara kadar yayılabiliyor. Çoğu zaman basit bir ‘tutulma’ olarak görülen ve ötelenen boyun ağrısı her zaman masum olmayıp, bazı durumlarda altta yatan ciddi bir sorunun, yani boyun fıtığının habercisi olabiliyor. <strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. İsmail Yüce</strong>, “Boyun ağrısına eşlik eden kol ya da kollarda ağrı, uyuşma, his ya da kas gücü kaybı şikayetleri var ise boyun fıtığı öncelikli tanılarımız arasında yer alır” diyor. Boyun fıtığıyla günümüzde artık gençlerde de sık karşılaşıldığını belirten Doç. Dr. Yüce, günlük yaşamda yapılan bazı hataların da boyun fıtığına zemin hazırladığını söylüyor. Boyun fıtığı tedavisinde cerrahiye en son yöntem olarak başvurulduğunu, son yıllarda teknolojideki gelişmeler sayesinde ameliyatta minimal invaziv yöntemlerin hastaya büyük konfor sağladığını vurgulayan Doç. Dr. İsmail Yüce, boyun fıtığına yol açan 5 etkeni, korunma ve tedavi yollarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>
<ul>
<li><strong>Uzun süre hareketsiz kalmak</strong></li>
</ul>
<p>Masa başında saatlerce aynı pozisyonda oturmak, boyun kaslarının zayıflamasına ve omurlar arasındaki disklerin baskı altında kalmasına neden olur. Zamanla bu baskı disklerin yapısını bozarak fıtık oluşumuna zemin hazırlar. </p>
<ul>
<li><strong>Yanlış duruş ve oturma alışkanlıkları</strong></li>
</ul>
<p>Öne eğik baş pozisyonu, kambur oturmak/durmak ya da bilgisayar ekranına yanlış açıyla bakmak boyun omurgasına normalin birkaç katı yük bindirir. Bu durum uzun vadede disklerin kaymasına ve sinirlere baskı yapmasına yol açabilir.</p>
<ul>
<li><strong>Telefon ve tabletin aşırı kullanımı</strong></li>
</ul>
<p>Sürekli aşağıya bakarak telefonla vakit geçirmek, modern çağda ‘teknoloji boynu’ olarak adlandırılan bir soruna neden oluyor. Doç. Dr. İsmail Yüce “Bu alışkanlık, özellikle çocuklarda ve gençlerde boyun kasları ve omurgada zorlanma, ağrı ve duruş bozukluğu oluşturmakla birlikte boyun fıtığı riskini ciddi şekilde artırıyor. Bu nedenle bilgisayar ekranının göz hizasında olması, cep telefonuna bakarken başı öne eğmek yerine cihazın göz seviyesinde tutulması, gün içinde sık sık mola verilmesi, otururken sırtın dik tutulması büyük önem taşımaktadır” diyor. </p>
<ul>
<li><strong>Zayıf boyun ve sırt kasları</strong></li>
</ul>
<p>Kaslar omurgayı destekleyen doğal bir korse gibidir. Hareketsizlik nedeniyle zayıflayan kaslar boyun omurlarını yeterince koruyamaz ve diskler daha kolay zarar görür. Düzenli boyun egzersizleriyle boyun ve sırt kaslarını güçlendirmek gerekiyor. </p>
<ul>
<li><strong>Ani hareketler ve yanlış yük kaldırma</strong></li>
</ul>
<p>Doç. Dr. Yüce boyun fıtığının, omurların arasında yer alan kıkırdak benzeri diskin yapısının bozulmasıyla ortaya çıktığı gibi, ani ve kontrolsüz şiddetli hareket ya da travma ile kısa sürede de meydana gelebildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Ani boyun hareketleri, ağır yükleri eğilerek kaldırmak ya da spor sırasında hatalı pozisyonlar disklerde yırtılmalara ve fıtık oluşumuna neden olabilir. Özellikle spora başlamadan önce mutlaka ısınma hareketleri yaparak vücudu esnetmek, ağır yük kaldırırken dizlerden güç almak ve ani boyun hareketlerinden kaçınmak koruyucu etki sağlamaktadır.”</p>
<p> </p>
<p><strong>xxxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>
<p><strong>Cerrahi tedavi nadiren gerekiyor</strong></p>
<p>Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. İsmail Yüce, boyun fıtığında cerrahi tedavinin nadiren gerektiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Öncelikli olarak boyun fıtığı olan hastalarımızın çok azını ameliyat ederek tedavi ediyoruz. Konservatif tedaviler dediğimiz cerrahi dışı tedaviler ilk seçeneklerimiz olmaktadır. Egzersizler ve fizik tedavi uygulamaları, bunların arasında ilk sıralarda yer alır. Cerrahi tedavinin öncelikli sebepleri şiddetli, dayanılmaz, ilaç tedavisine yanıt vermeyen ve hayat kalitesini bozan ağrı, kol ya da kollarda güçsüzlük, his kaybı şikayetleridir.”</p>
<p><strong>xxxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p>
<p><strong>Minimal invaziv cerrahi büyük konfor sağlıyor</strong></p>
<p>Cerrahi tedavinin amacının, boyun omurları arasında yer alan diskin sinir köküne ya da omur iliğe oluşturduğu basıyı ortadan kaldırmak olduğunu belirten Doç. Dr. Yüce, son yıllarda gelişen teknolojinin de sayesinde omurgaya yabancı cisim koymadan yapılan ameliyatların hastaya büyük konfor sağladığını söylüyor. Doç. Dr. Yüce yöntemi şöyle anlatıyor: “Cerrahi tedavide önemli olan fıtığın oluşturduğu basıyı ortadan kaldırırken boyun omurlarının doğal dinamiğini bozmamaktır. Minimal invaziv cerrahi tedavilerde ise omurgalar arasına materyal konulmadığı ve boyun omurga dinamiği bozulmadığı için hasta ameliyatın ertesi günü taburcu edilmekte ve çok kısa sürede günlük yaşantısına dönmekte, ameliyat sonrasında boyunluk kullanımı gerekmemektedir.”</p>
<p>                                                                                               </p>
<p><strong> </strong></p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/basit-bir-boyun-tutulmasi-gibi-goruluyor-ama-610492">Basit bir &#8216;boyun tutulması&#8217; gibi görülüyor, ama!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuklarda içe basma sorunu çok sık görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-ice-basma-sorunu-cok-sik-goruluyor-598867</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Dec 2025 08:05:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[ayak]]></category>
		<category><![CDATA[basma]]></category>
		<category><![CDATA[Belirgin]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklarda]]></category>
		<category><![CDATA[düz]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[içe]]></category>
		<category><![CDATA[kaş]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<category><![CDATA[sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<category><![CDATA[yürüyüş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=598867</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocukluk döneminde çok sık karşılaşılan yürüyüş bozukluklarından biri olan içe basma, ailelerin en çok merak ettiği konular arasında yer alıyor. </p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-ice-basma-sorunu-cok-sik-goruluyor-598867">Çocuklarda içe basma sorunu çok sık görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çocukluk döneminde çok sık karşılaşılan yürüyüş bozukluklarından biri olan içe basma, ailelerin en çok merak ettiği konular arasında yer alıyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Mehmet Salih Söylemez</strong> “İçe basma, çocuklarda sık görülen ve genellikle büyümeyle birlikte kendiliğinden düzelen bir durumdur. Ancak bazen sinir-kas hastalığından kaynaklanıyor olabilir. Aileler çocuklarını iyi gözlemlemeli ve içe basma sorunu varsa mutlaka çocuk ortopedi uzmanına başvurmalıdır. Çünkü ailelerin içe basma konusunda en sık yaptığı hatalardan biri, çocuklarına gereksiz tabanlıklar veya özel ayakkabılar satın almaktır. İçe basma farklı nedenlerle ortaya çıkabilir ve nedeni ortaya koyulduktan sonra gerekli tedavi uygulanabilir” diyor. Doç. Dr. Söylemez, çocuklarda içe basmanın 5 nedenini ve içe basmaya karşı neler yapılabileceğini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>
<ul>
<li><strong>Kalçadan kaynaklanan içe basma </strong></li>
</ul>
<p>Kalça eklemine ait uyluk kemiğinin doğuştan içe dönük olmasıyla ortaya çıkar. Çocuk yürürken  ayak uçları içe dönüktür, genelde “W” şeklinde otururlar ve koşarken sık düşebilirler. Bu durum fizyolojik kabul edilir ve 6–8 yaşlarına kadar kendiliğinden düzelme eğilimindedir. </p>
<p><strong>Ne yapılabilir?</strong> </p>
<p>Ailelerin sık yaptığı ayak yönlendirici cihazlar, özel ayakkabılar veya oturuşu zorlayan aparatların hiçbir bilimsel faydası yoktur. Düzenli takip ve kalça çevresi kaslarını güçlendirici oyunlar destekleyici olabilir. Deformite 9–10 yaş sonrası hala belirginse, çocuğun yürümesini ya da psikolojik durumunu olumsuz etkiliyorsa cerrahi müdahale ile uyluk kemiği kontrollü şekilde dışa döndürülerek normal eksene getirilir ve plak ya da çiviyle sabitlenir. Ameliyat sonrası kısa süreli yük sınırlaması ve fizik tedavi ile başarılı sonuçlar elde edilir.</p>
<ul>
<li><strong>Baldır kemiğine bağlı içe basma </strong></li>
</ul>
<p>Ayaklar ve dizler içe doğrudur, yürüyüşte sık takılma ve dengesizlik olabilir. Aileler bazen bacağın da içeriden geldiğini fark ederler. Sorun genellikle 4–6 yaş civarında düzelme potansiyeline sahiptir çünkü bacakların dönme gelişimi devam eder. </p>
<p><strong>Ne yapılabilir?</strong></p>
<p>Ayakkabı değişiklikleri ve tabanlıklar bu durumun düzelmesine katkı sağlamaz. Çocuğun aktif bir yaşam sürmesi desteklenmelidir, bu sayede güçlenen kaslar yürüyüşünü olumlu yönde etkiler. Eğer sorun çok belirgin olup 8–9 yaşından sonra da devam ederse cerrahi tedavi uygun seçenek haline gelir. Cerrahi yöntemde, tibia kontrollü bir şekilde ayakbileğinin üst kısmından dışa döndürülerek anatomik hatta getirilir, kemik tespiti ile kalıcı düzeltme sağlanır. Ameliyatın ardından ortalama 6 haftalık iyileşme süreci sonrası çocuklar güvenli şekilde yürüyüşe dönebilir.</p>
<p> </p>
<ul>
<li><strong>Ayak ön kısmının içe dönmesi </strong></li>
</ul>
<p>Bebeklerde en sık rastlanan içe basma nedenidir ve ayak ön kısmı içe dönük görünürken topuk normal konumda kalır. Muayenede ayak ön kısmı esnekse ayak pasif hareketle düzeltilebilirken, sert tipte direnç hissedilir. </p>
<p><strong>Ne yapılabilir?</strong></p>
<p>İlk 6–12 ay içinde kendiliğinden önemli oranda düzelir. Esnek tiplerde ailelere ayak yönünü düzeltmeye yönelik çok nazik germe egzersizleri öğretilir. Sert deformitelerde alçı uygulamaları ile ayağın kademeli düzeltilmesi gerekebilir. Ancak tüm çabalara rağmen ayak ön kısmında belirgin kalıcı sapma, yürüyüş bozukluğu veya ayakkabı kullanımında sorun varsa; ilerleyen yaşlarda cerrahi müdahale ile ayak kemiklerinin yönü yeniden düzenlenir ve kalıcı bir biyomekanik denge sağlanır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<ul>
<li><strong>Düz tabanlık nedeniyle içe basma </strong></li>
</ul>
<p>Çocukluk çağında çok sık karşılaşılan düz tabanlık genellikle tedavi gerektirmez. Esnek düz tabanlık çoğu zaman ağrıya yol açmaz, yürüyüşü veya aktiviteleri olumsuz etkilemez. Bazı çocuklarda ise düz tabanlık sert yapıda olup hareket kısıtlılığı ve ağrı daha belirgindir.</p>
<p><strong>Ne yapılabilir?</strong></p>
<p>Esnek düz tabanlık ağrı ve yorgunluğa yol açıyorsa kişiye özel tabanlık yaptırılabilir. Yaşla birlikte ayak kavsinin doğal olarak oluşması beklenir. Sert düztabanlıkta ise; özel ayakkabı veya kişiye özel hazırlanmış tabanlık desteği kullanılabilir; ancak yapısal bozukluk ve yürüyüş bozukluğu belirginse, şiddetli ağrıya yol açıyorsa ve konservatif tedavilere yanıt alınamamışsa cerrahi tedavi gerekebilir. Ameliyat sonrası yaklaşık beş hafta alçıda tutulur. Alçı çıkarıldıktan sonra fizik tedavi ve egzersizlerle normal yürüyüş sağlanır. </p>
<ul>
<li><strong>Kas ve bağ gevşekliğine bağlı içe yönelik</strong></li>
</ul>
<p>Bazı çocuklarda bağların gevşekliği ve kasların yeterli kuvvet oluşturamaması, ayakların içe doğru yönelmesine neden olur. Çocuklar kolay yorulur ve yoruldukça içe basma belirginleşir, uzun yürüyüşlerde bacak ağrısı artar. </p>
<p><strong>Ne yapılabilir?</strong></p>
<p>Gereksiz cihaz ve sert ortopedik ayakkabılar kasların gelişimini engelleyebileceğinden dolayı  önerilmez. Tedavide temel yaklaşım, kas güçlendirme ve denge koordinasyonunu artırmaktır.  Çocuğun hareketli yaşam tarzı teşvik edilmeli, özellikle çıplak ayak zeminde denge egzersizleri yapılmalıdır. Zaman içinde belirgin iyileşme sağlanabilir. Eğer bağ gevşekliği düz tabanlıkla birlikte seyrediyor ve ağrıya yol açıyorsa kişiye özel tabanlık desteği tedaviye eklenebilir.</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-ice-basma-sorunu-cok-sik-goruluyor-598867">Çocuklarda içe basma sorunu çok sık görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuklarda bu hastalıklar sık görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-bu-hastaliklar-sik-goruluyor-589314</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Nov 2025 09:42:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[aşı]]></category>
		<category><![CDATA[Bağışıklık Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklarda]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[önem]]></category>
		<category><![CDATA[şanlı]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=589314</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sonbaharla birlikte okulların açılması, havaların bir soğuyup bir ısınması ve kapalı alanlarda geçirilen sürenin artması derken, çocuklarda enfeksiyonların ve alerjik hastalıkların sıklığında artış yaşanıyor</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-bu-hastaliklar-sik-goruluyor-589314">Çocuklarda bu hastalıklar sık görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sonbaharla birlikte okulların açılması, havaların bir soğuyup bir ısınması ve kapalı alanlarda geçirilen sürenin artması derken, çocuklarda enfeksiyonların ve alerjik hastalıkların sıklığında artış yaşanıyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı</strong> “Zayıflayan bağışıklık sistemi ateş, öksürük, hapşırık, burun akıntısı, bulantı, kusma ve ishal gibi viral ve bakteriyel enfeksiyonlara kolaylıkla davetiye çıkarıyor. Ancak bağışıklık sistemini; günlük yaşantıda alınacak bazı basit önlemlerle güçlendirmek mümkün olabilmektedir” diyor. Dr. Şanlı, çocuklarda bağışıklığı güçlendirmenin 9 etkili yolunu anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>
<ul>
<li><strong>Özellikle toplu taşıma araçlarında maske takmak</strong></li>
</ul>
<p>Son dönemde influenza ve covid gibi kış enfeksiyonlarının bulaşma ihtimalinin fazla olduğu toplu taşıma koşullarında öncelikli olacak şekilde düzgün maske kullanımı çok önemlidir. Hijyenik maske kullanımının, üst solunum yolu enfeksiyonlarının bulaş riskini ciddi oranda azalttığı su götürmez bir gerçektir. </p>
<ul>
<li><strong>Yeterli ve kaliteli uyumak</strong></li>
</ul>
<p>Yapılan çalışmalar; saat 22.00-02.00 arasında derin uykuda olmanın, çocuklarda büyüme, gelişme ve bağışıklık sistemi için büyük önem taşıdığını ortaya koymaktadır. Yaşa göre değişmekle birlikte çocuklarda 9-12 saat uyku gerekir. Özellikle karanlıkta, gece uykularında oluşan melatonin, antioksidan özelliği ile vücuttaki bakteri ve toksinlerle savaşır, vücutta doku iyileşme hızını artırır.</p>
<ul>
<li><strong>Bol su içmek</strong></li>
</ul>
<p>Yeterli su tüketimi; zararlı toksinleri vücuttan atarken, cilt, solunum sistemi, mide, bağırsaklar, böbrekler ve kalp-damar sağlığı başta olmak üzere vücudumuzun tüm fonksiyonları için büyük önem taşır. Yetersiz su tüketimi; eklem ağrıları, öksürük, kabızlık, idrar yolu enfeksiyonu, tansiyon düşüklüğü, baş ağrısı ve halsizlik gibi bir çok soruna yol açabilmektedir.  </p>
<ul>
<li><strong>Hijyene dikkat etmek </strong></li>
</ul>
<p>El ve yüz yıkamak, diş fırçalamak, duş almak, ayak hijyenine dikkat etmek çok önemlidir. Özellikle yemek öncesi ve tuvalet sonrası elleri iyice yıkamak enfeksiyonlardan korunmada temel kuraldır. Temiz hava almak ve özellikle sigara dumanından kaçınmak da çocukların bağışıklık sistemi için büyük önem taşımaktadır.  </p>
<ul>
<li><strong>Stresi yönetmeyi öğrenmek</strong></li>
</ul>
<p>Dr. Şanlı “Günümüzde çocuklarda yaygınlaşan aşırı stres, bağışıklık sistemini zayıflatarak enfeksiyonlara kolay yakalanmaya ve iyileşmenin gecikmesine neden olur. Aynı zamanda alerjik hastalıkları artırır, mide ve bağırsak sistemini bozar. Uyku bozukluğu yaparak büyüme hormonu ile tiroid hormonunun çalışma dengesini bozar. Kalp hızını artırarak hipertansiyona zemin hazırlar. Çocuklarla etkinlikler, aile içi pozitif iletişim, arkadaş ilişkileri vb iyileştirilmesi, stresi yönetmeyi öğrenmesi bağışıklık sistemini güçlendirir” diyor.</p>
<ul>
<li><strong>Düzenli egzersiz yapmak</strong></li>
</ul>
<p>Düzenli egzersiz, kan dolaşımını artırarak solunum ve dolaşım sisteminin daha etkin çalışmasını, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar. Çocuklar için günlük 1 saat fiziksel aktivite önerilir. Yürüyüş, koşu, bisiklete binme, yüzme veya açık havada oyun gibi aktiviteler çok faydalıdır. Egzersiz alışkanlığı kazanmak, çocukların zihinsel sağlığını da destekler.</p>
<ul>
<li><strong>Aşılarını düzenli yaptırmak</strong></li>
</ul>
<p>Dr. Şanlı “Çocukları sadece hastalandığında değil, sağlıklı oldukları dönemde de çocuk doktoru kontrollerine götürmeliyiz. Rutin aşılarını ihmal etmemeli, doktorumuzun önerdiği özel aşı dediğimiz diğer aşılarla beraber; özellikle her yıl yenilenen grip aşısını geciktirmeden yaptırıp sağlıklı bir bağışıklık sisteminin oluşması için ilk adımı atmalıyız. Aşılar, bağışıklık sistemini mikroplara karşı önceden “hazırlayarak” en güçlü korumayı sağlar” diyor. </p>
<ul>
<li><strong>Gereksiz antibiyotikten kaçınmak</strong></li>
</ul>
<p>Gereksiz antibiyotik kullanımı düzgün bağışıklık sistemini çökertir, yararlı hücre rezervini yok edip zararlı bakterilerin çoğalmasına, vücut direncinin düşmesine neden olur ve ek hastalıklara davetiye çıkarır. Grip ve nezle gibi virüs enfeksiyonlarının tedavisinde antibiyotik fayda sağlamaz. Bu nedenle doktorunuz gerekli görmedikçe antibiyotik kullanmayın.  </p>
<ul>
<li><strong>Dengeli ve sağlıklı beslenmesini sağlamak</strong></li>
</ul>
<p>Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Manolya Hüma Şanlı “Dengeli ve sağlıklı beslenme bağışıklık hücrelerinin gelişimini destekler;<strong> </strong>besinlerden sağlanabilecek protein, demir, çinko, A, C, D ve E vitaminleri ve mineraller bağışıklık hücrelerinin üretimi ve işlevi için gereklidir. Büyüme ve bağışıklık için son derece kıymetli olan balı gibi omega-3’den zengin gıdalar ve fermente ürünler de sofrada mutlaka yerini almalıdır. Şekerli ve işlenmiş gıdalar bağışıklığı baskılar, aşırı şeker ve trans yağ içeren besinler iltihaplanmayı artırır, normal bağışıklık yanıtını bozar bu da hastalıklara yatkınlığı artırır. Tek tip beslenen (örneğin sadece makarna, fast food yiyen) çocuklarda vitamin eksiklikleri görülür ve bu da soğuk algınlığı, grip, zatürre gibi enfeksiyonlara karşı direnci azaltır” diyor.</p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-bu-hastaliklar-sik-goruluyor-589314">Çocuklarda bu hastalıklar sık görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplumda her 4 erişkinden 1&#8217;inde görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/toplumda-her-4-eriskinden-1inde-goruluyor-586928</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Oct 2025 13:01:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[burun]]></category>
		<category><![CDATA[erişkinden]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hastalıklar]]></category>
		<category><![CDATA[hava]]></category>
		<category><![CDATA[horlama]]></category>
		<category><![CDATA[ilaç]]></category>
		<category><![CDATA[inde]]></category>
		<category><![CDATA[olması]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[toplumda]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[Uyku Apne Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=586928</guid>

					<description><![CDATA[<p>Genellikle boğaz yapısına bağlı sebeplerden dolayı gelişen horlama her 4 erişkinden 1’inde görülen yaygın bir sorun. </p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/toplumda-her-4-eriskinden-1inde-goruluyor-586928">Toplumda her 4 erişkinden 1&#8217;inde görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Genellikle boğaz yapısına bağlı sebeplerden dolayı gelişen horlama her 4 erişkinden 1’inde görülen yaygın bir sorun. Çoğu zaman sadece çevredekileri rahatsız eden bir durum gibi görülüyor. Ancak, horlamaya Uyku Apne Sendromu eşlik ediyorsa; gündüz uyuklama ve dikkat dağınıklığı, kalp damarlarında tıkanıklık, inme, insülin direnci, tip 2 diyabet ve kanser gibi pek çok önemli sağlık sorunları gelişebiliyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu, </strong>bu nedenle, özellikle solunum sisteminde hava akımının en az 10 saniye kesilmesi olarak tanımlanan Uyku Apne Sendromu’nun eşlik ettiği horlamaların mutlaka tedavi edilmesi gerektiği uyarısında bulunarak, <strong> </strong>“Horlama haftada üç geceden sık gelişiyorsa, nefes durmaları eşlik ediyorsa, gündüz aşırı uyku hali veya yorgun uyanma sorunu varsa, bir uyku merkezine başvurmak gerekmektedir” diyor. Horlamanın altta yatan sebebe göre tedavi edildiğini belirten <strong>Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı</strong> <strong>Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu,</strong> “Cerrahi tedavi ve alerjik nezle eşlik ediyorsa, uygun hastada ilaç tedavisine başvurulmaktadır. Uyku Apne Sendromu mevcutsa basınçlı hava uygulayan cihazların kullanımı gereklidir. Bunların yanı sıra kilo vermek, alkol ile tütün ürünü kullanımını bırakmak önem taşımaktadır” bilgisini veriyor.</p>
<p><strong>Hava yolunun dar olması </strong></p>
<p>Boğazımızın arkasında bulunan yumuşak damağın sarkık olması, küçük dilin uzayıp büyümesi, alt çenenin küçük ve geride olması, dilin büyük olması, büyük bademcikler, burun kıkırdağında eğrilik ve burun etlerinin büyük olması hava yolunun daralmasına neden olabiliyor. Özellikle alerjik nezle burun etlerinin şişmesine yol açabiliyor. Uygun hastalar cerrahi tedavi açısından değerlendiriliyor. Bademcik, geniz eti, yumuşak damak veya burun operasyonları uygulanabiliyor. Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu,<strong>  </strong>“Alerjik nezlesi olan hastalarda ilaç tedavisi, burun etlerine yönelik küçültme işlemleri ve alerjenlere karşı önlemlerin alınması gerekmektedir” diyor. </p>
<p><strong>Obezite  </strong></p>
<p>Fazla kilo nedeniyle boyun çevresinin kalınlaşması, kadınlarda 38 cm, erkeklerde 40 cm üzerinde olması, horlama ve Uyku Apne Sendromu için risk taşıyor. Bunun nedeni ise kalınlaşan boynun havayolunu daraltması. Fazla kilolarda hekim ve diyetisyen eşliğinde kilo kaybı öneriliyor. Ayrıca, eşlik eden insülin direnci veya tip 2 diyabet varsa tedavisi ve yaşam tarzı değişiklikleri gerekiyor.</p>
<p><strong>Alkol ve tütün tüketimi</strong></p>
<p>Alkol ve tütün ürünleri havayolundaki kasların gevşemesine neden olarak horlamayı artırıyor. </p>
<p><strong>Hava yolunu genişleten ilaçlar </strong></p>
<p>Hava yolunu genişleten ilaçlar da kasları gevşeterek horlamaya sebep olabiliyor. Bu ilaçlar arasında uyku ilaçları, antidepresanlar, anestezi ilaçları ve ağrı kesiciler yer alıyor. </p>
<p><strong>Çeşitli hastalıklar</strong></p>
<p>Soğuk algınlığı, alerjik nezle, reflü ve hipotiroidi gibi bazı hastalıklar ödem oluşturdukları havayolunun daralmasına neden oluyor.  Bazı nörolojik hastalıklar da kasları gevşeterek horlamaya yol açabiliyor. </p>
<p><strong>Uyku yoksunluğu</strong></p>
<p>Yorgun olduğumuzda ve uyku borcu biriktirdiğimizde horlama artabiliyor. </p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;kutu bilgisi&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p><strong>Bu sendromda her 10 hastadan 9’unda horlama görülüyor</strong></p>
<p>Uyku Apne Sendromu tespit edilen her 10 hastadan 9’unda horlama görülüyor. Göğüs Hastalıkları / Uyku Uzmanı Prof. Dr. Ceyda Erel Kırışoğlu,<strong> </strong>bu nedenle horlama yakınmasıyla başvuran hastalarda mutlaka Obstrüktif Uyku Apne Sendromu’nun araştırıldığını belirterek, “Sabah yorgun uyanma, gündüz aşırı uyku hali, uykuda nefes durması, sabah ağız kuruluğu, dikkat eksikliği ve konsantrasyon güçlüğü, Uyku Apne Sendromu’nun tipik bulgularını oluşturmaktadır” diyor. </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/toplumda-her-4-eriskinden-1inde-goruluyor-586928">Toplumda her 4 erişkinden 1&#8217;inde görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her 10 hastadan 1&#8217;inde erken yaşta görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/her-10-hastadan-1inde-erken-yasta-goruluyor-579031</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2025 12:37:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[demans]]></category>
		<category><![CDATA[erken]]></category>
		<category><![CDATA[gen]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hasta]]></category>
		<category><![CDATA[hastadan]]></category>
		<category><![CDATA[inde]]></category>
		<category><![CDATA[risk]]></category>
		<category><![CDATA[sorun]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[tedavi]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<category><![CDATA[yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[yaşta]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=579031</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde çoğumuzun yakındığı ‘unutkanlık’ özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de aslında demansın, bir başka deyişle bunamanın ilk sinyallerinden biri olabiliyor!</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/her-10-hastadan-1inde-erken-yasta-goruluyor-579031">Her 10 hastadan 1&#8217;inde erken yaşta görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde çoğumuzun yakındığı ‘unutkanlık’ özellikle ileri yaşın doğal bir sonucu olarak düşünülse de aslında demansın, bir başka deyişle bunamanın ilk sinyallerinden biri olabiliyor! Yaşam süresinin uzamasıyla birlikte demans dünya çapında giderek artan hızla yaygınlaşıyor. Dünyada her yıl yaklaşık 10 milyon kişiye demans tanısı konulduğu ve 2021 yılında bu sayının 57 milyona yükseldiği belirtiliyor. <strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, </strong>demans sorununda erken tanı ve tedavinin büyük bir önem taşıdığını belirterek, “Demansın kesin bir tedavisi olmasa da hem hastalara hem de bakımını üstlenen kişilere destek olmak için çok şey yapılabilmektedir. Sosyal hayata katılmak, fiziksel ve zihinsel olarak olarak aktif olmak demans hastalarının yaşam kalitelerini yükseltirken, bazı ilaçlar da hastalığın ilerlemesini yavaşlatmaya ve semptomların yönetilmesine yardımcı olabilmektedir. Bu nedenle, demansın ilk belirtilerinden olan unutkanlık günlük hayatın yoğunluğu veya ileri yaşın bir sonucu olarak düşünülmemeli, mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” diyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu demans riskini azaltan 10 önerisini sıraladı, önemli uyarılarda bulundu.</p>
<p><strong>Günlük yaşamı etkileyecek şiddete ulaşıyor! </strong></p>
<p>Demans, günlük yaşamı etkileyecek kadar şiddetli hafıza, dil, sorunları çözme ve diğer düşünme becerilerinin kaybını ifade eden genel bir terim. Zamanla sinir hücrelerini tahrip eden ve beyne zarar veren bir dizi hastalığın neden olabileceği bir sendrom. Genellikle bilişsel işlevlerde, yani düşünceyi işleme yeteneğinde biyolojik yaşlanmanın olağan sonuçlarından beklenenin ötesinde bir bozulmaya yol açıyor. Bilinç etkilenmese de bilişsel işlevlerdeki bozulmaya genellikle ruh hali, duygusal kontrol, davranış veya motivasyon değişiklikleri eşlik ediyor ve bazen de öncesinde görülüyor.</p>
<p><strong>İlk akla gelen Alzheimer olsa da… </strong></p>
<p>Demans denildiğinde ilk akla gelen Alzheimer olsa da aslında pek çok demans türü mevcut. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, beyni etkileyen çeşitli hastalıklardan ve yaralanmalardan kaynaklanabilen demansın ek sık görülen tiplerini şöyle özetliyor:</p>
<ul>
<li>Alzheimer: Demansın yüzde 60-70 gibi yüksek bir oranı Alzheimer kaynaklı oluyor.</li>
<li>Vasküler demans:  Beyinde mikroskobik kanama ve kan damarı tıkanıklığı sonucu gelişiyor ve demansın en yaygın 2’inci sebebini oluşturuyor.</li>
<li>Lewy cisimcikli demans: Sinir hücreleri içinde anormal protein birikmesi nedeniyle ortaya çıkıyor.</li>
<li>Frontotemporal demans: Beyin ön lobunun dejenerasyonu sebebiyle görülüyor.</li>
</ul>
<p><strong>Obeziteden hipertansiyona… </strong></p>
<p>İleri yaş demansın en önemli risk faktörü olarak karşımıza çıkıyor.  İlerleyen yaşın yanı sıra genlerdeki mutasyonun da demans için 2’inci en büyük risk faktörünü oluşturduğuna işaret eden Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, “Örneğin, Alzheimer hastalığı olan her 3 hastadan neredeyse 2’sinde en az bir ApoE4 gen kopyası bulunmaktadır” diyor. Bunların yanı sıra kan basıncı yüksekliği   (hipertansiyon), kan şekeri   yüksekliği (diyabet), aşırı kilo veya obezite, sigara kullanımı, çok fazla alkol tüketimi, fiziksel olarak hareketsiz bir yaşam sürmek, sosyal olarak izole olmak, zihnen aktif olmamak ve depresyon da sık izlenen risk faktörleri arasında yer alıyor. Ayrıca beslenme yetersizlikleri ve hava kirliliği de riski artırıyor.</p>
<p><strong>İşitme kaybı demans riskini artırıyor</strong></p>
<p>İşitme kaybı bile demans için önemli bir risk faktörünü oluşturuyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, 40-50<strong> </strong>yaş grubunda gelişen işitme kaybının demans riskini ortalama yüzde 90 oranında artırabildiği uyarısında bulunarak, “İşitme sorunları olan kişilerin sosyal ortamlardan uzaklaşma ve zamanla daha fazla izole olma, depresyona girme olasılığı daha yüksektir. Sosyal izolasyon ve depresyon da demans için risk faktörleridir. İşitme kaybı ayrıca sesleri ve konuşmayı anlamamıza yardımcı olan beyin bölgelerinin seslerin ne olduğunu anlamak için daha fazla çalışmaları gerektiği anlamına gelebilir. Bu ek çaba, hafızamızı ve düşünme yeteneklerimizi etkileyen beyinde değişikliklere yol açabilmektedir” diyor. İşitme kaybının düzeyinin ve ne kadar sürdüğünün demans riskini etkilediğini belirten Dr. Ayla Sifoğlu, “Ancak bu, işitme kaybı olan bir hastada mutlaka demans gelişeceği değil, sadece risklerinin daha yüksek olduğu anlamına gelir. Demans riskine karşı işitme sağlığını korumak için yüksek sesli ortamlardan kaçınılmalı, işitme testi yaptırmalı ve ihtiyaç halinde işitme cihazı kullanılmalıdır” bilgisini veriyor.</p>
<p><strong>Genç yaşta başlayan demansa dikkat! </strong></p>
<p>Demans için bilinen en güçlü risk faktörü ileri yaş olsa da biyolojik yaşlanmanın kaçınılmaz bir sonucu olmuyor. Ayrıca demansın ilk belirtileri her 100 hastadan 9’unda 30 &#8211; 65 yaşları arasında ortaya çıkıyor. Yani, her 10 hastadan yaklaşık 1’inde erken yaşta görülüyor ve bu tablo “genç başlangıçlı demans” olarak adlandırılıyor.  Bu demans türü genellikle stres, anksiyete, depresyon veya menopoz gibi sorunlara bağlandığı için tanısı gecikebiliyor.  Demanslı genç hastalarda ileri yaştaki hastalara nazaran ilk belirtilerden biri olarak hafıza kaybı daha nadir görülüyor. Bu hastalarda ilk sinyaller genellikle dil, görme veya davranış sorunları oluyor. Ayrıca hareket, denge ve koordinasyon problemleri de gelişebiliyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, “Bir kişinin neden diğerinden daha erken yaşta demans geliştirdiğini söylemek genellikle zordur. Ancak, genetik yatkınlığın önemli bir rol oynayabildiğini biliyoruz. Öyle ki genç yaşta demans hastası olan yaklaşık her on kişiden 1’inde demansa neden olan gen tespit edilmektedir” diyor. Dr. Ayla Sifoğlu, demansın erken yaşta felç geçirmek, travmatik beyin hasarı, bazı enfeksiyonlar ve aşırı alkol kullanımı gibi genetik olmayan nedenlerle de genç insanlarda gelişebileceğini söylüyor.</p>
<p><strong>Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin! </strong></p>
<p>Demansın, özellikle erken evrede en yaygın görülen belirtilerinden biri, yakın zamanda öğrenilen bilgilerin ve yaşanan olayların unutulması oluyor. Eşyaları kaybetme veya yanlış yere koyma, yürürken veya araba kullanırken kaybolma, tanıdık yerlerde bile kafa karışıklığı yaşama, zamanı karıştırma, konuşmaları takip etme veya kelime bulmada zorluk, sorun çözme veya karar vermede güçlük, aynı soruları tekrar tekrar sorma, diğer belirtileri arasında yer alıyor. Hafıza kaybı nedeniyle endişeli, üzgün veya öfkeli hissetme, kişilik değişiklikleri, uygunsuz davranışlarda bulunma, işten veya sosyal aktivitelerden çekilme gibi yaygın ruh hali ve davranış değişiklikleri de izleniyor. Demans ilerledikçe hastalar aile üyelerini veya arkadaşlarını tanımayabiliyor, kişisel bakım konusunda yardıma ihtiyaç duyuyor.</p>
<p><strong>Kesin tedavisi olmasa da ilerlemesi yavaşlatılıyor! </strong></p>
<p>Kesin bir tedavisi olmasa da bazı ilaçlar demansın ilerlemesini yavaşlatmaya ve semptomlarının yönetilmesine destek oluyor. Ayrıca kan basıncını ve kolesterolü kontrol altına alan ilaçlar da vasküler demansa bağlı beyinde ek hasar oluşmasını önleyebiliyor. Fiziksel ve zihinsel olarak aktif kalmak, sosyal hayata katılmak da demans hastalarının yaşam kalitelerini yükseltiyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, “Hekimler her hasta için uygun tedaviyi düzenlemekte ve hastayı yaşam boyu takip etmektedir. Tedavide ihtiyaç halinde değişiklikler yapmakta ve hastalık süresince ortaya çıkabilecek sorunlar için gerekli desteği sağlamaktadırlar” bilgisini veriyor.</p>
<p><strong>Demansı önlemek için 10 etkili öneri! </strong></p>
<p>Nöroloji Uzmanı Dr. Ayla Sifoğlu, demansı önlemek için dikkat etmeniz gereken 10 önemli kuralı şöyle özetliyor:</p>
<ul>
<li>Fiziksel olarak aktif olun. Yürüyün, koşun, dans edin, bisiklete binin, bahçede çalışın, ev işleriyle uğraşın.</li>
<li>Zihninizi aktif tutun. Yeni hobiler edinin, yeni bir dil öğrenin, kelime veya sayı oyunları oynayın.</li>
<li>Sosyal olarak aktif kalın. Aileniz, arkadaşlarınız ve çevrenizle sık sık görüşün, sohbet edin.</li>
<li>Beynin kan dolaşımının hasar görmemesi için diyabet ve obeziteye karşı önlem alın. Bu hastalıklarınız varsa kontrol altında olmasını sağlayın.</li>
<li>Kalbinizi koruyun ve tansiyonunuzu kontrol altında tutun.</li>
<li>İşitme duyunuzu koruyun. Yüksek sese maruz kalmayın, işitme sorunu yaşıyorsanız,<strong> </strong>gerekirse işitme cihazı kullanın.</li>
<li>Alkol tüketimini sınırlayın, asla sigarı içmeyin ve içilen ortamlarda bulunmayın.</li>
<li>Depresyon sorunu yaşıyorsanız mutlaka destek alın.</li>
<li>Kaliteli ve düzenli uyumaya özen gösterin. Uyku apnesi veya başka uyku sorunları yaşıyorsanız, tedavi olun.</li>
<li>Beyin sarsıntısına ve travmatik beyin hasarına karşı beyninizi riske atabilecek aktivitelerden uzak durum.</li>
</ul>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/her-10-hastadan-1inde-erken-yasta-goruluyor-579031">Her 10 hastadan 1&#8217;inde erken yaşta görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ses teli nodülleri çocuklarda da sık görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/ses-teli-nodulleri-cocuklarda-da-sik-goruluyor-560719</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Aug 2025 11:25:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklarda]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[nodülleri]]></category>
		<category><![CDATA[ses]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<category><![CDATA[teli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=560719</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sabahları sesiniz çatallı mı çıkıyor? Konuşurken zorlanıyor ya da boğazınızda bir şey varmış gibi mi hissediyorsunuz?</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ses-teli-nodulleri-cocuklarda-da-sik-goruluyor-560719">Ses teli nodülleri çocuklarda da sık görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sabahları sesiniz çatallı mı çıkıyor? Konuşurken zorlanıyor ya da boğazınızda bir şey varmış gibi mi hissediyorsunuz? Ses kısıklığı çoğu zaman geçici ve masum bir sorun olarak görülse de kimi zaman da altında ciddi hastalıklar yatabiliyor! <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan</strong> <strong>“</strong>Yapılan çalışmalarda; özellikle sesini yoğun şekilde kullanan neredeyse her 4 kişiden birinin ses kısıklığı ile karşılaştığı bildirilmektedir. Ses kısıklığı dışında seste çatallanma, kabalaşma, yorulma ve özellikle kadın hastalarda sesin erkek sesi gibi çıkması diğer başvuru şikayetleridir<strong>”</strong> diyor. </p>
<p>Ses kısıklığı sorununun mevsimsel alerji, üst solunum yolu enfeksiyonları veya reflüye bağlanmasının, altta yatan daha önemli bir sorunun tedavisini geciktirebildiğini vurgulayan Dr. Aslan “Bu nedenle ses kısıklığımızı çeşitli şekillerde masum bir nedene bağlamadan önce mutlaka kulak, burun ve boğaz muayenesi yaptırmalıyız. Çünkü ses teli nodülü, kisti ve polibinden erken evre ses teli kanserine dek birçok hastalık ilk etapta ses kısıklığı olarak bulgu vermektedir ” diye konuşuyor. </p>
<p>KBB Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan, ses kısıklığına yol açan 7 etken ile sağlıklı ve güçlü bir sesin püf noktalarını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>
<ul>
<li><strong>Üst solunum yolu enfeksiyonları</strong></li>
</ul>
<p>Sıklıkla viral üst solunum yolu enfeksiyonları sırasında ortaya çıkan ses kısıklığı enfeksiyon tablosu geriledikten sonra kısa süre içerisinde düzelmektedir. Ancak bu dönemde sigara tüketmemek, sesi yoğun kullanmamak önemlidir. </p>
<ul>
<li><strong>Alerji</strong></li>
</ul>
<p>Dr. Aslan “Mevsim geçişlerinde yoğun üst hava yolu alerjenleri (ev tozu, polen vb) ile temas sonucu burun tıkanıklığı, burun akıntısı ve hapşırık ile birlikte seste değişiklik yaşanabiliyor. Muayenede üst hava yollarındaki alerjik değişiklikleri görerek tanı koyabilmekteyiz. Tedavide ise alerjen maddelerden kaçınmak da kritik önem taşımaktadır” diyor. </p>
<ul>
<li><strong>Reflü</strong></li>
</ul>
<p>Laringofaringeal reflü ses kısıklığı yapabilmektedir. Ses kısıklığının yanı sıra midede yanma, boğazda asit tadı hissedilmesi ve mide içeriğinin boğaza kaçması gibi şikayetlerin varlığı reflü larenjitine işaret etmektedir. Tedavide ilacın yanı sıra yaşam tarzı değişikliği (mide asit salgısını artırabilecek yoğun baharatlı yiyeceklerin ve kola-kahve gibi içeceklerin tüketiminden kaçınılması, gece geç saatte besin tüketilmemesi vb) büyük rol oynamaktadır. </p>
<ul>
<li><strong>Ses teli nodülleri</strong></li>
</ul>
<p>KBB Uzmanı Dr. Aslan “Ses teli nodülleri günümüzde çocuklarda da sık görülmektedir. Özellikle ilkokul çağındaki çocuklarda spor, oyun veya sosyal aktivite sırasında yüksek sesle veya bağırarak konuşmaya bağlı olarak ses teli nodülleri gelişebilmektedir. Bu nodüler dokular konuşma sırasında ses tellerinin titreşimini bozarak ses kısıklığına neden olmaktadır. Tedavide konuşma ve ses terapisi hastalarımız için faydalı olmaktadır” diyor. </p>
<ul>
<li><strong>Ses teli polipleri ve kistleri</strong></li>
</ul>
<p>Ses tellerinde oluşan polip ve kistler, uzun süreli ses kısıklığının önemli nedenlerindendir. Polipler genellikle sigara kullanımı ve sesin yanlış kullanılmasıyla ortaya çıkar. Kistler ise ses teli içinde yerleşir ve doğuştan olabileceği gibi sıklıkla sonradan gelişir. Her iki durumda da ses kalınlaşır, çatallanabilir ve tedavi için genellikle cerrahi ile ses terapisi gerekir. </p>
<ul>
<li><strong>Sigara polibi</strong></li>
</ul>
<p>Dr. Seyfettin Aslan “Hastalarımıza sigara polibi olarak anlattığımız Reinke ödemi (ses telleri yüzey epitelinin hemen altında koyu, jöle benzeri sıvı birikimi) sesin normalden daha kalın hale dönmesine neden olur. Yoğun sigara kullanımı ile ilişkilidir. Özellikle kadın hastalarımız seslerinin erkek sesine benzemesinden, örneğin; telefonda ‘buyrun beyefendi’ diye hitap edilmesinden şikayetçi olmaktadırlar. Tedavisi sigarayı bırakmak ve cerrahidir” diyor. </p>
<ul>
<li><strong>Ses teli kanseri</strong></li>
</ul>
<p>Ses telinin iyi huylu hastalıkları gibi erken evre ses teli kanseri de ses kısıklığıyla bulgu verir. Bu nedenle özellikle yoğun sigara içen, alkol kullanan veya ailesinde baş, boyun kanseri öyküsü olan bir hastada ses kısıklığı geliştiğinde mutlaka KBB uzmanı tarafından laringoskopik muayene yapılmalıdır. </p>
<p><strong>xxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxx</strong></p>
<p><strong>Sağlıklı ve güçlü bir sesin 9 püf noktası</strong></p>
<p>KBB Uzmanı Dr. Seyfettin Aslan, ses sağlığımızı korumanın ve sağlıklı, güçlü bir sese sahip olmanın 9 püf noktasını şöyle sıralıyor:</p>
<ul>
<li>Boğazınızı temizleme davranışından kaçının</li>
<li>Ortam gürültülü de olsa bağırmayın, yüksek sesle konuşmayın</li>
<li>Aralıksız konuşmayın. Birkaç kelimede bir nefes alıp sonra konuşmaya devam edin</li>
<li>Kafeinli veya asitli içecekleri fazla tüketmeyin </li>
<li>Bol sıvı alarak boğazınızı nemli tutun</li>
<li>Düzenli ve yeterli uyuyun</li>
<li>Sigara ve alkolden kaçının</li>
<li>Sesinizi yoğun kullanacaksanız mutlaka öncesinde ses ısıtma egzersizleri yapın</li>
<li>Sesinizin yorulduğunu hissettiğinizde mutlaka dinlendirin </li>
</ul>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ses-teli-nodulleri-cocuklarda-da-sik-goruluyor-560719">Ses teli nodülleri çocuklarda da sık görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sigortacılık sektöründe siber güvenlik riskleri %66 oranıyla en büyük tehdit olarak görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/sigortacilik-sektorunde-siber-guvenlik-riskleri-66-oraniyla-en-buyuk-tehdit-olarak-goruluyor-560090</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Aug 2025 08:43:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[EKONOMİ]]></category>
		<category><![CDATA[büyük]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[güvenlik]]></category>
		<category><![CDATA[olarak]]></category>
		<category><![CDATA[oranıyla]]></category>
		<category><![CDATA[riskleri]]></category>
		<category><![CDATA[sektöründe]]></category>
		<category><![CDATA[siber]]></category>
		<category><![CDATA[sigortacılık]]></category>
		<category><![CDATA[tehdit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=560090</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uluslararası danışmanlık, denetim, güvence, strateji, kurumsal finansman ve vergi hizmetleri şirketi EY ile IIF (Uluslararası Finans Enstitüsü) tarafından küresel çapta gerçekleştirilen  Küresel Sigortacılık Risk Yönetimi Araştırması’nın 2025 sonuçları yayımlandı.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/sigortacilik-sektorunde-siber-guvenlik-riskleri-66-oraniyla-en-buyuk-tehdit-olarak-goruluyor-560090">Sigortacılık sektöründe siber güvenlik riskleri %66 oranıyla en büyük tehdit olarak görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası danışmanlık, denetim, güvence, strateji, kurumsal finansman ve vergi hizmetleri şirketi EY ile IIF (Uluslararası Finans Enstitüsü) tarafından küresel çapta gerçekleştirilen  <strong>Küresel Sigortacılık Risk Yönetimi Araştırması’nın</strong> 2025 sonuçları yayımlandı. Araştırma sonuçları, sigortacılık sektöründeki riskten sorumlu üst düzey yöneticilerinin (CRO’ların) kritik risklere karşı şirketlerini korurken iş değerine sunduğu katkıları öne çıkarıyor. Araştırmada, sigorta CRO’larının artık yalnızca risklerle mücadele etmediği; aynı zamanda stratejik olarak şirketlerin dayanıklılık kapasitesini de artırdığı görülüyor.</p>
<p><strong>En büyük kaygı: ekonomik öngörülemezlik</strong></p>
<p>Araştırmaya göre; sigortacılık sektöründeki risk yöneticileri için siber güvenlik, geçen yıl olduğu gibi bu sene de önümüzdeki 12 ayın en önemli risk faktörü olarak görülüyor. Geçen yıl araştırmaya katılanların %53’ü siber güvenliği ilk sırada konumlandırırken, bu yıl bu oranın %66’ya çıktığı dikkat çekiyor. Jeopolitik risklerin oluşturduğu tehditler de bu kritik yükselişi tetikliyor. Bunu %32 ile üçüncü taraf riskleri, %29 oranıyla da regülasyon ve uyum riskleri takip ediyor. Sigorta şirketi CRO’larının önceliklendirdiği gündem maddelerinde en büyük kaygıyı, ekonomik ve siyasi değişimler gibi dış faktörlerin öngörülemezliği oluşturuyor. Bu faktörler, risk yönetimi stratejilerini doğrudan etkiliyor. Bunun yanı sıra sigorta şirketlerindeki CRO’lar, risk unsurlarını iş stratejilerine daha derinlemesine entegre etmek için de yoğun çaba gösteriyor.</p>
<p><strong>Yönetim kurullarının ve risk yöneticilerinin öncelikleri genel olarak benzerlik gösteriyor </strong></p>
<p>Araştırma sonuçlarına göre, yönetim kurulu ile sigortacılık sektöründeki CRO’ların öncelikleri büyük ölçüde örtüşmeye devam ediyor. Bu uyum, CRO’ların yönetim kurullarıyla daha doğrudan iletişimde olduğu ve karar süreçlerine daha aktif katıldığına dair olumlu bir işaret olarak yorumlanıyor. Araştırmada; yönetim kurullarının önümüzdeki 12 aylık dönemde odaklanacağı ilk 5 risk arasında siber güvenlik ilk sıradaki yerini korurken, geçen yıl 15’inci sırada yer alan stratejik risklerin bu yıl 4’üncü sıraya yükseldiği görülüyor.</p>
<p><strong>Yeni gümrük tarifeleri makroekonomik riski artırıyor</strong></p>
<p>Araştırmaya göre, dünya genelindeki belirsizlikler, sigorta şirketlerinin gündeminde yeni riskleri ön plana çıkarıyor. Bu yılki araştırma, jeopolitik risklerin geçen yıla göre daha da yükseldiğini gösteriyor. Jeopolitik endişeler, daha yoğun siber tehditler ve elverişsiz makroekonomik koşullar şeklinde ortaya çıkıyor. Maliye politikaları ve yaptırımlar ise, jeopolitik ve regülasyonel risklerin kesişim noktasını oluşturuyor. Özellikle 2025 yılının başlarında açıklanan gümrük tarifeleri de makroekonomik risk algısını daha da artırıyor. Bununla birlikte siyasi kutuplaşmalar, regülasyon müdahaleleri ve maliye politikası değişiklikleri gibi dışsal faktörlerin itibar ve finansal riskleri artırma potansiyeline sahip olduğu görülüyor. Sigortacılık sektöründeki CRO’lar, jeopolitik belirsizlikleri azaltmak amacıyla siber güvenlik önlemlerini güçlendirme (%58), politik risk değerlendirmesi ve senaryo planlamasını artırma (%44), yatırım portföyünü çeşitlendirme (%42), uyum ve regülasyon çerçevelerini güçlendirme (%31) gibi stratejik aksiyonlara odaklanıyor. </p>
<p><strong>Sektörde yetenek ve iş gücü yetkinliklerinin fark yaratması bekleniyor</strong></p>
<p>Etkin bir risk yönetiminde asıl fark yaratan unsurun ‘yetenek’ olduğu gerçeği, sigorta şirketlerinin stratejilerinde de belirginleşiyor. EY/IIF araştırması, sigortacılık sektöründeki CRO&#8217;ların yeni yeteneklere duyulan ihtiyacın farkında olarak, teknik uzmanlıkla sınırlı kalmadan iletişim, liderlik, iş zekâsı ve adaptasyon gibi yetkinliklere de odaklandığını gösteriyor. Teknik uzmanlık ve geleneksel yönetim becerileri önemini korurken, sigorta şirketi CRO&#8217;ları büyük resmi de görebilen çok yönlü profesyonellere sahip olmayı önemsiyor. Araştırmaya göre; önümüzdeki 5 yıl içinde sigortacılık sektörünün risk yönetiminde beceri setlerine en çok ihtiyaç duyulacak konuların sırasıyla siber güvenlik (%36), iş/ürün bilgisi (%27), değişim ve dönüşüm (%25), operasyonel dayanıklılık (%25), yapay zekâ ve makine öğreniminin kullanımı (%25) olduğu öne sürülüyor.</p>
<p><strong>EY Türkiye Finansal Hizmetler Sektör Lideri ve Vergi Bölümü Şirket Ortağı Levent Atakan </strong>araştırmayla ilgili yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:</p>
<p><em>“EY/IIF araştırması, sigortacılık sektöründeki üst düzey risk yöneticilerinin iş operasyonlarına daha derinden dahil olarak çeşitli riskleri azaltmak için bütünsel bir yaklaşım geliştirmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Araştırmaya göre; sigorta şirketlerindeki CRO’lar artık yalnızca risklerin kontrolüyle değil, kurumsal dönüşüm süreçlerinin stratejik bir ortağı olarak konumlanıyor. Ayrıca araştırma, risk yönetiminin şirket genelinde iş kararlarını destekleyen bir itici güç olarak nasıl değer sağladığını ortaya koyuyor. Sigortacılık sektörüne yönelik hazırlanan bu çalışma ile, sigorta şirketlerinin risk alanında maksimum stratejik değer üretmesini sağlamak ve risk yönetiminin kurumsal hedeflere ulaşmak için bir kaynak ve kolaylaştırıcı faktör olarak konumlandırılması amaçlanıyor.” </em></p>
<p><strong>EY Türkiye Finansal Risk Hizmetleri Şirket Ortağı Ezgi İvecan</strong> ise şunları söyledi: </p>
<p><em>“Araştırmaya katılan sigorta şirketi CRO’larının yanıtlarına göre; siber güvenlik riskleri önemli bir artış oranıyla geçen yıla göre daha da kritik bir risk olmaya devam ediyor. Jeopolitik belirsizliklerin oluşturduğu riskler bu etkiyi derinleştirirken; sigorta CRO’larının gündem maddelerindeki bir diğer büyük kaygının, ekonomik ve siyasi değişimler gibi dış faktörlerin öngörülemezliğinin olduğu görülüyor. Günümüz piyasasındaki tüm belirsizliklerin ve dönüştürücü değişikliklerin potansiyeli göz önüne alındığında, sigorta CRO&#8217;larının organizasyonel dönüşümü ve büyümeyi yönlendirmede ve risk yönetimini kolaylaştırıcı bir güç olarak konumlandırmadaki önemi vurgulanıyor. CRO&#8217;ların mevcut risk yönetimi tekniklerinin etkinliğini artırmak için stres testi ve senaryo analizi, risk iştahı, yetenek ve beceri geliştirme, yapay zekâ ve teknoloji gibi birçok konuyu ele alarak çok boyutlu bir strateji benimsemesi gerekiyor.</em></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/sigortacilik-sektorunde-siber-guvenlik-riskleri-66-oraniyla-en-buyuk-tehdit-olarak-goruluyor-560090">Sigortacılık sektöründe siber güvenlik riskleri %66 oranıyla en büyük tehdit olarak görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fibromiyalji çocuklarda da sık görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/fibromiyalji-cocuklarda-da-sik-goruluyor-560047</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Aug 2025 07:57:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklarda]]></category>
		<category><![CDATA[fibromiyalji]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=560047</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her sabah yorgun uyanıyor, özellikle boynunuzda, belinizde ve sırtınızda bazen de tüm vücudunuzda ağrılar hissediyor, gün içerisinde aktivitelerinizi gerçekleştirirken zorlanıyor musunuz? </p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/fibromiyalji-cocuklarda-da-sik-goruluyor-560047">Fibromiyalji çocuklarda da sık görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her sabah yorgun uyanıyor, özellikle boynunuzda, belinizde ve sırtınızda bazen de tüm vücudunuzda ağrılar hissediyor, gün içerisinde aktivitelerinizi gerçekleştirirken zorlanıyor musunuz? <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ece Aydoğ</strong>, tüm dünyada yaygın görülen bu hastalığın fibromiyalji olduğunu belirterek “Kadınlarda erkeklerden çok daha fazla görülen bu hastalıkla son yıllarda çocuklarda da sık karşılaşılıyor. Günlük yaşam kalitesini son derece olumsuz etkileyen, depresyona neden olarak sosyal ilişkilerin bozulmasına, okul ve iş hayatında başarının düşmesine yol açabilen bu hastalığın tedavisini ilaçla ve ilaç dışı yöntemler olarak sınıflandırabiliriz. Ancak ilaç kullanılsa dahi tek başına yetersiz kalacağından mutlaka ilaç dışı tedavi yöntemlerini de beraberinde uygulamak gerekir” diyor. </p>
<p>Fibromiyaljinin tek tip tedavisi olmadığını, her bireyin ihtiyaçlarına göre tedavi uygulanması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Aydoğ “Fibromiyalji tedavisi zor bir hastalıktır. Hastalığın nedeni hakkında sınırlı bilgiye sahip olmamız ve geleneksel ağrı kesicilere yanıtın olmaması tedaviyi güçleştirmektedir. Öncelikli olarak fibromiyalji gerçek bir hastalık olarak kabul edilmeli, hasta hastalık hakkında bilgilendirilmeli ve bu hastalığı yönetmesi öğretilmelidir” diye konuşuyor. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Ece Aydoğ, ilaçsız tedavide öne çıkan, ilaç kullananların da mutlaka uygulaması gereken 7 etkili yöntemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>
<ul>
<li><strong>Hafif tempolu, düzenli egzersiz yapın</strong></li>
</ul>
<p>Fibromiyalji tedavisinde en etkili yöntemlerden biri olan düzenli egzersiz (aerobik egzersizler, kas kuvvetlendirme egzersizleri, su içinde yapılan egzersizler vb), kasları güçlendiriyor, ağrıyı azaltıyor, beyin ve vücut arasındaki iletişimi düzenliyor ve uyku kalitesini artırıyor. Ağır egzersiz değil, hafif tempolu bir yürüyüş, yüzme, bisiklet, yoga ya da pilates yapılmasında fayda var. </p>
<ul>
<li><strong>Kafeini sınırlayın</strong></li>
</ul>
<p>Prof. Dr. Ece Aydoğ “Fibromiyalji tedavisinde uyku düzeni çok önemlidir. Fibromiyalji hastalarının büyük çoğunluğu gece boyunca derin uykuya dalamadıkları için, bu durum da ağrı eşiğinin düşmesine ve ağrının daha yoğun hissedilmesine neden oluyor. Bu nedenle, gün içinde aşırı kafein tüketiminden kaçının, özellikle akşamları kafein içeren içeceklerden uzak durun, gün içinde şekerleme yapmayın, kendi yatağınızda ve karanlık bir ortamda yatın. Ayrıca mutlaka yatağa her gün aynı saatte girip, aynı saatte uyanmaya özen gösterin” diyor. </p>
<ul>
<li><strong>Beslenmenize dikkat edin</strong></li>
</ul>
<p>Özellikle D vitamini, B12 vitamini ve magnezyum başta olmak üzere bazı vitamin ve mineral eksiklikleri fibromiyalji ağrılarını artırabildiğinden dolayı, beslenmenize dikkat edin, gerekirse tetkiklerinizi yaptırarak eksik vitaminlerinizi doktor önerisiyle takviye olarak alın. Rafine şekerden ve işlenmiş gıdalardan kaçının. </p>
<ul>
<li><strong>Stresinizi yönetmeyi öğrenin</strong></li>
</ul>
<p>Günlük yaşamın vazgeçilmezi olan stres, belirli düzeyde olduğunda fayda sağlıyor ancak aşırı, yönetilemeyen stres fibromiyalji ağrılarını artırıyor. Bu nedenle stresinizi yönetmeyi öğrenin, gerekirse bu konuda uzman desteği alın. Nefes terapileri ve meditasyon da fayda sağlayacaktır. </p>
<ul>
<li><strong>Fizik tedaviden destek alın</strong></li>
</ul>
<p>Prof. Dr. Ece Aydoğ “Tedavi süreci mutlaka doktor kontrolünde ilerletilmelidir. Yanlış ve gereksiz tedaviler hastalığın daha komplike hale gelmesine neden olurken, maddi ve manevi kayıplarla sonuçlanır” diyor. Fizik tedavi yöntemlerinin, kas ve iskelet sistemi üzerindeki yükleri azaltarak fibromiyalji ağrılarını kontrol etmede büyük rol oynadığını belirten Prof. Dr. Aydoğ, ihtiyaca göre belirlenecek seanslarda, fizyoterapist eşliğinde uygulanacak yöntemlerin, kişinin günlük yaşam kalitesini artırdığını söylüyor.  </p>
<ul>
<li><strong>Gün ışığından mutlaka faydalanın</strong></li>
</ul>
<p>Özellikle yaz güneşi vücutta D vitamini sentezini destekleyerek kas ve kemik sağlığını koruyor, fibromiyalji kaynaklı ağrıların hafifletilmesine yardımcı olabiliyor. Bu nedenle özellikle yaz aylarında, öğle saatlerinde sadece kollar ve bacakları 15-20 dakika güneşe maruz bırakarak vücutta D vitamini üretimi sağlanabilir.   </p>
<ul>
<li><strong>Oturuş pozisyonunuza dikkat edin</strong></li>
</ul>
<p>Özellikle bilgisayar karşısında uzun süre yanlış pozisyonda oturmak fibromiyalji ağrılarının tetiklenmesine neden oluyor. Prof. Dr. Ece Aydoğ “Masa başında çalışırken omuzları öne düşürmek ya da kambur durmak kasları gerer ve ağrıyı artırır. Bu nedenle bilgisayar karşısında otururken ve ayaktayken dik durmaya ve omuzlarınızı geride tutmaya, belinizi yastıkla desteklemeye özen gösterin” diyor. </p>
<p><strong> </strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/fibromiyalji-cocuklarda-da-sik-goruluyor-560047">Fibromiyalji çocuklarda da sık görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Basit bir ishal olarak görülüyor, ancak…</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/basit-bir-ishal-olarak-goruluyor-ancak-547219</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Jun 2025 10:24:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[basit]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[ishal]]></category>
		<category><![CDATA[olarak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=547219</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mide ve bağırsak sisteminin genellikle enfeksiyon kaynaklı iltihabı olan ve halk arasında “mide gribi” olarak bilinen gastroenterit, ülkemizde çocukluk çağının en sık görülen hastalıklarından biri olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/basit-bir-ishal-olarak-goruluyor-ancak-547219">Basit bir ishal olarak görülüyor, ancak…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mide ve bağırsak sisteminin genellikle enfeksiyon kaynaklı iltihabı olan ve halk arasında “mide gribi” olarak bilinen gastroenterit, ülkemizde çocukluk çağının en sık görülen hastalıklarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Öyle ki enfeksiyonların yaygın olduğu yaz aylarında çocuk acil servislerinin en kalabalık hasta grubunu,  gastroenterit geçiren çocuklar oluşturuyor. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Giray Girgin, sulu ishal, mide bulantısı, kusma ve karın ağrısı gibi sorunlarla acil servise getirilen her iki çocuktan 1’ine gastroenterit tanısı konulduğunu belirterek, “Bu oran, bazı bölgelerde yüzde 60’lara kadar çıkabilir. Dolayısıyla, bu hastalık sadece bireysel değil, aynı zamanda halk sağlığı açısından da önemli bir sorun olarak kabul edilir” diyor. </p>
<p>24 saat içinde iyileşme görülmüyorsa…</p>
<p>Gastroenterit, çoğu zaman toplumda hafif ve geçici bir hastalık gibi algılanıyor; ancak özellikle küçük çocuklarda hızla dehidratasyona yol açabileceği için hayati risk taşıyabilecek klinik bir tabloya dönüşebiliyor. Bu noktada en kritik konu, ebeveynlerin belirtileri erken fark etmeleri ve çocuğun genel durumunu yakından izlemeleri. Acıbadem Kartal Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Giray Girgin, zamanında fark edilip doğru şekilde yönetilirse gastroenterit hastalığının genellikle tamamen düzeldiğini belirterek, “Ancak gecikmiş müdahaleler çocuk sağlığı açısından ciddi sonuçlara yol açabilir. Özellikle küçük çocuklarda hızlı sıvı kaybı (dehidratasyon) gelişirse ve tedavi edilmezse böbrek fonksiyonları bozulabilir, bilinç değişikliği görülebilir ve nadiren de olsa hayati risk oluşabilir. Bu yüzden gastroenterit basit bir ishal gibi görülmemeli, çocuğun genel durumu her zaman öncelikli değerlendirme kriteri olmalıdır. Ayrıca unutulmamalı ki bazı gastroenterit vakaları bakteriyel veya paraziter kökenli olabilir ve evde yapılan müdahaleler yetersiz kalabilir. Bu nedenle, belirtiler başladıktan sonra 24 saat içinde iyileşme görülmüyorsa ya da çocuk sıvı alamıyorsa, mutlaka bir hekime başvurulmalıdır” uyarısında bulunuyor. </p>
<p><strong>Yaz aylarında çok sık görülüyor, çünkü…</strong></p>
<p>Yaz mevsiminin, gastroenterit tablolarının en sık görüldüğü dönemlerden biri olduğu belirtiliyor. Zira, sıcak hava nedeniyle gıdalar daha fazla bozuluyor ve dışarıda tüketilen yiyecek ile içeceklerin hijyen koşullarının kontrolü zorlaşıyor. Ayrıca yüzme havuzları, plajlar ve açık hava aktiviteleri sırasında çocukların kirli suyla temas edebilmeleri de bir başka önemli riski oluşturuyor.</p>
<p><strong>Özellikle 2 yaş altındaki bebekler büyük risk altında!</strong></p>
<p>Gastroenterit her yaş grubunda görülse de en çok 6 ay ile 5 yaş arasındaki çocukları etkiliyor. Özellikle 2 yaş altındaki bebeklerde bağışıklık sisteminin henüz gelişmemiş olması ve vücutlarının sıvı kaybına karşı daha savunmasız olması nedeniyle hastalık daha hızlı ve ağır seyredebiliyor. Dr. Giray Girgin, dolayısıyla bu yaş grubunda enfeksiyonlara karşı hem dikkatli olmanın hem de erken müdahalenin çok daha büyük önem taşıdığını vurguluyor. </p>
<p>“Su içebiliyorsa ciddi bir sorun yoktur” hatasına düşmeyin! </p>
<p>Toplumda sıkça duyulan hatalı inanışlardan biri, “Çocuk bir şey yemese de su içebiliyorsa ciddi bir sorun yoktur” düşüncesi oluyor. “Oysa gastroenterit vakalarında sadece sıvı kaybı değil, elektrolit dengesizlikleri de gelişebilir” uyarısında bulunan Dr. Giray Girgin, şunları söylüyor: “Özellikle küçük yaş grubundaki çocuklar bu dengesizliklere karşı daha hassastır ve hızlı müdahale gerektirecek tablolar ortaya çıkabilir. Bu nedenle ağızdan sıvı alımı tek başına yeterli bir gösterge olarak değerlendirilmemeli, çocuğun genel durumu, idrar çıkışı ve hidrasyon bulguları bütüncül şekilde göz önünde bulundurulmalıdır.”</p>
<p>Halk arasında “mide gribi” olarak biliniyor, ancak! </p>
<p>Halk arasında “mide gribi” olarak bilinse de bu hastalık grip virüsüyle değil; bağırsaklara yerleşen virüs, bakteri veya parazitlerle meydana geliyor. Gastroenteritin en yaygın nedeni ise virüsler oluyor. Özellikle rota virüsün çocukluk çağında en sık rastlanan viral gastroenterit etkeni olduğunu söyleyen Dr. Giray Girgin,  “Rota virüs dışında noro virüs, adeno virüs ve astro virüs gibi başka virüsler de benzer tabloya neden olabilir. Daha nadiren ise bakteriler ve parazitler sorumlu olabilir” bilgisini veriyor.</p>
<p>Bu belirtiler varsa, zaman kaybetmeyin!</p>
<p>Gastroenterit tablosunda çocuklarda en yaygın görülen belirti, sulu ishal oluyor. Buna ek olarak; kusma, karın ağrısı, ateş, halsizlik ve iştahsızlık da sık görülüyor. Hastalık ilerledikçe vücut sıvı kaybediyor; çocukta ağız kuruluğu, gözyaşında azalma ile ciltte kuruluk gibi dehidratasyon bulguları ortaya çıkıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Giray Girgin, erken tanı sayesinde sıvı kaybı oluşmadan ve genel   durum bozulmadan tedaviye başlanabildiğini vurgulayarak, “Günde 3’ten fazla sulu ishal, her beslenme sonrasında kusma, yüksek ateş, ağızdan sıvı alamama, ağız kuruluğu, idrar yapmama ve bilinç değişikliği gibi durumlarda ebeveynler vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurmalıdır” sözleriyle uyarıda bulunuyor. </p>
<p>Ağır tablolarda hastaneye yatış gerekebilir!</p>
<p>Gastroenterit tanısı genellikle çocuğun öyküsü ve muayeneyle konuyor. Bazı durumlarda, dışkı tahlili, kan testleri veya idrar tetkikleri gerekebiliyor. Tedavide temel amaç; vücudun kaybettiği sıvı ve elektroliti yerine koymak.  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Giray Girgin, hafif tablolarda vücuttaki sıvı kaybının evde ağızdan sıvı takviyesiyle sağlanabildiğini belirterek, “Şiddetli tablolarda ise hastane ortamında damar yoluyla sıvı tedavisi gerekir. Antibiyotikler sadece bakteri kaynaklı hastalıklarda kullanılır. Bu sebeple, bilinçsiz antibiyotik kullanımından kaçınılmalıdır” diyor. </p>
<p>Bu önlemler hastalıktan koruyor! </p>
<p>Bazı basit önlemlerle çocukları gastroenteritten  korumanın mümkün olduğunu anlatan Dr. Giray Girgin, ebeveynlerin dikkat etmeleri gereken kuralları şöyle özetliyor: “Ellerin sık sık sabunla yıkanması, sebze ile meyvelerin bol suyla iyi yıkanması, dışarıda satılan yiyeceklerden kaçınılması, temiz su tüketilmesi ve oyuncakların temizliğine dikkat edilmesi önemlidir. Ayrıca, rota virüs aşısı da güçlü bir koruyucu önlemdir.”</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/basit-bir-ishal-olarak-goruluyor-ancak-547219">Basit bir ishal olarak görülüyor, ancak…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hashimoto (Haşimato) gençlerde de görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/hashimoto-hasimato-genclerde-de-goruluyor-542699</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Jun 2025 11:13:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[gençlerde]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hashimoto]]></category>
		<category><![CDATA[haşimato]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=542699</guid>

					<description><![CDATA[<p>"Sürekli yorgun ve bitkin hissediyorum”, “Sabahları yataktan kalkmakta zorlanıyorum", “Kendimi bir türlü ısıtamıyorum, sürekli üşüyorum”, “Su içsem kilo alıyorum”… Bu ve benzeri şikayetler Hashimoto (Haşimato) hastalığının belirtileri olabilir.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/hashimoto-hasimato-genclerde-de-goruluyor-542699">Hashimoto (Haşimato) gençlerde de görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8220;Sürekli yorgun ve bitkin hissediyorum”, “Sabahları yataktan kalkmakta zorlanıyorum&#8221;, “Kendimi bir türlü ısıtamıyorum, sürekli üşüyorum”, “Su içsem kilo alıyorum”… Bu ve benzeri şikayetler Hashimoto (Haşimato) hastalığının belirtileri olabilir. Günümüzde çevresel toksinler, aşırı iyot tüketimi, sigara kullanımı ve aşırı stres derken Hashimoto’nun giderek yaygınlaştığını, son yıllarda sadece yetişkinlerde değil gençlerde de görüldüğünü belirten <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Zeynep Ece Demirbaş</strong> “Tüm otoimmün hastalıklar arasında görülme sıklığı açısından ilk sırada yer alan Hashimoto; sürekli yorgunluk, halsizlik, tüm çabalara rağmen kilo verememe, cilt ve saç kuruluğu ile yazın bile üşümeye yol açabilirken, tedavi edilmediğinde tehlikeli sonuçlara da neden olabilir” diyor.  İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Zeynep Ece Demirbaş, Hashimoto’nun öne çıkan 10 belirtisini sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>
<p> </p>
<p>Genellikle yavaş geliştiği ve sinsice ilerlediği için geç fark edilebilen Hashimoto hastalığı, bağışıklık sisteminin tiroit bezini hedef alıp iltihaplandırdığı otoimmün bir hastalık olarak tanımlanıyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Zeynep Ece Demirbaş</strong>, bu durumun tiroit bezinin zarar görmesine ve genellikle hormon üretiminde azalmaya yol açtığını belirterek “Sonuç olarak da hipotiroidizm gelişir ve metabolizma yavaşlar. Ülkemizde Hashimoto tiroiditi olup bundan haberdar olmayan pek çok kişi bulunmaktadır. Belirtiler genellikle yavaş geliştiği için hastalık fark edilmeyebilir. Ayrıca tiroit bezine karşı antikorları olup belirgin hipotiroidi tablosu geliştirmeyen hastalar da mevcuttur. Tedavi edilmediğinde Hashimoto tiroiditi ciddi hipotiroidizme, kardiyovasküler hastalıklara, infertiliteye (kısırlık) ve hatta tıbbi bir acil durum olarak bilinen ve hayati riske yol açabilen “miksödem koması” tablosuna neden olabilir” diyor. Buna karşın Hashimoto tiroiditinin, erken teşhis ve doğru tedavi ile kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Dr. Demirbaş, tedavide ilacı doğru ve düzenli kullanmanın çok büyük önem taşıdığını, düzenli kontrollerle de mutlaka doz ayarlaması yapılması gerektiğini vurguluyor.</p>
<p><strong>En sık görülen bağışıklık sistemi hastalığı!</strong></p>
<p>Hastalığın ilk kez 1912 yılında Japon bir cerrah olan Hakaru Hashimoto tarafından tanımlandığından bu şekilde isimlendirildiğini belirten Dr. Demirbaş sözlerine şöyle devam ediyor: “Ülkemizde yaklaşık her 1000 kişiden birinde Hashimoto tiroiditi olduğu bilinmektedir. Hashimoto tüm otoimmün hastalıklar içinde en sık görülen hastalıktır. Orta yaş kadınlarda daha sık ortaya çıkmakla birlikte çocuk ve ergenler de dahil tüm yaş gruplarında ve erkeklerde de görülebilir. Bu hastalık sıklıkla hipotiroidiye sebep olmaktadır ancak nadiren hipertiroidi (tiroit bezinin fazla hormon üretimi) görülebilir. Bazı hastalarda ise kalan sağlam tiroit dokusu yeterli hormon üretebildiğinden tiroit fonksiyonları normal seyredebilir. Hashimoto hastalığına yönelik toplumsal farkındalık giderek artmakla birlikte halen yeterli seviyede değildir. Öyle ki; Hashimoto’nun yol açtığı halsizlik, yorgunluk, kilo alma gibi şikayetler başka hastalıklara bağlanarak göz ardı edilebiliyor.”  </p>
<p><strong>Sağlıksız yaşam alışkanlıkları da neden olabiliyor!</strong></p>
<p>Diğer tüm otoimmün hastalıklar gibi Hashimoto’ya da sadece genetik faktörlerin değil, çevresel faktörlerin ve kişinin sağlıksız yaşam alışkanlıklarının da yol açabildiğini vurgulayan Dr. Zeynep Ece Demirbaş “Ülkemizde aşırı iyot tüketimi, sigara kullanımı, artan stres düzeyi,  aşırı steril ortamlarda büyümek, beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler ve kimyasal toksinlere maruziyet gibi etkenlerle yaklaşık her 10 kadından birinde Hashimoto tiroiditi görülmektedir. Kadınlarda erkeklere göre 7-10 kat daha sık gözleniyor. Son yıllarda hastalık gençlerde de görülmektedir. Tüm dünyada otoimmün hastalıkların sıklığında artış yaşanmaktadır” diyor. </p>
<p><strong>Hashimoto’da (Haşimato) bu belirtilere dikkat!</strong></p>
<p>Dr. Zeynep Ece Demirbaş, Hashimoto hastalığı hipotiroidiye yol açtığında en sık görülen belirtileri şöyle sıralıyor; </p>
<ul>
<li>Sürekli halsizlik ve yorgunluk</li>
<li>Tüm çabalara rağmen kilo verememe</li>
<li>Cilt ve saç kurulukları</li>
<li>Kabızlık</li>
<li>Depresif ruh hali</li>
<li>Yüz ve vücutta ödem</li>
<li>Yaygın kas ağrıları ve güçsüzlüğü</li>
<li>Cinsel istekte azalma</li>
<li>Adet düzensizlikleri</li>
<li>Yaz sıcağında bile sürekli üşüme</li>
</ul>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/hashimoto-hasimato-genclerde-de-goruluyor-542699">Hashimoto (Haşimato) gençlerde de görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Diş Sıkma ve Gıcırdatma En Çok Gençlerde Görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/dis-sikma-ve-gicirdatma-en-cok-genclerde-goruluyor-528173</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 May 2025 10:14:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[çok]]></category>
		<category><![CDATA[diş]]></category>
		<category><![CDATA[gençlerde]]></category>
		<category><![CDATA[gıcırdatma]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[sıkma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=528173</guid>

					<description><![CDATA[<p>Altında yatan pek çok farklı sebeple diş sıkma (bruksizm) ve diş gıcırdatma, günümüzde gittikçe yaygınlaşan önemli bir sorun.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/dis-sikma-ve-gicirdatma-en-cok-genclerde-goruluyor-528173">Diş Sıkma ve Gıcırdatma En Çok Gençlerde Görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Altında yatan pek çok farklı sebeple diş sıkma (bruksizm) ve diş gıcırdatma, günümüzde gittikçe yaygınlaşan önemli bir sorun. Her yaş grubunda karşılaşılan diş sıkmanın en sık görüldüğü yaş grubu ise 20-40 yaş aralığındaki genç yetişkinler. Sınav dönemleri, stresli iş ortamları ve yoğun psikolojik baskılar gençlerde diş sıkma riskini artırırken, çocuklarda ise diş değişim dönemlerinde kısa süreli diş sıkma davranışları görülebiliyor. Bruksizmin oluşmasında etkili başka faktörler de var. Özellikle anksiyete, uyku bozuklukları, diş sorunları (kapanış bozukluğu gibi), bazı antidepresanlar ve nörolojik hastalıklar bunlar arasında ilk sırada. </p>
<p>Diş sıkma ve diş gıcırdatma gece uykusu boyunca farkında olunmadan yapıldığında, uzun vadede dişlerde aşınma, hassasiyet, çene ekleminde ağrı ve baş-boyun kaslarında sorunlara sebep oluyor. Uzun süre tedavi edilmediğinde ise, diş yapısında kalıcı hasarlara ve çene ekleminde ciddi fonksiyon kayıplarına yol açıyor. Oysa gece plağı kullanımı, fizyoterapi, kas egzersizleri, gevşeme teknikleri ve stres azaltıcı terapiler ve botoks uygulamaları gibi çok geniş yelpazede tedavi seçenekleri ile yaşam kalitesini artırmak mümkün. </p>
<p>Erken tanı ve doğru müdahaleyle diş sıkmanın yol açtığı sorunların önlenebileceğini belirten İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi AD Öğretim Üyesi Merve Çakır’ın, diş sıkmanın etkilerini azaltmak için de birkaç önerisi var: </p>
<p><strong>Azaltın:</strong> Stresinizi azaltacak yöntemler geliştirin (Egzersiz, meditasyon, hobiler).</p>
<p><strong>Değiştirin: </strong>Uyku düzeninizi değiştirin. Düzenli ve kaliteli uyku alışkanlığı edinin.</p>
<p><strong>Rahatlayın: </strong>Çene kaslarını rahatlatıcı egzersizler yapın.</p>
<p><strong>Sınır koyun:</strong> Kafein ve alkol tüketiminizi sınırlayın.</p>
<p><strong>Aksatmayın: </strong>Diş hekimi kontrollerinizi ihmal etmeyin.</p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/dis-sikma-ve-gicirdatma-en-cok-genclerde-goruluyor-528173">Diş Sıkma ve Gıcırdatma En Çok Gençlerde Görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşlanmayla ağız ve diş problemleri artıyor! Tükürük azalması ve ağız kuruluğu yaşlılarda daha sık görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/yaslanmayla-agiz-ve-dis-problemleri-artiyor-tukuruk-azalmasi-ve-agiz-kurulugu-yaslilarda-daha-sik-goruluyor-455266</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 May 2024 16:38:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[artıyor]]></category>
		<category><![CDATA[azalması]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[diş]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[kuruluğu]]></category>
		<category><![CDATA[problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<category><![CDATA[tükürük]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlanmayla]]></category>
		<category><![CDATA[yaşlılarda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=455266</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yaşlanmayla ile birlikte ağız ve diş problemlerinin daha yaygın hale geldiğini kaydeden uzmanlar, diş eti hastalıkları, diş çürümesi, tükürük azalması ve ağız kuruluğu gibi problemlerin de daha sık görüldüğünü söylüyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yaslanmayla-agiz-ve-dis-problemleri-artiyor-tukuruk-azalmasi-ve-agiz-kurulugu-yaslilarda-daha-sik-goruluyor-455266">Yaşlanmayla ağız ve diş problemleri artıyor! Tükürük azalması ve ağız kuruluğu yaşlılarda daha sık görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Diş hekiminin yaşlı bireylere özel beslenme önerileri, ağız hijyeni teknikleri ve ağız kuruluğu gibi problemler için çözümler sunabileceğini vurgulayan Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Yaşlı bireylerin en az yılda 2 kez diş muayenesi ve kontrolünden geçmesi öneriliyor. Diş eti hastalığı veya diyabet gibi kronik hastalığı olan yaşlı bireylerin daha sık diş hekimine gitmesi gerekebilir.” dedi.</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Protetik Diş Tedavisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz,<strong> </strong>yaşlılık döneminde düzenli diş muayeneleri ve kontrollerinin önemi hakkında bilgi verdi.<strong> </strong></p>
<p><strong>“Düzenli diş muayeneleriyle problemler erken teşhis ve tedavi edilebiliyor”</strong></p>
<p>Yaşlılık döneminde, ağız ve diş sağlığını korumak için düzenli diş muayeneleri ve kontrolleri yaptırmanın çok önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, bunun birkaç sebebinin olduğunu belirterek, “Yaşlanma ile birlikte ağız ve diş problemleri daha yaygın hale geliyor. Diş eti hastalıkları, diş çürümesi, tükürük azalması ve ağız kuruluğu gibi problemler yaşlı bireylerde daha sık görülüyor. Düzenli diş muayeneleri ve kontrolleri ile bu problemler erken teşhis ve tedavi edilebilir.” dedi.</p>
<p><strong>“Diyabet, kalp hastalığı ve Alzheimer gibi kronik hastalıkları tetikleyebiliyor”</strong></p>
<p>Ağız ve diş sağlığının genel sağlık ile bağlantılı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Diş eti hastalıkları ve diğer ağız problemleri diyabet, kalp hastalığı ve Alzheimer gibi kronik hastalıkları tetikleyebilir veya şiddetlendirebilir. Düzenli diş muayeneleri ve kontrolleri ile bu riskler azaltılabilir.” şeklinde öneride bulundu.</p>
<p><strong>“El becerilerinde azalma ve görme problemleri zorlayabiliyor”</strong></p>
<p>Yaşlı bireylerin diş bakımı konusunda daha fazla yardıma ihtiyaç duyabildiğini de söyleyen Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “El becerilerinde azalma ve görme problemleri gibi yaşlanma ile birlikte gelen bazı problemler, yaşlı bireylerin diş bakımını kendi başlarına yapmalarını zorlaştırabiliyor. Düzenli diş muayeneleri ve kontrolleri sırasında diş hekimi veya diş hijyenisti, yaşlı bireylere diş bakımı konusunda gerekli yardımı ve eğitimi sağlayabilir.” dedi.</p>
<p><strong>“Yaşlı bireylerin yılda en az 2 kez diş muayenesi ve kontrolünden geçmesi öneriliyor”</strong></p>
<p>Diş hekiminin yaşlı bireylere özel beslenme önerileri, ağız hijyeni teknikleri ve ağız kuruluğu gibi problemler için çözümler sunabileceğini de vurgulayan Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Yaşlı bireylerin en az yılda iki kez diş muayenesi ve kontrolünden geçmesi önerilir. Diş eti hastalığı veya diyabet gibi kronik hastalığı olan yaşlı bireylerin daha sık diş hekimine gitmesi gerekebilir.” diye konuştu.</p>
<p>Diş muayenesi ve kontrolü sırasında diş hekiminin, dişlerin ve diş etlerinin genel durumunu inceleyerek diş eti hastalığı ve diş çürümesi olup olmadığını kontrol ettiğini de kaydeden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, ağız kanseri taraması, tükürük akışını ölçme, gerekirse röntgen çekimi ve diş bakımı ve ağız hijyeni konusunda gerekli tavsiyelerin de verildiğini anlattı.</p>
<p><strong>Yaşlı hastaların özel bir diş bakımı ve tedavisine ihtiyacı var</strong></p>
<p>Yaşlılara diş fırçalamak ve diş ipi kullanmak gibi günlük ağız hijyenini ihmal etmemeleri, sağlıklı ve dengeli beslenmeleri, şekerli ve asitli yiyecek ve içeceklerden kaçınmaları, yeterli su içmeleri, sigara ve alkolden uzak durmaları konusunda tavsiyelerde de bulunan Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, yaşlı hastaların, farklı sağlık problemleri ve ilaç kullanımı gibi çeşitli faktörlerden dolayı özel bir diş bakımı ve tedavisine ihtiyacı duyduklarını da söyledi.</p>
<p>Geriatri diş hekimliğinin yaşlı hastaların ağız ve diş problemlerini teşhis ve tedavi etme konusunda uzmanlaşmayı sağlayan bir eğitim programı olduğunu da kaydeden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, yaşlı ve engelli hastalar için diş kliniklerinde tekerlekli sandalye kullanan hastaların rahatça girebilmesi ve tedavi olabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılması, yaşlı hastaların uzun süreli tedavilerde rahat edebilmesi için ergonomik klinik üniteleri kullanılması gerektiğini de vurguladı.</p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yaslanmayla-agiz-ve-dis-problemleri-artiyor-tukuruk-azalmasi-ve-agiz-kurulugu-yaslilarda-daha-sik-goruluyor-455266">Yaşlanmayla ağız ve diş problemleri artıyor! Tükürük azalması ve ağız kuruluğu yaşlılarda daha sık görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Epilepsi her 100 kişiden 1&#8217;inde görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/epilepsi-her-100-kisiden-1inde-goruluyor-439956</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 09 Feb 2024 13:38:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[epilepsi]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[her]]></category>
		<category><![CDATA[inde]]></category>
		<category><![CDATA[kişiden]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=439956</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyada en sık görülen nörolojik hastalıklardan biri olan ve halk arasında ‘sara’ olarak bilinen epilepsi, ülkemizde her 100 kişiden 1’inde gelişiyor</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/epilepsi-her-100-kisiden-1inde-goruluyor-439956">Epilepsi her 100 kişiden 1&#8217;inde görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Dünyada en sık görülen nörolojik hastalıklardan biri olan ve halk arasında ‘sara’ olarak bilinen epilepsi, ülkemizde her 100 kişiden 1’inde gelişiyor. Beyindeki bazı hücrelerin anormal elektrik sinyali yollamasıyla ortaya çıkan ve bilinç kaybı ile istemsiz hareketler şeklinde nöbetlerle seyreden epilepsi, tedavi edilmezse hastanın hayatını zorlaştırabiliyor, dahası ciddi yaralanmalara neden olabiliyor. Günümüzde epilepsi tedavisinden ise oldukça başarılı sonuçlar elde edilebiliyor. Öyle ki ilaç tedavisiyle hastaların nöbetleri önlenebiliyor veya sıklığı azaltılabiliyor. <strong>Acıbadem Dr. Şinasi Can  (Kadıköy) Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, </strong>ancak düzenli ilaç kullanımına rağmen epilepsi hastalarının yüzde 30-40’ında nöbetlerin devam ettiğine dikkat çekerek, “İlaca direnç gösteren nöbetlerde, uygun hastalarda cerrahi işlem gündeme gelir. Cerrahi yöntemde amaç, nöbetleri ortadan kaldırmak veya sıklığını azaltmak, nörolojik zararları önlemek ve ilaçların yan etkilerini azaltıp, yaşam kalitesini arttırmaktır. Günümüzde epilepsi cerrahisinden yaklaşık yüzde 80 oranında başarı elde edilir” diyor. </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Hastaların çoğunda nedeni saptanamıyor </strong></p>
<p>Doğumsal anomali, doğum travması, kafa travması, beyin enfeksiyonu, beyin &#8211; damar hastalıkları, kanama ve tümörler, nöbetlere  neden olabiliyor. Ancak hastaların yüzde 70-80 gibi büyük çoğunluğunda nöbetlerin sebebi tespit edilemiyor. Doç. Dr. Yaşar Bayri,<strong> </strong>nöbetlerin tipinin kaynaklandıkları bölge ve yayılım şekline göre değişiklik gösterdiğini belirterek, sözlerine şöyle devam ediyor: “Nöbetler düşme ve bilinç bozukluğu atakları; sadece bilincin bozulduğu ve korkmuş anlamsız bakışlar; mimiklerde korku, hayret, huzursuzluk veya ifadesizlik; gülme ve ağlama; el ve parmaklarda tekrarlayan hareketler şeklinde gelişebilir. Büyük nöbetlerde bilinç kapanır, beden kasılır ve idrar kaçırma oluşabilir. Bilinç açılıncaya kadar tam bilinç kapanıklığı, kafa karışıklığı ile sersemlik hissi dönemi olur”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İlaç tedavisine direnç gösterebiliyor</strong></p>
<p>Epilepsinin asıl tedavisi antiepileptik ilaçlar ile nöbetleri engellemek olsa da, düzenli ilaç kullanımına rağmen hastaların yüzde 30-40’ında nöbetler devam ediyor. Bu tip epilepsiye ‘ilaca dirençli epilepsi’ deniliyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, “Böyle durumlarda nöbetleri ortadan kaldırmak veya sıklığını azaltmak, nörolojik zararları engellemek ve ilaçların yan etkilerini azaltmak için cerrahi yöntem gündeme gelir. Ancak ilaca dirençli her epilepsi hastası cerrahi yöntem için uygun bir aday olmayabilir. Bu nedenle hasta öncesinde çok ayrıntılı bir incelemeden geçer” diyor. </p>
<p> </p>
<p><strong>48 saatlik video kaydı alınıyor </strong></p>
<p>Cerrahi yöntem için uygun olan hastalarda ameliyat öncesinde, epileptik aktivitenin nedenini tespit etmek için Video EEG monitörizasyonu yapıldığını belirten Doç. Dr. Yaşar Bayri, bu<strong> </strong>süreci şöyle özetliyor:<strong>  </strong>“Bunun için en az 48 saat boyunca sürekli EEG’si çekilerek video kaydı alınan hasta nöbet geçirmesi yönünde uyarılır. EEG kaydı ve nöbet sırasındaki video görüntüleriyle; nöbetin tipi ve beyinde hangi bölgeyi işaret ettiği, tek odaktan mı kaynaklandığı, yoksa birden fazla odağı mı olduğu tespit edilir. Ayrıca beyin MR, fonksiyonel MR, MR spektroskopi görüntülemeleri, PET ile SPECT gibi incelemelerle beyinde bir lezyon olup olmadığı, anormal kanlanma bölgesi varlığı ya da metabolitlerin dağılımında uygunsuzluk gösteren bir bölge olup olmadığı gibi pek çok ayrıntıya bakılır. Bunların yanı sıra nöropsikolojik testler yapılarak etkilenmiş beyin fonksiyonları belirlenir”  </p>
<p> </p>
<p><strong>Cerrahi yöntemin başarı oranı yüksek  </strong></p>
<p>Epilepsi cerrahisinde hastada nöbet kaynağı belirlenmişse, önemli merkezlere zarar gelmemesi kaydıyla o bölge çıkarılıyor. Eğer birden fazla odak varsa, o zaman ameliyat sırasında beyin üzerine intraoperatif EEG elektrodları serilerek EEG kaydı alınıyor ve tespit edilen anormal bölgeler çıkarılıyor. Saptanan odak hareket merkezi, konuşma merkezi gibi yerleri işaret ediyorsa, bu bölgelere de nöbetin yayılmasını önlemek amacıyla bağlantı yollarını bozan teknikler uygulanıyor. Ameliyat öncesi yapılan incelemelerde odak saptanamadığı takdirde, yine nöbetin yayılımını önleyen, bağlantı yollarını bozucu cerrahiler ya da vagal sinir stimülatörü takılması ameliyatı yapılabiliyor. <strong> </strong>Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Yaşar Bayri, “Ameliyat öncesinde hastada nöbet odağı saptanmış ise o bölgeyi çıkarmaya yönelik uygulanan cerrahi yöntemle nöbetlerin ortadan kaldırılma şansı yüzde 60-80’i bulabilir. Bağlantı yollarını bozan cerrahilerde nöbetleri önlemenin başarı oranı daha düşük olsa da, yöntemin nöbetin şiddeti ve sayısını azaltıcı etkileri sayesinde hastanın yaşam kalitesi yükselir” diyor.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/epilepsi-her-100-kisiden-1inde-goruluyor-439956">Epilepsi her 100 kişiden 1&#8217;inde görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşk psikiyatrik bir hastalık mı? Psikiyatrik hastalıklarda görünen bulgular aşk sürecinde de görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/ask-psikiyatrik-bir-hastalik-mi-psikiyatrik-hastaliklarda-gorunen-bulgular-ask-surecinde-de-goruluyor-429566</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 23 Dec 2023 07:38:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNDEM]]></category>
		<category><![CDATA[aşk]]></category>
		<category><![CDATA[bir]]></category>
		<category><![CDATA[bulgular]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[görünen]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[hastalıklarda]]></category>
		<category><![CDATA[psikiyatrik]]></category>
		<category><![CDATA[sürecinde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=429566</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüz dünyasında aşkın evrensel bir olgu olduğunun kabul edildiğini ifade eden uzmanlar, çok sayıda araştırmanın da aşkın kültürel bağlamsal koşullardan etkilendiğine işaret ettiğini söylüyor. Aşkın ilişkiyi başlatıcı olduğunu dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, “Aşk, kısmi kontrolümüzdedir. Daha geçicidir. Sevgi ise karşı tarafı tanımakla, bilmekle daha çok ilişkilidir.” dedi.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ask-psikiyatrik-bir-hastalik-mi-psikiyatrik-hastaliklarda-gorunen-bulgular-ask-surecinde-de-goruluyor-429566">Aşk psikiyatrik bir hastalık mı? Psikiyatrik hastalıklarda görünen bulgular aşk sürecinde de görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günümüz dünyasında aşkın evrensel bir olgu olduğunun kabul edildiğini ifade eden uzmanlar, çok sayıda araştırmanın da aşkın kültürel bağlamsal koşullardan etkilendiğine işaret ettiğini söylüyor. Aşkın ilişkiyi başlatıcı olduğunu dile getiren Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, “Aşk, kısmi kontrolümüzdedir. Daha geçicidir. Sevgi ise karşı tarafı tanımakla, bilmekle daha çok ilişkilidir.” dedi.</strong></p>
<p><strong>Dr. Mert Sinan Bingöl: “Aşk, neredeyse tüm psikiyatrik hastalıklara ait kriterleri bünyesinde barındıran coşkunluk hâlidir.”</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi NPİTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, ‘Aşkın Nörofizyolojisi’ konusunu değerlendirdi.</p>
<p>Psikiyatri Uzmanı Dr. Mert Sinan Bingöl, ilişki kavramının insanın hayatındaki belki de en değerli kavramlardan biri olduğunu ifade ederek, bağ kurmanın önemli olduğunu ve beynin birbirini ‘tamamlayıcı’ özellikte olan ‘iki yarımküreden’ oluşuyor olmasına da işaret etti.</p>
<p><strong>İletişim olmazsa nöronlar da insanlar da kuruyup ölüyor</strong></p>
<p>Nöronlar, birbirleriyle ne kadar sık iletişim kurarsa aradaki bağlantıların o kadar güçlü olacağını dile getiren Dr. Mert Sinan Bingöl, “Bu nöronal bağlantılar; genetik, mizaç ve çevresel etkileşimler sonucunda daha çok gelişir ya da geriler. Doğada izole bir hâlde var olabilecek ne bir nöron ne de bir insan vardır. Karşılıklı uyarıcı etkileşimler olmazsa nöronlar ve insanlar kuruyup ölürler.” dedi. </p>
<p><strong>Aşk nedir?</strong></p>
<p>Aşkı; ‘Her iki tarafın da daha iyi ilişkiler yaratabilecek olan hayal gücüyle olumlu yanılsamalara kapıldığı ve diğer kişiye kendisinin idealize ettiği önyargılı bir imgeye, ayrılmaz biçimde bağlandığı yoğun bir süreç’ olarak tanımlayan Dr. Mert Sinan Bingöl, günümüz dünyasında aşkın evrensel bir olgu olduğu kabul edilmekle birlikte çok sayıda araştırma bulgusunun aşkın kültürel bağlamsal koşullardan etkilendiğine işaret ettiğini söyledi.</p>
<p>“Tutkulu aşk, kendi ruhsal ve fizyolojik ihtiyaçlarımızla ilişkilidir.” diyen  Dr. Mert Sinan Bingöl, aşkın ilişkiyi başlatıcı olduğunu da dile getirerek, “Aşk, kısmi kontrolümüzdedir. Daha geçicidir. Sevgi ise karşı tarafı tanımakla, bilmekle daha çok ilişkilidir. Nesnesi bellidir. İlişkiyi sürdürücüdür. Özenle beslenip büyütülen bir şeydir. Sürece bağlı olarak daha kalıcı olabilir. Güvenle ilişkilidir. Aşık olma süreci; genetik, hormonlar, çevresel ve psikolojik deneyimlerle oluşmaktadır.” dedi. </p>
<p><strong>Peki aşk bir hastalık mı?</strong></p>
<p>Dr. Mert Sinan Bingöl, “Aşk, neredeyse tüm psikiyatrik hastalıklara ait kriterleri bünyesinde barındıran coşkunluk hâlidir. Psikiyatrik hastalıklarda görünen belirtilerin ve bulguların hemen hemen hepsi bir aşk sürecinde görülebiliyor.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Cinsel uyaranlara erkekler daha duyarlı</strong></p>
<p>Duygularının hissedilebilmesi için bilişsel faktörlerin tek başına yeterli olmadığını, aynı zamanda belli bir duyguya uygun nörokimyasal ve otonomik sinir sistemi tepkilerinin de olabilmesi gerektiğini kaydeden Dr. Mert Sinan Bingöl, şunları da ifade etti:</p>
<p>“Cinsel uyarılma sırasında aktive olan beyin bölgeleri romantik aşk sürecinde aktive olanlarla benzerdir. Aşk ve sevgi ilişkileri, beyindeki ödüllendirme sisteminin (limbik sistem) aktivasyonuna da dayanan karmaşık nörobiyolojik fenomenlerdir. Amigdala; görsel ve işitsel uyaranların kesişme noktasını oluşturması ve limbik sistem, beyin kabuğu ve beyin sapı ile yaptığı yaygın bağlantılar nedeniyle özellikle önem taşır. Erkek amigdalasının dişi amigdalasından yüzde 20 daha büyük olduğu bilinmektedir. Bu nedenle görsel cinsel uyaranlara erkek amigdalası daha duyarlıdır. Bu bilgi, erkeklerde pornografinin daha yaygın görülmesini ve kadınların neden görsel uyaranlar karşısında erkekler kadar hızlı uyarılmıyor oluşunu açıklayabilir.”</p>
<p><strong>Anne babanı seçemiyorsun, eşini seçiyorsun ama nasıl?</strong></p>
<p>İnsanların ebeveynlerini, kardeşlerini ya da çocuklarını seçemediğini ama kendi tercihi olarak eşini seçebildiğini dile getiren Dr. Mert Sinan Bingöl, “Onu da büyük oranda bilinçdışı seçiyoruz. Fiziksel çekim, bir kişiyle karşılaştığımızda ilk dikkat ettiğimiz özelliktir. Karşı cinsin yakışıklı veya güzel bulunması gibi dış özellikler, ilişkinin erken aşamalarında en önemli belirleyicilerinden biridir.” şeklinde konuştu. </p>
<p>Fiziksel çekiciliğin kısa süreli ilişkilerde ve tanışma sırasına daha önemli olduğunu kaydeden Dr. Mert Sinan Bingöl, “Coğrafi yakınlık da çekim açısından önemlidir. Özellikle ergenlik ve sonrasında aynı mahallede, okulda, iş yerinde bulunuyor olmak ilgi duyma ve yakınlaşma olasılığımızı arttırır.” dedi.</p>
<p>Kültürel ve sosyal normların benzer olana çekim duyulmasını sağladığını da ifade eden Dr. Mert Sinan Bingöl, “Evrimsel, biyolojik ve bilinçdışı normlar ise bizi zıt olana yöneltmektedir. Hem kendimize benzeyen kişileri daha çekici buluruz hem bizim gibi olan eşlere kucak açarız hem de beraber uzun yıllar geçirdiğimiz eşimize daha çok benzeşiriz. Tamamlayıcılık da önemli bir faktördür. Zıtlık ve farklılıklara rağmen mutlu olabilen çiftlerde, en önemli etken uyumluluktur.” diye konuştu. </p>
<p><strong>Erkeklerin cinsel çekimden daha hızlı etkileniyor</strong></p>
<p>Bireyin vücudunda salgılanan hormonların cinsel istek için önemli bir etken olduğunun gözlemlendiğini de belirten Dr. Mert Sinan Bingöl, “Güçlü bir ilişkide cinsel çekiciliği yok sayamayız. Cinsel çekiciliğin varlığı önemlidir. Genel çalışmalar erkeklerin cinsel çekimden daha hızlı etkilendiğini gösteriyor. Aşinalık ve benzerlik, dostluk ve anlaşmayı geliştirse de tutkulu aşk ve cinsel çekimi ateşlemek için bir ölçüde yabancılık ve benzemezlik gerekir. Son tahlilde egzotik olan erotik olur. ‘Coolide Etkisi’ olarak bilinen yenilik etkisi araştırması bize gösteriyor ki dopamin kısa süreli heyecana; oksitosin ise bağlanma temelinde uzun soluklu güvenilir bir ilişkiye itmektedir.” dedi.</p>
<p>Stres faktörlerinin, aşk süreçlerini en çok tetikleyen unsurlar olduğuna da vurgu yapan Dr. Mert Sinan Bingöl sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Özellikle tutkulu aşka dönüşümde bir engel vardır. Engel ne kadar fazla ise çekim o kadar artıyor. Kişi kurtarıcı bekliyor bu durum aşkı tetikliyor. Kişi stres anında uyarılmış oluyor ve o duygunun varlığını daha çok hissediyor. </p>
<p>Karşılılık unsuru aşkı besler, aşk karşılığında aşkı ister, bunu bulduğumuzda güçlü bağlanmalar yaşıyoruz. Seçtiğimiz kişinin bizden bir parça taşıdığı düşünülür bu duruma eksikliğin giderilme ihtiyacı diyebiliriz. Hayata aynı açıdan değil, aynı acıdan bakanlar birbirlerine daha çok çekim hissederler. Aynı noktadan yaralananlar birbirlerine daha hızlı çekim hissederler.” </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ask-psikiyatrik-bir-hastalik-mi-psikiyatrik-hastaliklarda-gorunen-bulgular-ask-surecinde-de-goruluyor-429566">Aşk psikiyatrik bir hastalık mı? Psikiyatrik hastalıklarda görünen bulgular aşk sürecinde de görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Öğün atlayan çocuklarda algılama düşüklüğü görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/ogun-atlayan-cocuklarda-algilama-dusuklugu-goruluyor-426709</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Nov 2023 09:08:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[atlayan]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklarda]]></category>
		<category><![CDATA[düşüklüğü]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[ogün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=426709</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocuğun okula başlamasıyla birlikte özellikle akran etkileşimi nedeniyle beslenme alışkanlıklarının değiştiğine dikkat çeken uzmanlar, okullarda bulunan yemek servisinin, çocukların gelişimini desteklemeyi ve sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmayı hedeflemesi gerektiğini söylüyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ogun-atlayan-cocuklarda-algilama-dusuklugu-goruluyor-426709">Öğün atlayan çocuklarda algılama düşüklüğü görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Okul çocukları öğün atlamayı seviyor</strong></p>
<p><strong>Öğün atlayan çocuklarda algılama düşüklüğü görülüyor</strong></p>
<p><strong>Çocuğun okula başlamasıyla birlikte özellikle akran etkileşimi nedeniyle beslenme alışkanlıklarının değiştiğine dikkat çeken uzmanlar, okullarda bulunan yemek servisinin, çocukların gelişimini desteklemeyi ve sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmayı hedeflemesi gerektiğini söylüyor. Öğün atlamanın okul çocuklarında çok sık görülen bir yeme davranışı olduğunu dile getiren Beslenme Uzmanı Funda Tuncer, “Okul çocukları arasında en sık atlanan öğünün kahvaltıdır, ancak öğleden sonra okula giden öğrencilerin öğle yemeğini de atladıkları bildiriliyor.” dedi. Tuncer, öğün atlandığı taktirde ve özellikle de kahvaltı yapmayan çocukların konsantrasyon ve algılamalarının düşük olduğu, dikkat sürelerinin kısa olduğu, öğrenmede güçlük yaşamalarının yanında bazılarında baş ağrısı, baş dönmesi gibi sorunların olduğunun bildirildiğini kaydetti.</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Funda Tuncer, okul döneminde çocukların beslenme alışkanlıkları konusunu değerlendirdi.</p>
<p><strong>Beslenme çocukların zihinsel gelişimi için temel faktör</strong></p>
<p>Çocukluk döneminde obezite, yeme bozuklukları ile sağlıksız beslenme alışkanlıklarının 100 milyondan fazla görülmesi ve söz konusu durumun fiziksel ve psikososyal sağlığa olumsuz etkilerinin endişe uyandırdığını ifade eden Tuncer, “Beslenme, büyüme ve gelişme ile yaşamın ilerleyen dönemlerinde sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için önemli faktörlerden biri olmasının yanında çocukların zihinsel gelişimi ve akademik başarıları için de temel bir faktördür.” dedi.</p>
<p><strong>Çocuğun okula başlamasıyla birlikte alışkanlıkları da değişiyor</strong></p>
<p>Okul öncesi dönemde çocuğun beslenme alışkanlıklarının ailenin beslenme alışkanlıklarının yansıması ile geliştiğini kaydeden Tuncer, “Ancak çocuğun okula başlamasıyla birlikte özellikle akran etkileşimi, besin seçiminin özgürleşmesi, okulun vermiş olduğu beslenme hizmetleri gibi faktörlerle tekrar şekilleniyor. Bu ölçüde öğün atlanması ya da düzensiz bir şekilde beslenilmesi, sağlıksız olarak nitelendirilen yüksek yağ ve şeker oranına sahip besinlerin seçimi, besinlerin hazırlanması, pişirilmesi veya saklanmasında hatalar gibi durumlar meydana geliyor. Bu durumlarla başa çıkmak için okuldaki öğretmenler başta olmak üzere ailelerin ve çocukların sağlıklı besin seçimi konusunda bilinçli olması önemli. Bunun yanında okulda satılan besinlerin sağlıklı yöntemlerle yapılması ve yüksek yağ ve şeker içeren besinlerin satışı hakkında bir düzenlemenin bulunması gerekiyor.” diye konuştu.</p>
<p><strong>Aileler öğle yemeğinin kalitesine dikkat etmeli </strong></p>
<p>Okullarda bulunan yemek servisinin, çocukların gelişimini desteklemeyi ve sağlıklı beslenme alışkanlığı kazandırmayı hedeflemesi gerektiğini de anlatan Tuncer, şöyle devam etti:</p>
<p>“Özellikle çocukların beslenme kalitelerini iyileştirmesi, besinlerde çeşitlilik sağlaması gerekiyor. Dolayısıyla çocuklar için öğle yemeği hizmeti alınıyor ise beslenme hizmetlerinin kalitesi konusunda aileler dikkat etmelidir. Okul kantinleri de bu ölçüde değerlendirilmesi gereken yerlerdir. Sağlıksız besinlerin varlığı çocuğun besin seçimlerini büyük ölçüde etkileyeceğinden sağlıklı besinlerin bulunması ve mümkün olduğu kadar sağlıksız besinlerin satışının olmaması gerekiyor.”</p>
<p><strong>Beslenme çantasına neler konulmalı?</strong></p>
<p>Okullarda yemek hizmetinin bulunmadığı durumlarda ailelerin ne yapması gerektiğine de değinen Tuncer, evde uygun pişirme ve saklama teknikleri kullanarak sağlıklı besinlerin beslenme çantasına eklemesi gerektiğini, besin çeşitliliğini sağlaması için beslenme çantasında sebze, meyve, süt ürünleri ve tam tahıllar gibi çocuğun günlük alması gereken besin gruplarına mutlaka yer verilmesinin çocukların yeterli ve dengeli beslenmelerine katkı sağlayacağını söyledi.</p>
<p>Tuncer, buna ek olarak ara öğünler için hazırlanacak atıştırmalıkların da aynı ölçüde tam tahıl ürünleri, yağlı tohumlar ve meyvelerle çocukların seveceği ölçüde çeşitlendirilerek hazırlanmasının da uygun olacağını dile getirdi.</p>
<p><strong>Öğün atlayınca baş ağrısı, baş dönmesi gibi sorunlar yaşanıyor</strong></p>
<p>“Öğün atlama okul çocuklarında çok sık görülen bir yeme davranışıdır. Bu davranış nedeniyle vücudun gereksinimi olan besin ögelerinin diğer öğünler karşılanması güçleşmekte ve yetersiz beslenmeye neden olmaktadır.” diyen Tuncer, şöyle devam etti:</p>
<p>“Okul çocukları arasında en sık atlanan öğünün kahvaltıdır, ancak öğleden sonra okula giden öğrencilerin öğle yemeğini de atladıkları bildiriliyor. Kahvaltı öğünü bir önceki öğün üzerinden geçen 10-12 saat açlığın bulunması ve sabah okula giden çocukların öğrenme, konsantrasyon gibi zihinsel süreçlerinde enerjinin temini için önemlidir. Öğün atlandığı taktirde ve özellikle de kahvaltı yapmayan çocukların konsantrasyon ve algılamalarının düşük olduğu, dikkat sürelerinin kısa olduğu, öğrenmede güçlük yaşamalarının yanında bazılarında baş ağrısı, baş dönmesi gibi sorunların olduğu bildiriliyor.”</p>
<p><strong>Çocuklar neden öğün atlıyor?</strong></p>
<p>Öğün atlama nedenlerine de işaret eden Tuncer, şunları söyledi:</p>
<p>“Öğün atlama nedenleri arasında zamanın olmaması, çocuğun iştahının olmaması ya da geç kalma korkusu gibi nedenler bulunuyor. Bu kapsamda öğün atlanmasının önüne geçebilmek adına çocuğun öğünlerinin önceden hazırlanması ya da pratik hazırlanabilen ve tüketilebilen sağlıklı besinlerin seçimi uygun olacaktır. İştahsızlığın ya da vakit konusunda sorun yaşandığı durumlarda çocuğun bu öğününü yanında taşıması ve mümkün olan en kısa zamanda tüketmesi fayda sağlayacaktır.”</p>
<p>Öğün atlanmasının önüne geçebilmek için son zamanlarda okullarda öğrencilere, çeşitli yemek seçenekleri ve fırsatları sunulduğunu da dile getiren Tuncer, “Bu kapsamda okullarda verilen yemek hizmetine ek olarak öğrencilerin besinleri temin edebileceği öğün alternatifleri okullarda besin satın almasına olanak sağlanıyor. Buna ek olarak çocukta öğün atlamasının sonuçları ve öğün tüketiminin önemine dair bilincin gelişmesiyle bu problem halledilecektir.” dedi.</p>
<p><strong>Okul kantinlerinde sağlıksız besinler de bulunuyor</strong></p>
<p>Okul çağı çocuklarında sağlıklı beslenmede nelerin etkili olduğunu da anlatan Tuncer, “Okul yemek hizmetinden sorumlu kantin ve yemekhanelerinde sağlıksız tipteki besinlerin bulunmaması sağlıklı beslenme konusunda büyük avantaj sağlayacaktır. Nitekim bu konuda ulusal bazda çalışmalar yürütülüyor. Okul yönetimleri de bu konuyu titizlikle ele almalıdır. Ancak halen özellikle kantinlerde sağlıklı besinlerin yanında halen sağlıksız besin alternatifleri de bulunuyor. Bu kapsamda besin seçimi konusunda öğretmenler başta olmak üzere çocuğun kendisi ve ailesi de bilinçli olmalıdır. Bu bilincin gelişimi için okullarda beslenme eğitimleri düzenlenmelidir. Okullardaki beslenme eğitimlerinin sadece okul müfredatını kapsaması yeterli değildir.” şeklinde konuştu.</p>
<p>Beslenme eğitim programlarının aile ile iş birliğini, okul çevresinin (kantin, yemekhane) uygun şekilde düzenlenmesini de ele alması gerektiğini kaydeden Tuncer, sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Örneğin okulun belirli bölgelerinde ve özellikle beslenme hizmetinin verildiği yerlerde sağlıklı besin seçimine ilişkin ilgi uyandıran öz bilgilere yer verilen şekil ve tablolar asılarak öğrencinin bu seçime ilişkin davranışına katkı sağlayabilmektedir. Çocuğun sağlıklı besin seçme davranışını sağlamasında aileler de büyük öneme sahiptir. Çocuklar hangi besini neden seçmesi veya neden seçmemesi gerektiğini aile ortamında da uygulamalı bir biçimde görürse çocuğun sağlıklı besin seçimine yönelik davranışına olumlu katkıları olacaktır.”</p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ogun-atlayan-cocuklarda-algilama-dusuklugu-goruluyor-426709">Öğün atlayan çocuklarda algılama düşüklüğü görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yan yatanlarda boyun, sırt ve bel ağrıları daha az görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/yan-yatanlarda-boyun-sirt-ve-bel-agrilari-daha-az-goruluyor-425073</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Nov 2023 21:09:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[bel]]></category>
		<category><![CDATA[boyun]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[sırt]]></category>
		<category><![CDATA[yan]]></category>
		<category><![CDATA[yatanlarda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=425073</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uyku pozisyonu olarak sıklıkla sırtüstü, yüzüstü ve yan yatmanın tercih edildiğini ifade eden Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Nihal Özaras, “Uyku pozisyonunun omurga ağrıları üzerine etkisini inceleyen çalışmalar, yan yatma alışkanlığı olan kişilerde boyun, sırt ve bel ağrılarının daha az görüldüğünü ortaya koydu.” dedi.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yan-yatanlarda-boyun-sirt-ve-bel-agrilari-daha-az-goruluyor-425073">Yan yatanlarda boyun, sırt ve bel ağrıları daha az görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yan yatanlarda boyun, sırt ve bel ağrıları daha az görülüyor</strong></p>
<p><strong>Uyku pozisyonu olarak sıklıkla sırtüstü, yüzüstü ve yan yatmanın tercih edildiğini ifade eden Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Nihal Özaras, “Uyku pozisyonunun omurga ağrıları üzerine etkisini inceleyen çalışmalar, yan yatma alışkanlığı olan kişilerde boyun, sırt ve bel ağrılarının daha az görüldüğünü ortaya koydu.” dedi.</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Prof. Dr. Nihal Özaras, boyun, sırt ve bel ağrıları açısından doğru uyku pozisyonu hakkında bilgi verdi.</p>
<p>Prof. Dr. Özaras, boyun, sırt ve bel ağrılarının, yaşam kalitesini düşüren ve en sık doktora başvuru sebepleri arasında yer alan problemler olduğunu ifade ederek, dinlendirmeyen gece uykusu ve sabah ağrılı uyanmanın da günlük hayatı ve iş hayatını olumsuz etkilediğini kaydetti.</p>
<p>Uyuma pozisyonu, yatak ve yastık seçiminin pek çok araştırmaya konu olduğunu da dile getiren Prof. Dr. Özaras, şöyle devam etti:</p>
<p>“En sık uyuma şekillerinin sırtüstü, yüzüstü ve yan yatma olduğu biliniyor. Uyku pozisyonunun omurga ağrıları üzerine etkisini inceleyen çalışmalar, yan yatma alışkanlığı olan kişilerde boyun, sırt ve bel ağrılarının daha az görüldüğünü ortaya koydu. Omurgayı destekleyen bir yatakta yan yatma, omurganın en az yük taşıdığı ve dokuların zorlanmadığı bir uyuma pozisyonudur.”</p>
<p><strong>Orta sertlikte yataklar ideal</strong></p>
<p>Yatağın niteliklerinin de omurga kaynaklı ağrıları azaltmada etkili olduğunu anlatan Prof. Dr. Özaras, “Yatak çok yumuşak olmamalı, omurganın fizyolojik pozisyonunu korumaya izin vermeli. Çok sert yataklar iyi destek sağlamakla birlikte genellikle kullanıcılar tarafından konforlu bulunmuyor. Bu nedenle orta sertlikte yataklar ideal. Ayrıca, yataklar terlemeye neden olmayan bir materyalden yapılmış olmalı” diye görüşlerini ifade etti. </p>
<p><strong>Boyun bölgesinin desteklenmesi ağrıları azaltıyor</strong></p>
<p>Prof. Dr. Özaras, uyku sırasında boyun bölgesinin uygun bir yastıkla desteklenmesinin boyun ağrılarını azalttığını kaydederek, sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“İdeal yastık yüksekliği 10-12 cm’dir. Yatarken boyun çok arkaya, öne veya yana düşmemeli, orta hatta kalmalıdır. Boyun için özel üretilen kavisli veya rulo şeklindeki yastıkların ağrıyı azalttığı iddia edilmekte ancak yapılan araştırmalarda bunu destekleyen yeterli kanıt yok.”</p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yan-yatanlarda-boyun-sirt-ve-bel-agrilari-daha-az-goruluyor-425073">Yan yatanlarda boyun, sırt ve bel ağrıları daha az görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Çocuklarda ilk sırada antibiyotik alerjisi görülüyor&#8221;</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-ilk-sirada-antibiyotik-alerjisi-goruluyor-424501</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 23 Nov 2023 07:10:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[antibiyotik]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklarda]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[ilk]]></category>
		<category><![CDATA[sırada]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=424501</guid>

					<description><![CDATA[<p>Antibiyotikler, bakterilerin sebep olduğu enfeksiyonların tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Ancak her ilaç gibi yararlı etkilerin yansıra istenmeyen ilaç reaksiyonlarına yol açarak zararlı etkiler de gösterebilirler.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-ilk-sirada-antibiyotik-alerjisi-goruluyor-424501">&#8220;Çocuklarda ilk sırada antibiyotik alerjisi görülüyor&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>18-24 Kasım “Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası”</strong></p>
<p> </p>
<p><strong>“Çocuklarda ilk sırada antibiyotik alerjisi görülüyor”</strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p><strong>18-24 Kasım “Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası” kapsamında gereksiz antibiyotik kullanımının yarattığı alerjilere ve antibiyotik direncine dikkat çeken Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği İlaç Alerjileri Çalışma Grubu Üyesi Doç. Dr. Hakan Güvenir, ilaç alerjilerinin nedenlerine bakıldığında çocuklarda antibiyotik alerjisinin ilk sırada geldiğini söyleyerek, gereksiz antibiyotik kullanımının alerjinin yanı sıra son yıllarda dünya çapında önemli bir sağlık sorunu haline gelen ‘antibiyotik direncini’ de artırdığını vurguladı.</strong></p>
<p> </p>
<p>Antibiyotikler, bakterilerin sebep olduğu enfeksiyonların tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Ancak her ilaç gibi yararlı etkilerin yansıra istenmeyen ilaç reaksiyonlarına yol açarak zararlı etkiler de gösterebilirler. Bu reaksiyonlarının büyük kısmı, yan etki olarak adlandırılan ilacın dozu ve kimyasal yapısıyla ilişkili öngörülebilir reaksiyonlardır. Ayrıca duyarlı kişilerde, öngörülemeyen ve ilacın dozundan ya da kimyasal yapısından bağımsız olarak ortaya çıkan alerjik reaksiyonlar da görülebilmektedir. <strong>Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği İlaç Alerjileri Çalışma Grubu Üyesi Doç. Dr. Hakan Güvenir</strong> ilaç alerjilerinin nedenlerine bakıldığında özellikle de çocuklarda antibiyotik alerjisinin ilk sırada geldiğini, antibiyotik alerjilerinin son yıllarda artan gereksiz kullanım sıklığı nedeniyle önemli bir sağlık sorunu haline geldiğini ifade etti.</p>
<p>Herhangi bir antibiyotiğin kullanımı sırasında döküntü, kaşıntı, tansiyon düşmesi, bayılma gibi semptomları olan hastaların mutlaka alerji uzmanları tarafından değerlendirilmesi gerektiğinin altını çizen <strong>Doç. Dr. Hakan Güvenir,</strong> ilaç alerji testleri yapılarak antibiyotik alerjilerinin doğrulanmasının önemli olduğunu, doğrulanmamış, gereksiz antibiyotik alerjisi etiketinin, hastaların yetersiz veya daha geniş spektrumlu antibiyotik kullanmasına, bunun da vücutta antibiyotik direncinin gelişmesine katkıda bulunduğuna işaret etti.</p>
<p><strong>BU YILIN TEMASI: ANTİBİYOTİK DİRENCİNİ BİRLİKTE ÖNLEMEK</strong></p>
<p>Bu konulara dikkat çekmek, antibiyotik direnci ve akılcı antibiyotik kullanımı konusunda hem toplumda hem de sağlık çalışanlarında farkındalığı artırmak amacıyla, her yıl 18-24 Kasım tarihleri arası “Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası” olarak anıldığını ifade eden Güvenir, “Bu yıl Dünya Sağlık Örgütü bu haftanın ana temasını <strong>“antibiyotik direncini birlikte önlemek”</strong> olarak belirledi. Bakterilerin kendilerini öldürmek için tasarlanan bu ilaçlara direnme yeteneği geliştirmesi olarak tanımlanan <strong>“antibiyotik direnci”</strong> <strong>son yıllarda dünya çapında önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. </strong>Antibiyotiklerin gereksiz kullanılması, yetersiz ya da fazla süre kullanılması veya gereğinden daha geniş etki spektrumuna sahip antibiyotiklerin kullanılması bakterilerin direnç geliştirmesine yol açmaktadır” diye konuştu.</p>
<p> </p>
<p><strong>Doç. Dr. Hakan Güvenir,</strong> a<strong>ntibiyotik direnç sorununun önüne geçmek ve alerji başta olmak üzere istenmeyen ilaç reaksiyonlarını en aza indirmek için yapılabilecekleri şöyle sıraladı:</strong></p>
<p> </p>
<p>Antibiyotikler yalnızca bakteriler için etkilidir, virüslere bağlı grip ve soğuk algınlığı gibi enfeksiyonları tedavi etmezler.</p>
<p>Antibiyotikler ateşi düşürmezler. Sadece uygun dozda ve sürede kullanıldığında, hastalığın kaynağı olan enfeksiyonu ortadan kaldırdıkları için ateş düşer.</p>
<p>Hekiminiz antibiyotiğe ihtiyacınız olmadığını söylerse, antibiyotik talep etmeyin.</p>
<p>Daha önce antibiyotik kullandığınız hastalığa benzer bir hastalığa yakalansanız bile, bu kez antibiyotik kullanmanız gerekmeyebilir. Mutlaka hekiminize danışın.</p>
<p>Antibiyotik kullanmanız gerektiğinde, mutlaka önerilen dozda ve önerilen süre kullanın.</p>
<p>Antibiyotik kullanımı sırasında herhangi bir reaksiyon gelişmesi durumunda mutlaka hekiminize başvurun.</p>
<p> </p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocuklarda-ilk-sirada-antibiyotik-alerjisi-goruluyor-424501">&#8220;Çocuklarda ilk sırada antibiyotik alerjisi görülüyor&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her 100 erişkinden 3&#8217;ünde DEHB görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/her-100-eriskinden-3unde-dehb-goruluyor-420934</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Nov 2023 21:04:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[dehb]]></category>
		<category><![CDATA[erişkinden]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[her]]></category>
		<category><![CDATA[ünde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=420934</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uzun yıllar boyunca Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’na (DEHB) çocukluk çağı ya da ergenlik dönemi hastalığı olarak bakıldığını dile getiren uzmanlar, DEHB’nin genellikle çocukluk çağında başladığını ve erişkinlikte de devam edebilen bir psikiyatrik bozukluk olduğunu söylüyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/her-100-eriskinden-3unde-dehb-goruluyor-420934">Her 100 erişkinden 3&#8217;ünde DEHB görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<table>
<tbody>
<tr>
<td><strong>Her 100 erişkinden 3’ünde DEHB görülüyor</strong></p>
<p><strong>Uzun yıllar boyunca Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’na (DEHB) çocukluk çağı ya da ergenlik dönemi hastalığı olarak bakıldığını dile getiren uzmanlar, DEHB’nin genellikle çocukluk çağında başladığını ve erişkinlikte de devam edebilen bir psikiyatrik bozukluk olduğunu söylüyor. Çocukluk çağında DEHB tanısı alanların yaklaşık olarak yüzde 15 ile yüzde 35’inde erişkinlik dönemde de dikkat DEHB belirtileri olduğunun gözlendiğini ifade eden Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, “Erişkin popülasyonuna baktığımızda ortalama yüzde 3 civarında erişkinde DEHB olduğu biliniyor.” dedi.</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk,<strong> </strong>erişkin tipi DEHB hakkında bilgi verdi.</p>
<p>“DEHB genellikle çocukluk çağında başlayan ve erişkinlikte de devam edebilen bir psikiyatrik bozukluktur.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, uzun yıllar boyunca DEHB’na çocukluk çağı ya da ergenlik dönemi hastalığı olarak bakıldığını söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, şöyle devam etti:</p>
<p>“Hem yapılan araştırmalarda hem de gözlemsel çalışmalarda erişkinlerde DEHB belirtilerinin görülebileceği gözlemlenmiştir. Çocukluk çağında DEHB tanısı alanların yaklaşık olarak yüzde 15 ile yüzde 35’inde erişkinlik dönemde de DEHB belirtileri olduğu gözlenmektedir. Erişkin popülasyonuna baktığımızda ortalama yüzde 3 civarında erişkinde DEHB olduğu yapılan çalışmalarla birlikte söylenebiliyor.”</p>
<p><strong>Yaş ilerledikçe belirtiler azalıyor </strong></p>
<p>DEHB’nun özellikle çocukluk çağında hiperaktivite bileşeniyle ön plandayken ergenlik döneminde hiperaktivite bileşeni yanına dürtüsellik bileşeninin de eklendiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, şunları kaydetti:</p>
<p>“Ergenlik dönemi sonlarına doğruysa hem hiperaktivite hem de dürtüsellik azaldığı bilinmektedir. Erişkinlik döneminde ise daha çok dikkat eksikliği bileşeni ön plana çıkmaktadır. Yaş ilerledikçe de insanlarda DEHB belirtilerinin azaldığı söylenebilir.”</p>
<p><strong>Okulda da işte de başarabileceklerinin altında çalışıyor</strong></p>
<p>Bu kişilerin, iş yaşamlarında genellikle başarabilecekleri görevin bir tık altındaki işlerde çalıştığını anlatan Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, şunları söyledi:</p>
<p>“Bu durum aynı zamanda akademik yaşamda da karşımıza çıkıyor. İş hayatlarında yaşadıkları zorluklardan bir tanesi kendilerine verilen işleri planlamada, programlamada güçlük çekmeleri. İşe başlamada ve başladıkları işleri bitirmede sorun yaşıyorlar. Genellikle iş saatine uymakta sorun yaşıyorlar, işe geç gitme ya da iş saatini tamamlamadan erken çıkmak gibi bazı problemler nedeniyle işverenlerle sorun yaşıyorlar. </p>
<p><strong>Çok fazla iş değiştiriyor ve başarılı olamıyorlar</strong></p>
<p>Yine en büyük problemlerden bir tanesi çok fazla iş değiştirmeleri. Genellikle başladıkları işlerde tutunamıyorlar ve yeni projelerle bambaşka işlere geçiyorlar. Genelde de o işlerde başarılı olamadıkları gözlemleniyor.</p>
<p>O yüzden DEHB olan bireylerin iş yaşamlarında çok büyük sıkıntılar çektiğini görüyor ve bu yüzden de medikal tedaviler almaları gerektiğini öngörüyoruz.”</p>
<p><strong>Erişkinlerde huzursuzluğa ve kaygıya neden oluyor</strong></p>
<p>DEHB, erişkinlikte her ne kadar hiperaktivite komponenti olsa dahi genellikle dikkat eksikliği bileşenini daha fazla hissettirdiğini anlatan Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, şu bilgileri de verdi:</p>
<p>“Çocuklukta hiperaktivite belirtileri ön plandayken erişkinlikte hiperaktivite belirtileri; huzursuzluğa ve kaygıya bırakıyor. DEHB olan erişkinler toplantıda oturmakta zorluk çekerler. Saatler sonra oturmaları gereken herhangi bir aktiviteden kaçınırlar. Bu kişilerde genel olarak içsel huzursuzluk halleri söz konusudur. Sabırsızlıklar gözlenir ve beraberinde toplumsal yaşamda bazı sıkıntılar ortaya çıkar.” </p>
<p><strong>Hızlı araba kullanma, kırmızı ışıkta durmak istememe de DEHB belirtisi</strong></p>
<p>Trafik kurallarına riayet etmekte güçlük çekmenin de DEHB belirtileri arasında olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, şöyle devam etti:</p>
<p>“Kırmızı ışıkta durmak istememe, aşırı derecede hızlı araba kullanma, zaman zaman kötü akran ilişkileri, dürtüsel davranışlar, şiddet içerikli davranışlar, alkol ve madde kullanımı ve uyumsuz davranışlarla karşımıza çıkar. Bazen de gereğinden fazla, süreli olarak ya da hayatının en temel noktası olarak bazı hobileri de uygulayabiliyorlar. Aşırı spor yapma DEHB olan kişilerde gözlenebiliyor.</p>
<p><strong>Karşısındaki kişinin sık sık sözünü kesiyor ve dinleyemiyorlar</strong></p>
<p>İkili ilişkilerde özellikle söz kesme ve araya girme ya da karşıdaki insanın söylediklerine kulak kabartamama, o sırada başka şeyler düşünme ve konuşulan şeylerle alakasız bir şekilde araya girme bu kişilerin sık karşılaştığı bazı olumsuzluklardır.”</p>
<p><strong>Zamanında atılması gereken mailleri atmakta güçlük çekiyor</strong></p>
<p>Erişkin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu olan bireylerin en sık karşılaştığı sorunlardan bir tanesinin yakın bellek işlevlerinde bazı sorunlar olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, şöyle devam etti:</p>
<p>“Yeni öğrendikleri isimleri, yüzleri hatırlayamama, yeni öğrendikleri tarifleri yapamama ve zamanında atılması gereken mailleri atmakta güçlük çekme veya evrakları saklayamama, anahtar veya cüzdanı evde unutma gibi olumsuz özellikler gözlemleniyor.</p>
<p><strong>Evlilikleri sürdürmekte güçlük de görülüyor</strong></p>
<p>Sık iş değiştirme, aile içi şiddet, adli olaylar, alkol ve madde kullanımı, evlilikleri sürdürememe hiperaktivite bozukluğunda gözlemlenen bazı olumsuzluklar. Evliliklerde hiperaktivite bozukluğu olan kişilerin evliliklerini sürdürememe oranı, bu bozukluğu olmayan insanlara göre 2 kat daha fazla. </p>
<p>Çok sık iş değiştirdiklerinden, yeni işlere katılımları ya da yeni işverenler tarafından işe alınmalarının da diğer insanlara göre daha fazladır. Bütün bunlar bu insanların sosyal hayatlarında ve adaptasyonlarında uyum sağlamalarında çok ciddi anlamda problemler yaratıyor.”</p>
<p><strong>Erişkinlerde tedavi </strong></p>
<p>DEHB’nda özellikle çocukluk çağında tanının konulması ve buna uygun tedavinin başlanmasının önemine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Erman Şentürk, sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Çocukluk çağında tanı konmayan ve tedavi almayan bireylerde ilerleyen yaşantılarında özellikle aile, iş ve sosyal hayatta çok ciddi problemler yaşadıkları gözlemleniyor. Çocukluk çağında DEHB tanısı konan çocukların yüzde 15 ile 35’inin erişkinlik yaşantısında da bu tanıyı almaya ve belirtileri göstermeye devam ettikleri bilinmekte. Toplumda yaklaşık olarak erişkinlerin yüzde 3’ünde DEHB olduğu biliniyor.</p>
<p>Bu kişilerin çoğu da ne yazık ki ya doktora gitmemekten dolayı ya da tedavi almaktan kaçındıklarından dolayı veya bu belirtilerin ne anlama geldiğini bilmediklerinden dolayı tedaviden mahrum kalıyor. Bu yüzden dikkat eksikliği olan bireylerde erken tanı çok önemseniyor. Tedavide genellikle uyarıcı ilaçlar kullanılıyor. DEHB belirtileri olan ve buna yönelik tedavi alan bireylerde belirtilerin çok büyük oranda ortadan kalktığı, sosyal, aile ve iş yaşantılarına daha iyi bir şekilde devam edebildikleri söylenebilir.”</p>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/her-100-eriskinden-3unde-dehb-goruluyor-420934">Her 100 erişkinden 3&#8217;ünde DEHB görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emziren annelerde daha sık görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/emziren-annelerde-daha-sik-goruluyor-419231</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Nov 2023 21:02:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[annelerde]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[emziren]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=419231</guid>

					<description><![CDATA[<p>Meme dokusunun ağrılı iltihaplanması sonucu, genellikle bakteriyel enfeksiyon kaynaklı oluşan ve özellikle emzirme döneminde annelere rahatsızlık veren Mastit, şişlik ve kızarıklıkla kendini belli eder.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/emziren-annelerde-daha-sik-goruluyor-419231">Emziren annelerde daha sık görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>MASTİT OLDUĞUNUZU NASIL ANLARSINIZ?</strong></p>
<p><strong>HANGİ BELİRTİLER MASTİTE İŞARET EDİYOR?</p>
<p>EMZİREN ANNELERDE DAHA SIK GÖRÜLÜYOR</p>
<p> Meme dokusunun ağrılı iltihaplanması sonucu, genellikle bakteriyel enfeksiyon kaynaklı oluşan ve özellikle emzirme döneminde annelere rahatsızlık veren Mastit, şişlik ve kızarıklıkla kendini belli eder. Peki bu dönemde özellikle nelere dikkat etmek gerekir? Meme ucunu ve çevresini nasıl temizlemeli? Emzirme döneminde anneye sancı verir mi? Hangi önlemler alınmalı ve tedavi süreci nasıl olmalı? Merak edilen soruları Liv Hospital Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Tükenmez yanıtladı.</strong></p>
<p><strong> Mastit nedir?</strong><br />Mastit, meme dokusunun ağrılı iltihaplanması demektir ve genellikle bakteriyel enfeksiyon kaynaklı oluşmaktadır. Özellikle emzirme dönemindeki kadınlarda ilk üç ayda görülür. Emziren annelerin %10 ile %30 kadarında görülmektedir. Mastit memelerde şişlik, kızarıklık, ısı artışı, ödem, ağrı, yanma hissi, ateş ve titreme gibi belirtiler verebilir.<br /><strong> </strong><br /><strong>Emzirme döneminde memede aşırı süt birikimi risklidir<br /> </strong>Enfeksiyon olmamasına rağmen memede aşırı süt üretimi veya birikimi de belirtilerden bir tanesidir. Ayrıca tüm bunlar dışında memede aşırı süt birikimi bakteriyel enfeksiyon açısından riski de artırmaktadır. Meme başında çatlak ya da yaralar ciltteki bakterilerin meme dokusuna ve süt kanallarına geçişine neden olur. Zaman zaman enfekte olan süt bir alanda birikip apse oluşumuna yol açabilir. Dolayısıyla böyle bir durumda apseye, cerrahi yöntemler veya enjektör ile boşaltılmalıdır.</p>
<p><strong>Tanı konulması önemlidir</strong><br />Mastitte tanı klinik olarak gösterdiği belirtilere ve muayene bulgularına göre konulur. Meme ultrasonu ile memede apse varlığının tespitinin yapılması ve meme kanseri gibi diğer başka patolojik sonuçların eşlik edip etmediğinin saptanması gerekir. Mastit tedavisi iltihap ve ağrıların giderilip, oluşabilecek yeni enfeksiyon risklerinin önlenmesini hedefler.<br /> <br /><strong> MASTİT İÇİN TAVSİYELER</strong></p>
<ul>
<li><strong>Emzirme:</strong> Doğru emzirme yöntemini kullanarak, süt akışının sağlanması ana tedavi metodudur. Emzirme döneminde mastitden korunmak için doğru emzirme tekniklerini öğrenmek ve memede süt birikimini azaltmak önemlidir.</li>
<li><strong>Soğuk uygulama:</strong> Aralıklı zaman dilimlerinde sırt üstü uzanarak meme bölgenize soğuk uygulamalar yapabilirsiniz.</li>
<li><strong>Lenfatik drenaj:</strong> Meme dokunuza, koltuk altı ve köprücük kemiğinize doğru hafif basınç uygulayıp, lenfatik sıvıyı harekete geçirmeniz memedeki ödem ve iltihabın azalmasına yardımcı olabilir. Böylece meme başı ve ciltteki ödem ve şişlik azalacak, bebeğiniz meme başı ve cildini kolayca tuttuğundan daha rahat bir emzirme sağlanacaktır. Yüksek basınçla masaj yapmak beklenilenin aksine iltihaplanmayı, süt kanallarındaki basınca bağlı tıkanıklığı ve ödemi artırabilir. </li>
<li><strong>Destekleyici sütyen giyimi:</strong> Meme bölgesine baskı uygulamayan, dar olmayan, balen içermeyen ve hafifçe memeye destek olan sütyenleri tercih etmelisiniz.  </li>
<li><strong>Ağrı kesici:</strong> Hekiminizin uygun gördüğü ağrı kesici ve anti inflamatuar ilaçlar kullanabilirsiniz. </li>
<li><strong>Antibiyotik kullanımı:</strong> Emzirme dönemindeki bakteriyel meme enfeksiyonları çoğunlukla cilt kaynaklı bakteriler olup basit penisilin veya sefalosporin grubu antibiyotikler ile tedavi edilebilir. Antibiyotikler hekiminizin gerekli gördüğü durumlarda uygun gördüğü şekilde kullanılmalıdır. Genelde 48 ile 72 saat içerisinde rahatlama hissedilir ve 10 gün içinde enfeksiyon ortadan kalkabilir. Nadiren de olsa tedaviye dirençli enfeksiyonlar da bulunur. Böyle durumlarda süt kültür antibiyogramı yapıldıktan sonra sonuca göre hekiminiz tarafından antibiyoterapi değişikliği yapılabilir. </li>
</ul>
<p><strong>Hangi önlemlerin alınması önemli</strong><br />Meme ucunda meme başının nemli kalmasını sağlayan özelleşmiş bir tür ter bezi olan montgomery bezleri vardır ve bu bezler emzirme sırasında yağlı bir salgı sağlayarak meme ucunu nemlendirir. Bunun dışında aşırı hijyenik kişilerin meme ucunu sürekli sabun veya başka kimyasallar ile temizlemesi meme başındaki çatlak oluşmasına yol açabilir. Meme başının yalnızca su ile temizlenmesi yeterli olacaktır. Yine mastitten korunmak için memeye belli bölgelerde baskı uygulayan sütyenler tercih etmekten kaçınılmalıdır. </p>
<p><strong>Tedavi gerekli midir?</strong><br />Eğer mastit tedavi edilmezse meme apsesine yol açabilir. Bu durumda cerrahi operasyon ile veya iğneyle yapılacak küçük bir işlemle apseyi boşaltmak gerekir. Apse drenajı sonrası apsenin boşaltıldığı yerden süt gelmeye devam eder ve buna süt fistülü denir. Çoğu durumda ise tedavi sonucunda kapanır.</p>
<p><strong>Her belirti mastit olmayabilir!</strong><br />Mastit geçirmiş olmak meme kanseri riskini artırmamakla beraber mastitin belirtileri enflamatuvar meme kanseriyle de karışabilmektedir.</p>
<p><strong>Bir sağlık uzmanının takibinde olun!</strong><br />Enflamatuvar meme kanseri, meme cildini tutan nadir bir meme kanseri türü olmakla birlikte meme cildinde kızarıklık, ödem ve portakal kabuğu görünümü gibi belirtiler ile görülür. Hızlı tanı ve tedavi gerektirir. Tedaviye rağmen hala geçmeyen belirtileriniz varsa mutlaka bir sağlık uzmanına tekrar başvurmalısınız. </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/emziren-annelerde-daha-sik-goruluyor-419231">Emziren annelerde daha sık görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Hastalık Her 5 Kadından Birinde Görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/bu-hastalik-her-5-kadindan-birinde-goruluyor-411794</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Oct 2023 10:54:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[birinde]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[her]]></category>
		<category><![CDATA[kadından]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=411794</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzde en yaygın kadın hastalıklarından biri olan ve özellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen Polikistik Over Sendromu, sivilce oluşumundan kilo artışına, insülin direncinden kolesterol yüksekliğine dek birçok soruna yol açabiliyor</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/bu-hastalik-her-5-kadindan-birinde-goruluyor-411794">Bu Hastalık Her 5 Kadından Birinde Görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Günümüzde en yaygın kadın hastalıklarından biri olan ve özellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen Polikistik Over Sendromu, sivilce oluşumundan kilo artışına, insülin direncinden kolesterol yüksekliğine dek birçok soruna yol açabiliyor. Ancak teşhisinde önde gelen etkenlerden biri, hastalığın anne olmanın önünde engel teşkil etmesi oluyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Doç. Dr. Hale Göksever Çeli</strong>k “Polikistik Over Sendromu (PKOS) yumurtalıklarda milimetrik boyutlu çok sayıda kist görünümüyle karakterize bir hastalıktır. Esas olarak adet düzensizliği ile kendini gösteren bu durum vücut genelinde erkek tipi tüylenme, sivilce oluşumu ve kilo artışı gibi şikayetlere de yol açabilir. Türkiye’de her 5-7 kadından birini etkileyen bu hastalığa erken tanı konmasında toplumsal farkındalığın artması çok büyük önem taşımaktadır” diyor. Doç. Dr. Hale Göksever Çelik, Polikistik Over Sendromu hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>
<p> </p>
<p><strong>1. Bu belirtilerle kendini gösterebiliyor!</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Polikistik Over Sendromu’na ait en sık jinekolojik belirti ve bulguları; adet düzensizliği, erkek tipi tüylenme, sivilce oluşumu ve erkek tipi saç dökülmesi olarak sıralayan Doç. Dr. Hale Göksever Çelik şöyle konuşuyor: “Tüm bu belirtiler, hastalığın altında yatan en önemli mekanizma olan androjen yüksekliğine bağlı gelişmektedir. Hastalığa ait belirtiler önemsenmeyip, hekime başvurulmadığı takdirde bulguların daha da artması kaçınılmaz olmaktadır.”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>2. Risk faktörlerine dikkat!</strong></p>
<p> </p>
<p>Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Doç. Dr. Hale Göksever Çelik, genetik yatkınlığın önemli rol oynadığı Polikistik Over Sendromu’nun oluşumunda ve şiddetlenmesinde; sağlıksız beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktiviteden yoksunluk ve obezitenin de önemli rol oynadığını vurguluyor. Ailesinde PKOS öyküsü bulunan bireylerin bu hastalığa yakalanma olasılığının, diğer bireylere oranla daha yüksek olduğunu belirten Doç. Dr. Hale Göksever Çelik “Bu nedenledir ki, PKOS’lu kadınlarda ilk basamak tedavimiz her zaman yaşam tarzında iyileşmeler yapmak şeklinde olmaktadır. Kilo verme ve egzersiz bunların başında gelmektedir” diyor. </p>
<p><strong>3. En çok bu şikayetlerle hekime başvuruluyor</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Polikistik Over Sendromu’na yönelik toplumsal farkındalığın az olması hekime başvurunun da ötelenmesine ve tedavinin geciktirilmesine yol açabiliyor. Doç. Dr. Hale Göksever Çelik şöyle konuşuyor: “Hastalığın yol açtığı şikayetler sıklıkla erkeklik hormonu olan androjenin yüksekliğine bağlı adet düzensizliği, erkek tipi tüylenme ve sivilce oluşumunda artış şeklinde kendini gösteriyor. Bu semptomların hepsi bir arada olabileceği gibi farklı kombinasyonlarla karşımıza gelebiliyor. Hatta bazen glukoz veya kolesterol yüksekliği, obezite gibi metabolik sıkıntılarla Dahiliye polikliniğinden de tarafımıza yönlendirilen hastalarda ultrasonda PKOS görüntüsü ile tanısını koyabiliyoruz.”</p>
<p> </p>
<p><strong>4. Anne olmayı engelleyebiliyor</strong></p>
<p> </p>
<p>Yumurtalıklarda yan yana dizilmiş küçük kistlerle seyreden Polikistik Over Sendromu’nun hamile kalmanın önünde engel teşkil edebildiğini belirten Doç. Dr. Hale Göksever Çelik “Çoğu hasta yumurtlama sorunundan kaynaklı infertilite dediğimiz hamile kalma sürecinde yaşanan zorluklar dolayısıyla hekime başvuruyor. PKOS’a bağlı infertilite yönteminde öncelikle başka nedenlerin varlığını araştırıyoruz. Ardından kadının yaşı ve diğer eşlik eden durumlar da göz önünde tutularak aşılama veya tüp bebek tedavi sürecini uyguluyoruz” diyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>5. Tedavide yeni nesil yöntemler</strong></p>
<p> </p>
<p>Tedavinin esasını kilo kaybı ve sportif aktivitenin oluşturduğunu vurgulayan Kadın Hastalıkları, Doğum ve Tüp Bebek Uzmanı Doç. Dr. Hale Göksever Çelik şöyle konuşuyor: “Yapılan araştırmalar; yaşam alışkanlıklarında yapılacak olumlu değişikliklerin de hamile kalmanın önündeki engellerin tedavisinde büyük rol oynadığını göstermektedir. Böylelikle semptomlar çok hafiflemekte ve hatta herhangi bir tedaviye gereksinim kalmamaktadır. Ancak buna rağmen sıkıntılar devam ederse ilaç tedavisine, en sık olarak da doğum kontrol haplarına başlanmaktadır. Geçmişte cerrahi yöntem uygulansa da günümüzde bu yaklaşım çok tercih edilmemektedir. Medikal tedavi hekim kontrolünde ve uzun soluklu kullanılmalıdır.“</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/bu-hastalik-her-5-kadindan-birinde-goruluyor-411794">Bu Hastalık Her 5 Kadından Birinde Görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atopik Dermatit Çocuklarda Daha Sık Görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/atopik-dermatit-cocuklarda-daha-sik-goruluyor-404531</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Sep 2023 11:00:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNDEM]]></category>
		<category><![CDATA[atopik]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklarda]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[dermatit]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=404531</guid>

					<description><![CDATA[<p>14 Eylül Dünya Atopik Dermatit Günü dolayısıyla Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği’nin yaptığı basın açıklamasında halk arasında egzema olarak da bilinen Atopik Dermatit deri hastalığının çocukların yüzde 20’sini, yetişkinlerin ise yüzde 10’unu etkilediği belirtildi</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/atopik-dermatit-cocuklarda-daha-sik-goruluyor-404531">Atopik Dermatit Çocuklarda Daha Sık Görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>14 Eylül Dünya Atopik Dermatit Günü dolayısıyla Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği’nin yaptığı basın açıklamasında halk arasında egzema olarak da bilinen Atopik Dermatit deri hastalığının çocukların yüzde 20’sini, yetişkinlerin ise yüzde 10’unu etkilediği belirtildi. Dernek, aynı zamanda atopik dermatitin mikrobik bir hastalık olmadığı için kesinlikle bulaşmadığının da altını çizerek hastalığın uygun tedavi yaklaşımları ile kontrol altına alınabildiğini ifade etti.</strong></p>
<p>Atopik dermatit (AD) diğer adı ile egzema, toplumda en sık görülen deri hastalıklarından biri.<strong> Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği, Deri Alerjileri Çalışma Grubu’nun</strong> <strong>14 Eylül Dünya Atopik Dermatit Günü</strong> dolayısıyla yaptığı basın açıklamasında; egzemanın, çocukların %20’sini yetişkinlerin %10’unu etkileyen yani yaygın görülen bir deri hastalığı olduğu bildirildi.  Egzemanın her yaşta ortaya çıkabildiği vurgulanarak şu açıklamalara yer verildi:  </p>
<p>“En sık erken çocukluk yaşlarında görülen egzemadan etkilenen kişilerin yaklaşık yarısında ilk 6 ay, %60’ında ilk 1 yaş, %85’inde ise ilk 5 yaş içinde hastalık başlar. Hastalığın şiddeti ve seyri hastalar arasında farklılıklar göstermekle birlikte hastalık erişkin yaşlara kadar devam edebilir. Bu nedenle, yakın takip edilmesi gereken bir hastalıktır. Atopik dermatitte teşhis, deri lezyonlarının yaşlara göre tipik yerleşimine göre konur.<strong> </strong>Ailesinde astım, alerjik rinit (saman nezlesi) veya egzema olan bireylerin çocuklarında AD görülme sıklığı daha yüksek olmakla birlikte egzema olan çocukların ebeveynlerinde mutlaka alerjik hastalık olması gerekmez”</p>
<p><strong>ATOPİK DERMATİT BULAŞICI DEĞİLDİR</strong></p>
<p>Atopik dermatitin mikrobik bir hastalık olmadığı için kesinlikle bulaşmadığının altının çizildiği açıklamada şu ifadelere yer verildi: “Egzema deride kaşıntılı kızarıklıklar oluşturur. Kızarıklıklar çeşitli etkenler ile alevlenir. Kaşıntılar gündüz olabildiği gibi özellikle geceleri daha yoğundur. Bu durum, hastaların uyku düzenini bozar ve duygusal stres yaratabilir. Ayrıca, kaşıntı ve kaşıntının alevlendirdiği egzema yaraları hastanın yaşam kalitesini ve sosyal hayatını önemli ölçüde etkiler. </p>
<p><strong>HER ÜÇ ATOPİK DERMATİTLİ ÇOCUKTAN BİRİNDE ALERJİ GÖRÜLÜR</strong></p>
<p>“Hastaların yaklaşık üçte birinde besinlere veya hava ortamında bulunan alerjenlere (ev akarı, polen, evcil hayvan epiteli vb.) karşı duyarlılık görülür.  Ülkemizde çocukluk çağı alerjilerinin %85’inden besinler sorumludur. Sırasıyla yumurta akı, süt, fındık, ceviz, susam, buğday ve daha nadiren yer fıstığı, mercimek, balık ve kabuklu deniz ürünleri AD’ye neden olan besinlerdir. İleri yaşlarda da astım veya alerjik rinit gibi alerjik hastalıklar, otoimmün hastalıklar, uyku bozuklukları, kalp hastalıkları ve psikosomatik hastalıklar ile ilişkisi olabilir. “</p>
<p><strong>MODERN YAŞAM TARZI, ATOPİK DERMATİT İÇİN RİSK FAKTÖRÜ</strong></p>
<p>“Günümüzde egzemanın oluşma nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Modern hayatın getirdiği yaşam değişiklikleri örneğin şehir hayatı, köy hayatından uzaklaşma, sezaryen doğum, hazır gıdalarla beslenme, güneş ışığından daha az faydalanma, bağırsak-deri mikrobiyatasındaki değişiklik gibi birçok faktörün hastalığa neden olduğu düşünülmektedir.”</p>
<p><strong>TERLEMENİN ÖNLENMESİ VE DİĞER ÇEVRESEL ORTAM KOŞULLARININ DÜZENLENMESİ </strong></p>
<p>“Tedavideki en önemli hedef, kaşıntının azaltılması, lezyonların giderilmesi, deri neminin sağlanması ve egzema alevlenmelerinin önlenmesidir. Atopik dermatiti tetikleyen çevresel koruyucu önlemler mutlaka alınmalıdır. Atopik dermatiti olan çocuğun cildi temiz tutulmalıdır. Sıcaklık ve nem oranındaki ani değişikliklerinden kaçınılmalıdır. Terleme, AD lezyonlarının alevlenmesini sağlayan en önemli faktör olduğu için önlenmelidir.”</p>
<p><strong>DÜZENLİ VE UYGUN NEMLENDİRİCİ KULLANIMI TEDAVİNİN EN ÖNEMLİ BASAMAĞIDIR</strong></p>
<p>“Tedavinin birinci ve en önemli basamağını uygun ve yoğun şekilde nemlendirici kullanımı oluşturur. Nemlendiricilerin seçimi özellikle ağır egzeması olan çocuklarda oldukça önemlidir. Nemlendiricilerin alerjen (yerfıstığı, hindistan cevizi, yulaf vb), parafin ya da parfüm gibi kimyasal maddeleri içermemesi gerekmektedir. Atopik dermatit tedavisinde en etkili ilaçlar aktif egzema lezyonları üzerine sürülen kortizonlu kremlerdir. Bu ilaçların kullanım dozu ve süresi mutlaka hekim tarafından düzenlenmelidir.”</p>
<p><strong>KIYAFET SEÇİMİ VE TEMİZLİĞİNDEKİ PÜF NOKTALAR </strong></p>
<p>“Hastaların kıyafetlerinde pamuklu olanlar tercih edilmelidir. Yünlü, tüylü ve naylon içeren giyeceklerden uzak durulmalıdır. Deriye temas eden deterjan ve dezenfektan ürünleri deri üzerinde yaşayan mikrobiyom denilen yararlı mikoorganizmaların sayısını ve dengesini bozabileceği için önerilmemektedir. Çamaşırlar toz/sıvı deterjan yerine granül sabunlar ile yıkanmalı ve çok iyi durulanmalıdır. Yumuşatıcılar kullanılmamalıdır. Başta el yıkama olmak üzere cilt bakımı, derinin pH’sına uygun olan (pH değeri 4,5-5,5), renksiz ve kokusuz sabunlar ile yapılması tercih edilmelidir. Derinin iyice durulandığından ve sabun artığı olmadığından emin olunmalıdır. Derinin bariyer özelliğinin basit önlemler ile korunması ciltteki kuruluğu engelleyerek, kaşıntı ve kızarıklık gelişimini önler. “</p>
<p><strong>ATOPİK DERMATİT KONTROL EDİLEBİLEN BİR HASTALIKTIR </strong></p>
<p>“Atopik dermatit uygun tedavi yaklaşımları ile kontrol altına alınabilen ve hastaların büyük çoğunluğunda da düzelebilen bir hastalıktır. Özellikle ağır, uzun süreli olan, erken yaşta başlayan ve besin alerjisinin eşlik ettiği olgularda AD iyileşse bile hastalığın ileri yaşlarda astım, alerjik rinit ve diğer hastalıklar ile ilişkisi olabileceği bilinmelidir. Bu hastalarda AD’nin uzun süreli takibi gerekmektedir. Bu konuda çocuk, aile ve hekim iş birliği sayesinde hastalığın yaratabileceği olumsuz durumların ortadan kaldırılması mümkündür.”</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/atopik-dermatit-cocuklarda-daha-sik-goruluyor-404531">Atopik Dermatit Çocuklarda Daha Sık Görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her 10 kişiden birinde görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/her-10-kisiden-birinde-goruluyor-399672</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Aug 2023 10:54:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[birinde]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[her]]></category>
		<category><![CDATA[kişiden]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=399672</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ülkemizde her 10 kişiden birinde böbrek taşı hastalığı görülüyor. Bu oran dünya ortalamasının üstünde seyrediyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/her-10-kisiden-birinde-goruluyor-399672">Her 10 kişiden birinde görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemizde her 10 kişiden birinde böbrek taşı hastalığı görülüyor. Bu oran dünya ortalamasının üstünde seyrediyor. Hastalığa yatkın kişilerde çocukluktan itibaren başlayabilen böbrek taşları genetik yatkınlık dışında beslenmeye dikkat edilmezse ciddi sağlık sorunu olabiliyor. Örneğin; takviye olsun diye bilinçsizce alınan C vitamini ve protein tozları bile  böbrek taşına yol açabiliyor. Oysa ki bol su içmek, az tuz tüketmek, Akdeniz tipi beslenmek gibi basit önlemlerle bu hastalıktan korunmak mümkün. </p>
<p><strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Üroloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren</strong>, böbrek taşlarını, temelde bir “atılım” problemi olarak tanımlıyor. Böbreklerin, suda çözünen ve vücudumuzda fazla oluşan maddelerin idrar oluşturarak dışarıya atılmasını sağlayan bir itrah organı olduğunu belirten <strong>Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren</strong> “Böbrekten 50&#8217;ye yakın madde idrarda çözünerek atılmaktadır. Ancak bu maddeler içerisinde 7-8 tanesi fazla miktarda atılırsa idrarda çözünemez ve kristalleşebilirler. İşte böbrek taşı oluşmasının ana nedeni idrarda az çözünebilen bu maddelerin idrara fazla atılmasıdır” diyor. Bu maddelerden en sık görüleni kalsiyum ve oksalat olarak kabul ediliyor; bunun dışında ürik asit, sistin gibi daha az sıklıkta görülen maddeler de idrara fazla atılıp böbrek taşı oluşturabiliyor. Ayrıca, bu kristalleşmeyi engelleyen sitrat gibi bazı moleküllerin de idrarda az bulunmaları böbrek taşı oluşumunu tetikleyebiliyor. </p>
<p><strong>“Ailesinde böbrek taşı olanlar dikkat etmeli”</strong></p>
<p>Böbrek taşlarının başlıca oluşma nedeni genetik olsa da beslenme gibi çevresel koşullar da etkili olabiliyor. Genetik yatkınlığı bulunan hastaların diyetlerine ve yaşam tarzlarına dikkat etmeleri tavsiye ediliyor. </p>
<p>Tıp dünyasında, son yıllarda böbrek taşı oluşumunun, sadece böbrek kaynaklı değil, sistemsel hastalıkların sonucunda da oluşabilen bir rahatsızlık olduğuna dair bilimsel kanıtlar sunuluyor. Dolayısıyla metabolik sendrom gibi bazı bozuklukların genetik yatkınlığı bulunan hastalarda  böbrek taşı oluşumunun da artığına dair ciddi bilimsel kanıtlar mevcut.</p>
<p><strong>Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren</strong>, böbrek taşı oluşumundan korunmak için faydası kanıtlanmış temel önlemleri şu 10 maddeyle sıralıyor:  </p>
<p> </p>
<p><strong>Metabolik sendromdan kendinizi koruyun</strong></p>
<p>Öncelikle aşırı kilo, insülin direnci, yüksek kötü kolesterol ve düşük iyi kolesterol seviyeleri; kan basıncı artışı; karakterize diyabetten kalp damar hastalıklarına kadar çoğu ciddi hastalığın öncüsü olduğu kabul edilen metabolik sendrom, böbrek taşı oluşumunu tetikliyor ve bu nedenle bu hastalıktan korunmak gerekiyor. Tanı konulursa yaşam tarzı düzenlemeleri ve sağlıklı diyet ile metabolik sendrom hastalığı genellikle başarıyla tedavi ediliyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>Sağlıklı beslenin</strong></p>
<p>Sağlıksız hazır gıdalarla beslenme, aşırı şekerli besinler yeme, yağlı yemekler, hareketsizlik ve özellikle kalitesiz uyku düzeni hastalarda metabolik sendrom oluşturabiliyor. Göbek çevresinden kilo alan, kendini enerjisiz hisseden, halsizlik yorgunluk şikayeti bulunan hastaların mutlaka hekime başvurmaları tavsiye ediliyor. Sağlıklı beslenme deyince akla gelen Akdeniz diyeti metabolik sendromdan dolayısıyla böbrek taşından koruyan başarılı diyetlerin başında geliyor. Bunun dışında hazır ve işlenmiş gıdalardan kaçınmak, özellikle akşam 8&#8217;den sonra yemek yememek, yaz aylarında bol olan ve çok şeker ihtiva eden meyvelerden az tüketmek gerekiyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>Ek vitamini doktor önerisiyle alın</strong></p>
<p>Son zamanlarda çok popüler olan vitamin ve mineral takviyeleri doğru ve uygun kullanıldığında çok faydalı olsa da bilinçsiz kullanıldığında o oranda zarar verebiliyor. Örneğin aşırı C vitamini alımı böbrek taşı oluşumunu arttırıyor. Doğru takviye almanın yöntemi vücuttaki düzeyine ve vücudun ihtiyacına göre takviyeleri belirlemektir. Çoğu vitaminin ve mineralin düzeyleri artık kandan ölçülebiliyor ve bu düzeye göre takviye ihtiyacı ortaya çıkıyor. Fazla ve gereksiz takviyeler böbrek taşı oluşumunu artırabiliyor. </p>
<p> </p>
<p><strong>Fazla protein almayın</strong></p>
<p>Aşırı protein alımı, böbrek taşı oluşumunu artırıyor. Örneğin vücut geliştirmek için egzersiz yapan özellikle genç hastalar, hızlı kas oluşturmak adına ticari olarak satılan protein tozlarını kullanıyor<strong>. </strong>Genetik yatkınlığı olan hastalarda bu aşırı protein alımı, taş oluşumuna veya var olan taşların büyümesine neden oluyor. Bu hastalar, kas kütlelerini belki daha hızlı arttırıyor ama böbrek taşı hastalığının sıkıntıları ile boğuşmak durumunda kalıyor.</p>
<p> </p>
<p><strong>Bol sıvı alın</strong></p>
<p>Böbrek taşı genellikle az sıvı tüketimi, dolayısıyla vücutta oluşan zararlı maddeleri çözecek miktarda idrar üretilmemesiyle ilişkili. Yeteri kadar sıvı tüketmeyen kişilerin idrarı, maddelerden zengin ancak suyu az olan yoğun bir yapıya sahip oluyor. Bu idrarın içindeki bazı unsurlar önce kristalleşiyor, ardından da böbrek taşı haline geliyor. Bol miktarda sıvı tüketmek, bu nedenle önem taşıyor. Yaz aylarında daha da çok dikkat edilmeli. </p>
<p> </p>
<p><strong>Gazlı içeceklerden uzak durun</strong></p>
<p>Çay, kahve ve kola gibi içeceklerin tüketimi mümkün olduğunca azaltılmalı. Bazen gıdalara eşlik eden, bazen ise sadece verdiği ani ferahlama hissi nedeniyle çok tercih edilen asitli içeceklerden uzak durmak gerekiyor. Yapılan klinik araştırmalar, fosfat içermeleri nedeniyle gazlı ve şekerli içeceklerin fazla tüketilmesi halinde böbrek taşı oluşma riskinin arttığını gösteriyor. </p>
<p> </p>
<p><strong>Az tuz tüketin</strong></p>
<p>Özellikle böbrek taşı konusunda genetik yatkınlığı olan kişilerin günlük tuz tüketiminin 3 &#8211; 5 gram yani yaklaşık bir çay kaşığını geçmemesi tavsiye ediliyor. Tabi sebze, meyve ve ekmekte de tuz olduğunu göz önüne alarak bu hesabı yapmak gerekiyor. Yemekleri tuzsuz pişirmek, tabağımıza gelen yemeği ise tuz yerine baharat, bitki ve sirke gibi alternatiflerle çeşnilendirmek mümkün. </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Oksalat içeren gıdalardan kaçının</strong></p>
<p>Böbrekte taş oluşumu yönünden en riskli maddelerden biri de oksalat olarak kabul görüyor. Böbrek taşlarında en sık görülen taş cinsleri arasında ilk sırayı kalsiyum oksalat taşı alıyor. Bu nedenle ıspanak, pırasa, çilek, çikolata, fındık, ceviz ve kakao gibi gıdalar ile et, tavuk ve balık gibi hayvansal gıdaların da yüksek miktarda oksalat içerdiği için böbrek taşı hastaları tarafından mümkün olduğunca az tüketilmesi gerekiyor. Tüketimi halinde de bol sıvı alınması tavsiye ediliyor. </p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Egzersiz yapın</strong></p>
<p>Hareketsiz bir yaşam da böbrek taşı için iyi değil, yürüyüş ve egzersizin bu taşların oluşumunu azaltmada önemli olduğu biliniyor. Bu nedenle mümkünse düzenli egzersiz yapın, egzersiz yapamıyorsanız da günlük en az 9 bin adımlık yürüyüşler ile vücudunuzu hareket halinde tutun. </p>
<p> </p>
<p><strong>İyi uyuyun</strong></p>
<p>Günlük uyku düzeninin sağlıklı olması, böbreklerin fonksiyonlarını da etkiliyor. Metabolizma, gün boyunca hasar gören böbrek dokusunu gece uyku sırasında onarıyor. Uykusuz kalmak, tüm organlar için olduğu gibi böbreklerin de bu yenilenme sürecini olumsuz etkiliyor. Bu nedenle mümkünse gece 23.00 gibi uykuya geçin ve 7-8 saat uyuyun. </p>
<p>Son olarak kapalı yöntem cerrahi girişimlerle hastaların böbrek taşlarını, en son teknolojileri kullanarak başarılı bir şekilde temizlediklerine değinen <strong>Dr. Öğr. Üyesi Murat Tuğrul Eren</strong> “Ancak çok sık nükseden böbrek taşlarının oluşmaması için elimizden geleni yapmanın daha önemli olduğunu düşünüyorum” sözleriyle uyarıda bulunuyor.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/her-10-kisiden-birinde-goruluyor-399672">Her 10 kişiden birinde görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Krup ilkbaharda daha sık görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/krup-ilkbaharda-daha-sik-goruluyor-371886</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 May 2023 12:00:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[ilkbaharda]]></category>
		<category><![CDATA[krup]]></category>
		<category><![CDATA[sık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=371886</guid>

					<description><![CDATA[<p>COVID-19 gibi üst solunum yolu enfeksiyonu olan krup, çoğunlukla küçük yaştaki çocukları etkiliyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/krup-ilkbaharda-daha-sik-goruluyor-371886">Krup ilkbaharda daha sık görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>COVID-19 gibi üst solunum yolu enfeksiyonu olan krup, çoğunlukla küçük yaştaki çocukları etkiliyor. Viral kaynaklı krup olgularının yüzde 80’inin 5 yaşın altında olduğunu ifade eden Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Ebru Gözer, “Özellikle 6 ay ile 3 yaş arasında çocuklarda ilkbahar ve sonbahar aylarında daha fazla görülen krup, virüslerin ya da bakterilerin sebep olduğu bir üst solunum yolu enfeksiyonudur. Krup özellikle kreş ve okul gibi kalabalık ortamlarda yakın temas, hapşırma ya da öksürme ile havaya saçılan damlacıklardaki virüslerin ağız ve burun yoluyla alınması sonucu başkalarına da hızlıca bulaşır. Evde tedavisi devam eden çocukların bol sıvı tüketimi ve bolca dinlenmeleri önemli. Eğer solunum güçlüğü, iştah kaybı gibi belirtiler şiddetlenirse hızlıca en yakın sağlık merkezine başvurulmalı” dedi.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Başlangıçta, 1-3 gün kadar önce burun akıntısı, öksürük, ateş, boğaz ağrısı yakınmaları görülebileceğini ifade eden Anadolu Sağlık Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı<strong> </strong>Dr. Ebru Gözer, “Hastalık ses telleri ve altında iltihabın neden olduğu havlar tarzda öksürük, boğuk ses, ses kalınlaşması, hırıltılı nefes alma ve nefes alma güçlüğü gibi geceleri daha çok artan şikayetlerle kendini gösterir. Hasta yatağın içinde oturma veya ayağa kalkma eğiliminde olur. Diğer aile bireylerinde de üst solunum yolu hastalık bulguları olabilir, bu da çocuğun viral kaynaklı krup olduğunu destekler. Büyük çocuklarda sadece kaba ve gürültülü sesle öksürme olabilir. Solunum eforu artmış, nefes almada güçlük, sürekli gürültülü ses gibi önemli bulgular hava yolu tıkanıklığının ilerlediğini gösterir. Belirtiler şiddeti azalarak devam ederken genellikle bir hafta içinde tamamen düzelir” dedi. </p>
<p> </p>
<p><strong>Krup sendromunda ateş görülmez</strong></p>
<p>Viral enfeksiyona bağlı krup dışında havayolu tıkanıklığı ile giden birçok hastalık durumunun da mevcut olduğunun altını çizen Dr. Ebru Gözer, “Benzer şikayetlerle başlayan soluk borusu enfeksiyonu, boğazın arkasındaki bölgede bulunan, boyunda ciddi bir enfeksiyon ve özellikle gırtlağın üst kısmını oluşturan anatomik yapılarda oluşan iltihap hızlıca tanı konularak tedavi edilmesi gereken durumlardır. Gırtlağın üst kısmını oluşturan anatomik yapılarda daha ilerleyici hava yolu tıkanıklığına neden olur. Solunum sıkıntısı, yüksek ateş, yutma güçlüğü, gürültülü ses, salya akması gibi bulguları vardır ve krup tedavisine cevap vermez. Ayırıcı tanıda ve tekrarlayan krup ataklarında düşünülmeli” dedi.</p>
<p>Spazmodik krup hastalığının ise 1-3 yaş arası sık görülen tekrarlayıcı, genellikle ateş gibi virüs kaynaklı enfeksiyonu düşündüren öncü belirtilerin olmayışı veya hafif oluşu ile öne çıktığını paylaşan Dr. Ebru Gözer, “Alerjik ve psikolojik faktörler önemli olabilir. Geceleri aniden başlar ve hastalar havlar tarzda öksürük, hırıltılı nefes alma, korku ve kaygı ile uyanır. Ateşleri yoktur. Kısa süre içinde düzelirler. Birkaç gün boğuk sesle öksürük olur. Altta yatan alerjik tablo varsa takibi ile atak sıklığı azaltılabilir” şeklinde konuştu.</p>
<p> </p>
<p><strong>Soğuk buhar ve nem en etkili tedavi yöntemi</strong></p>
<p>Viral enfeksiyona bağlı krup tedavisinde en etkili yöntemin soğuk buhar ile nem tedavisi olduğunu paylaşan Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı<strong> </strong>Dr. Ebru Gözer, “Çoğunlukla nemle birlikte hava yolundaki ödem azalır, salgıların yoğunluğu düşer ve hava yolu açıklığı artar. Yeterli olmadığı durumlarda hastane ortamında kortizon ve adrenalin kullanılabilir. Çocuk, ebeveynin kucağında en rahat ettiği pozisyonda tutulmalı ve dil çubuğu ile zorlayıcı muayene yapılmamalı, solunum sıkıntısı için oksijen desteği sağlanmalı. Tüm bunlarla saatler içinde tedaviye cevap alınır. Hastanın gürültülü sesi azalır, anksiyete geriler. Birçok hasta tamamen iyileşir, çoğunlukla hastaneye yatış da gerekmez” dedi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Tekrar eden krup ataklarında ayırıcı tanıya başvurulmalı</strong></p>
<p>Tekrarlayan krup ataklarında spazmodik grup ayırıcı tanısı yapılması gerektiğinin altını çizen Dr. Ebru Gözer, “Ayrıca bazı çalışmalarda krup öyküsü olan çocuklarda hava yollarının aşırı hassaslığı olasılığının arttığı görülebiliyor. Bu durum kontrol altına alındığında ataklar da azalabilir. Eğer nem tedavisi ile solunum bulguları gerilemiyorsa, hasta sırtüstü yatamıyor ve yutma güçlüğü çekiyorsa, bilinç bulanıklığı veya halsiz, solgun bir görünüm söz konusuysa akla diğer ciddi bakteriyel kaynaklı bulgular gelmeli” diye konuştu. Krup hastalığının genellikle hafif bir hastalık olduğunu ancak nadiren de olsa hayati tehlikenin görülebildiğini söyleyen Dr. Ebru Gözer, “Tekrarlayan, sık krup geçiren hastalarda özellikle viral enfeksiyonu düşündüren başlangıç bulguları da yoksa bronkoskopi yapılabilir. Spazmodik krup tanısı konan hastalarda olayı tetikleyen psikojenik faktörler ile alerjik olabilecek bronşiyal hiperreaktivite irdelenebilir” şeklinde ifade etti.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/krup-ilkbaharda-daha-sik-goruluyor-371886">Krup ilkbaharda daha sık görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya nüfusunun yüzde 9&#8217;unda yeme bozukluğu görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/dunya-nufusunun-yuzde-9unda-yeme-bozuklugu-goruluyor-365522</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Apr 2023 09:54:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[bozukluğu]]></category>
		<category><![CDATA[dünya]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[nüfusunun]]></category>
		<category><![CDATA[unda]]></category>
		<category><![CDATA[yeme]]></category>
		<category><![CDATA[yüzde]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=365522</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kişinin yeme eylemini fiziksel açlıktan ziyade ruhsal durumuna göre şekillendirdiği bir beslenme davranışı olan yeme bozukluğunun farklı türleri bulunsa da en sık rastlanan iki tür arasında anoreksiya nervoza ve bulimia nevroza geliyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/dunya-nufusunun-yuzde-9unda-yeme-bozuklugu-goruluyor-365522">Dünya nüfusunun yüzde 9&#8217;unda yeme bozukluğu görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kişinin yeme eylemini fiziksel açlıktan ziyade ruhsal durumuna göre şekillendirdiği bir beslenme davranışı olan yeme bozukluğunun farklı türleri bulunsa da en sık rastlanan iki tür arasında anoreksiya nervoza ve bulimia nevroza geliyor. </strong></p>
<p><strong>Yeme bozukluğunun temelinin çocukluk çağında atıldığını ancak gelişime bağlı olarak ergenlik döneminde görülmeye başladığını vurgulayan Hiwell Online Terapi Platformu Uzman Klinik Psikoloğu Selin Çelen, “Çocukluk ve ergenlik döneminde; depresyon, sosyal medya etkisi, şiddet, cinsel istismar, akran zorbalığı, ebeveyn baskıları gibi bazı risk faktörleri bulunuyor. Yetişkinlerde ise 20 yaş sonrasında görülüyor. </strong></p>
<p><strong>Yeme bozukluğunun psikolojik etkileri olduğu kadar fizyolojik etkileri de var. Tüm bunları gözeterek yeme bozukluğu bulunan kişilerle empati yapmak, onların yanında olduğumuzu hissettirmek çok önemli” dedi.</strong></p>
<p>Yeme bozukluğu, bireyin kısıtlayıcı beslenme tarzı, yasaklar, mükemmel olma ihtiyacı, beğenilme ve arzulanma isteği gibi pek çok nedenden dolayı ortaya çıkabiliyor. Kişinin yemekle arasındaki ilişkinin bozulması durumunda ortaya çıkan yeme bozukluğunun nedenleri arasında çoğunlukla beden görünümüne karşı memnuniyetsizlik duyma ve sağlıklı olma isteği yer alıyor. Her bireyin terapiye kolay ve daha hızlı erişebilmesi için hayata geçen Hiwell Uzman Klinik Psikoloğu Selin Çelen, değerini kilosu ve beden görünümü üzerine kuran kişinin, memnuniyetsizliğini telafi etmek için; kısıtlayıcı diyetler, detokslar, kendini aç bırakmak, kusma, laksatif-diüretik kullanma, aşırı egzersiz yapma gibi davranışlarda bulunabildiğini söyledi. Yapılan bu eylemlerin kişinin yeme ile kurduğu ilişkinin bozulmasına neden olduğunu belirten Selin Çelen, bu rahatsızlığın fiziksel etkileri, tespiti ve bu bireylere yaklaşırken dikkat edilmesi gerekenler hakkında bilgi verdi.</p>
<p>Söz konusu rahatsızlığın temellerinin çocukluk döneminde atıldığını ancak gelişime bağlı olarak 13-14 yaşlarında görülmeye başladığının altını çizen Selin Çelen, “Çocukluk ve ergenlik döneminde yaşanan; kaygı bozuklukları, depresyon, sosyal medya etkisi, psikolojik ve fiziksel şiddet, cinsel istismar, akran zorbalığı, kayıplar ve ebeveyn baskıları yeme bozukluğunun en temel nedenleri arasında yer alıyor. Bu nedenle tüm risk faktörlerini göz önünde bulundurarak erken müdahalede bulunmak oldukça önemli” diye konuştu.</p>
<p><strong>TÜRKİYE’DE YEME BOZUKLUĞU GÖRÜLME ORANI YÜZDE 3</strong></p>
<p>Yapılan araştırmalara göre ülkemizde yeme bozukluğu görülme sıklığının ortalama yüzde 3 oranında olduğunu bildiren Selin Çelen, ergenlerde bu oranın yüzde 2.33, ergen kızlarda ise yüzde 4.03 olduğunu söyledi. Bu oranın üniversite öğrencisi kızlar üzerinde yapılmış bir çalışmada Anoreksiya Nervoza yüzde 0.1-4 arasında, Bulimia Nervozanın ise yüzde 18-20 arasında değiştiğini vurgulayan Selin Çelen, yeme bozukluğu görülen kişilerde aynı zamanda kaygı bozukluğu görülme oranının da yüzde 60’ın üzerinde olduğunun altını çizdi. </p>
<p><strong>PANDEMİDE ARTTI</strong></p>
<p>Selin Çelen, “Chicago’da bulunan ve yeme bozukluğuyla mücadele eden bir dernek olan ANAD’a göre dünya çapında yaklaşık her 10 kişiden 1&#8217;i bu hastalıktan etkileniyor ve dünya nüfusun en az yüzde 9&#8217;unda yeme bozukluğu görülüyor. Ancak pandemi döneminde dünyada ve Türkiye’de klinik olarak görülmese de toplumda yeme bozukluğu görülme sıklığı arttı. ANAD Derneği’nin çocuk ve ergenlerle ilgili araştırma bulgularına göre; 1-3’üncü sınıftaki kızların yüzde 42&#8217;si zayıflamak istiyor, 10 yaşındaki çocukların yüzde 81&#8217;i şişman olmaktan korkuyor, ergen kızların yüzde 35-57&#8217;si hızlı diyet yapıyor, oruç tutuyor, kendi kendine kusuyor ve diyet hapları ya da müshil kullanıyor. Yeme bozukluğu, ölüm riski en yüksek tanı grubudur. Özellikle Anoreksiya Nervoza grubunda ölüm riski, gelişmiş ülkelerde yüzde 10’larda” dedi.</p>
<p><strong>EN ÖNEMLİ NOKTA, HASSAS VE DİKKATLİ YAKLAŞMAK</strong></p>
<p>Eğer çevremizde yeme bozukluğu olduğundan şüphelenilen bir birey varsa, bu kişilere karşı oldukça hassas bir şekilde yaklaşmanın çok önemli olduğunu bildiren Selin Çelen, “Çünkü bu bireyler, çevresinden gelecek herhangi olumlu ya da olumsuz bir yorum karşısında hızlıca tetiklenebilirler. ‘Çok güzel gözüküyorsun’, ‘Kilolu değilsin’, ‘Kilo mu aldın?’ ya da ‘Kilo mu verdin?’ gibi yorumlar olumlu veya olumsuz olsa da kişiyi yeme alışkanlıkları konusunda harekete geçirebilecek bir etki yaratabilir. Bu tarz sorular yerine empati yapmak, duygularını sormak ve karşılamak, ihtiyaçlarını öğrenmek, şefkatle kucaklamak, motivasyonel davranmak, yalnız olmadığını ve güvende hissettirmek çok daha önemli ve değerli” diye konuştu.</p>
<p><strong>TEDAVİDEN ÖNCE TESPİT DAHA ÖNEMLİ</strong></p>
<p>Klinik Psikolog Selin Çelen, yeme bozukluğu tedavisi için önce bunun temel nedenlerinin tespit edilmesinin çok önemli olduğunun altını çizdi. Yiyecek tüketiminin artışı, yemek yerken kontrolü kaybetmek, kendini aç bırakmak, kısıtlayıcı beslenme düzeni uygulamak ve ardından aşırı yeme döngüsü, aşırı yemenin ardından kusma, kısa sürede kilo vermek, fazla fiziksel aktivite yapmak, gizli yemek yemek, kalori hesabı yapmak, regl düzensizliği veya regl kesilmesinin bu hastalığın belirtileri arasında yer aldığını ifade eden Selin Çelen, “Bu nedenlerin tespitinden sonra kişinin beden görünümüne dair memnuniyetsizliklerinin nedenleri ve sonuçlarının ilişkisi detaylıca inceleniyor ve çalışmalar yapılıyor. İnceleme esnasında çoğunlukla; özgüven, mükemmeliyetçilik, başarısızlık, yetersizlik, beğenilmeme ve sevilmeme inançlarıyla çalışılıyor. Bunlara ek olarak ise yeme ile kurulan ilişkinin onarılması için davranışsal bir takım müdahale yöntemleri de uygulanıyor. Açlık ve tokluk sinyallerinin farkındalığı ve takibi, yasaklı yiyecekler ile barışmak, kısıtlayıcı diyet döngülerinden sürdürülebilir beslenmeye geçiş, geçmişteki diyet deneyimlerinin keşfi, alternatif davranış eylemleri, yeni baş etme yöntemleri oluşturmak, duygu regülasyonunu sağlamak gibi çeşitli yöntemler kullanılıyor. Yeme bozukluğu tedavisinde kullanılan terapi ekolleri arasında; Bilişsel Davranışçı Terapi, Dinamik Terapi, EMDR Terapi, Mindfulnes, Şema Terapi, Diyalektik Davranış Terapi geliyor” dedi. </p>
<p><strong>FİZİKSEL ETKİLERİ DE BULUNUYOR</strong></p>
<p>Yeme bozukluğunun psikolojik etkileri olduğu kadar fizyolojik etkileri de olduğunu söyleyen Selin Çelen, bu rahatsızlıklardan bazılarını şöyle sıraladı:</p>
<ul>
<li>Kardiyovasküler sorunlar </li>
<li>Erken yaşta başlayan vakalarda büyüme-gelişme geriliği,</li>
<li>Kemik kütlesinde azalma,</li>
<li>Mide tahrişi ve kanaması,</li>
<li>Diş minelerinde erozyon ve diş çürümeleri,</li>
<li>Düşük potasyum değeri,</li>
<li>Uykuya eğilim,</li>
<li>Kalp ritim bozuklukları,</li>
<li>Karaciğer yağlanması,</li>
<li>Cilt kuruluğu,</li>
<li>Tüylenmede artış,</li>
<li>Kabızlık,</li>
<li>Düşük beden ısısı,</li>
<li>Saç dökülmesi,</li>
<li>Kadınlarda regl olamama…</li>
</ul>
<p> </p>
<p><strong>DUYGULARIYLA BAŞ EDEMEYEN BİREY, YEME İLE BUNU TOLERE ETMEYE ÇALIŞIYOR</strong></p>
<p>Yeme bozukluğuna sadece duygusal açlık denilemeyeceğinin altını çizen Klinik Psikolog Selin Çelen, “Duygusal yeme bozukluğunda kişiler, herhangi bir duygu hissettiklerinde normalden daha fazla yiyecek tüketebiliyor. Genelde olumsuz duygularla ortaya çıkan bu yeme davranışı, aslında bir baş etme yöntemi olarak kullanılıyor. Başarısızlık, yetersizlik, baskı altında hissetme, öfke gibi olumsuz duygular hisseden bir birey, yeme davranışında bulunuyor ve ardından da çoğunlukla pişmanlık hissediyor. Ancak olumsuz duyguların yanı sıra olumlu duyguların ardından da yeme davranışı gözleniyor. Olumlu duyguyla gelen yeme davranışının nedeni de kişinin kendini ödüllendirmek istemesinden kaynaklanıyor. Duygusal açlık, duygusal yeme alanında sıklıkla görülüyor. Ancak her yeme davranışının temelinde kişi aslında; açlık, tokluk, üzüntü, keder, sıkıntı, öfke, pişmanlık, mutluluk gibi pek çok duyguda yeme eyleminde bulunuyor. Birey, yaşadığı duyguyu tolere edemediği ve baş edemediği için yemek yeme eylemi ile bu hissi yönetmeye ve rahatlamaya çalışıyor. Bu nedenle duygusal açlık terimini bu noktada kullanabiliriz. Ancak duygu açlığı ile yemek yeme eylemini ve bu kapsamda yaşanan duyguyla ya da olayla baş etme yöntemini kullanmak, işlevsel bir çözüm değil. Bu noktada daha kullanışlı ve sağlıklı baş etme yöntemleri bulmak daha doğru bir çözüm olacaktır” diye konuştu.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/dunya-nufusunun-yuzde-9unda-yeme-bozuklugu-goruluyor-365522">Dünya nüfusunun yüzde 9&#8217;unda yeme bozukluğu görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kız çocuklarında babaya aşırı düşkünlük 3-6 yaş arasında görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/kiz-cocuklarinda-babaya-asiri-duskunluk-3-6-yas-arasinda-goruluyor-365249</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Apr 2023 14:00:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[arasında]]></category>
		<category><![CDATA[aşırı]]></category>
		<category><![CDATA[babaya]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklarında]]></category>
		<category><![CDATA[düşkünlük]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[kız]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=365249</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kız çocuğunun annesinden babasını kıskanmasını, annenin yerini geçme isteğini, baba evden gittiğinde sürekli ağlamasını ve babaya aşırı düşkün olmayı ifade etmek için kullanılan Elektra kompleksinde kız çocuğu anneden uzaklaşırken babaya yakınlaşıyor.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/kiz-cocuklarinda-babaya-asiri-duskunluk-3-6-yas-arasinda-goruluyor-365249">Kız çocuklarında babaya aşırı düşkünlük 3-6 yaş arasında görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kız çocuğunun annesinden babasını kıskanmasını, annenin yerini geçme isteğini, baba evden gittiğinde sürekli ağlamasını ve babaya aşırı düşkün olmayı ifade etmek için kullanılan Elektra kompleksinde kız çocuğu anneden uzaklaşırken babaya yakınlaşıyor.  Bu davranışların yaklaşık 3-6 yaş arasında görüldüğünü belirten Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, bu davranışın zamanla normale döndüğünü söyledi. </strong></p>
<p><strong>Bazı ebeveynlerin çocukları kıskanmasın diye birbirlerine karşı mesafeli yaklaşabildiklerini belirten Ülkü, “Çiftlerin çocuklarının yanında birbirlerine sevgi göstermekten kaçınmamaları gerekiyor. Eşler birbirlerine olan tavırlarını değiştirmemeli” uyarısında bulundu.</strong></p>
<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, Elektra kompleksine ilişkin değerlendirmede bulundu.</p>
<p><strong>Kız çocuğu anneden uzaklaşıp babaya yakınlaşıyor</strong></p>
<p>Elektra kompleksinin sıklıkla Sigmund Freud ile beraber anıldığını ancak bu terimin ilk kez 1913 yılında Carl Jung tarafından kullanıldığını belirten Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Elektra kompleksi; kız çocuğunun annesinden babasını kıskanmasını, annenin yerini geçme isteğini, baba evden gittiğinde sürekli ağlamasını ve babaya aşırı düşkün olmayı ifade etmek için kullanılıyor. Kız çocuğu anneden uzaklaşırken babaya yakınlaşıyor. Bu davranışlar yaklaşık 3-6 yaş arasında görülüyor ve zamanla normale dönüyor. Yaşın ilerlemesiyle anneyle özleşme yoluyla da çözümleniyor” diye konuştu.</p>
<p><strong>Ebeveynler birbirlerine sevgi göstermekten kaçınmamalı</strong></p>
<p>Bu dönemde ebeveynlerin çocuklarına nasıl yaklaşacaklarını bilemediklerini ifade eden Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Bazı ebeveynler, çocukları kıskanmasın diye birbirlerine karşı mesafeli yaklaşabilirler ancak birbirlerine karşı mesafeli yaklaşımlarının uygun bir tutum olmadığını söylemekte fayda var. Çocuklarının yanında sevgi göstermekten kaçınmamaları gerekiyor. Eşler birbirlerine olan tavırlarını değiştirmemeli. Çocuklar anne ve babalarını model alıyorlar. Aynı zamanda çocuklar, ailede herkesin farklı bir birey olduğunu, herkesin sevgi ve ilgisinin farklı olacağını öğrenmeli ve kabul etmeliler” dedi.</p>
<p><strong>İşte Elektra kompleksinin belirtileri…</strong></p>
<p>Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, genel olarak<strong> </strong>3-6 yaşlar arası başlayan Elektra kompleksinde gözlemlenebilen belirtileri şöyle sıraladı:</p>
<p>&#8211; Anneye karşı açıklanamayan düşmanlık duyguları besliyorlar, </p>
<p>&#8211; ‘Büyüyünce babamla evleneceğim’ gibi cümleler kuruyorlar,</p>
<p>&#8211; Annesinin babasına gösterdiği sevgiyi kıskanıyorlar,</p>
<p>&#8211; Anne ve baba kavga ettiğinde koşulsuz babanın tarafında yer alıyorlar ve</p>
<p>&#8211; Karar verirken önce babanın fikrini alıyorlar.</p>
<p><strong>Yetişkinlik evresinde de devam edebilir</strong></p>
<p>Ebeveynlerin bu dönemin normal bir durum olduğunu ve çocukları suçlamak, eleştirmek yerine koşulsuz sevgi ve ilgi göstermeyi unutmaması gerektiğini de vurgulayan Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Bu süreci geçici ve normal bir durum olarak değerlendiriyoruz. Çocuğun yaşı ilerledikçe kıskanma durumu yavaş yavaş örnek almaya dönecektir. Ancak Elektra kompleksinin<strong> </strong>yetişkinlik evresinde de devam etme ihtimali olabilir. Bu yüzden eğer ergenlik döneminde de devam ederse özellikle psikolojik destek almak önem kazanacaktır. Yetişkinlik evresinde de Elektra kompleksinin devam etme ihtimali olabilir. Yetişkinlik evresinde bu kompleksin en önemli belirtileri, kadınların kendilerinden yaşça olgun erkeklere ilgi duyma ve babalarına benzer özellikler aramaya başlamaları şeklinde görülebilir” ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>Baba figürü çocuğa açıkça anlatılmalı</strong></p>
<p>Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, kompleksin çözümü için dikkat edilmesi gerekilen bazı durumları ise şöyle sıraladı:</p>
<p>&#8211; Babanın da sıradan bir insan olduğunun çocuğa öğretilmesi,</p>
<p>&#8211; Baba figürünün tam olarak çocuğa açıklanması,</p>
<p>&#8211; Anne ve babanın arasında bir bağ olduğunun belirtilmesi,</p>
<p>&#8211; Anne-babaların 3 yaşından sonra çocukları ile ayrı odada kalması,</p>
<p>&#8211; Anne &#8211; babaların çocuklarına karşı aşkım, sevgilim gibi kelimelerle hitap etmemesi,</p>
<p>&#8211; Anne-babaların çocukları ile dudaktan öpüşmemesi,</p>
<p>&#8211; Anne-babanın çocukları ile gereksiz güç mücadelesine girmemesine dikkat edilmesi gerekiyor.</p>
<p>Çocukların ruhsal yapısını ve kişilik gelişimini etkilediği için anne ve babaların bu tutumlara dikkat etmesini öneriyoruz.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/kiz-cocuklarinda-babaya-asiri-duskunluk-3-6-yas-arasinda-goruluyor-365249">Kız çocuklarında babaya aşırı düşkünlük 3-6 yaş arasında görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Her 4 Kadından 1&#8217;inde Miyom Görülüyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/her-4-kadindan-1inde-miyom-goruluyor-363529</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Apr 2023 11:26:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[her]]></category>
		<category><![CDATA[inde]]></category>
		<category><![CDATA[kadından]]></category>
		<category><![CDATA[miyom]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=363529</guid>

					<description><![CDATA[<p>Miyomların üreme çağındaki her 4 kadından 1’inde klinik olarak ortaya çıktığını belirten Medical Park Tokat Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Neşet Gümüşburun, “Miyom gelişiminde genetik, ailesel yatkınlık ve hormonal faktörler rol almaktadır.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/her-4-kadindan-1inde-miyom-goruluyor-363529">Her 4 Kadından 1&#8217;inde Miyom Görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Miyomların üreme çağındaki her 4 kadından 1’inde klinik olarak ortaya çıktığını belirten Medical Park Tokat Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Neşet Gümüşburun, “Miyom gelişiminde genetik, ailesel yatkınlık ve hormonal faktörler rol almaktadır. Bu yüzden hormonal olarak aktif olan üreme çağındaki kadınlarda daha sık görülen miyomlar menopoz döneminde kısmen de olsa küçülürler” dedi.</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Medical Park Tokat Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Neşet Gümüşburun, miyomun tanımı, oluşumu, sınıflandırılması ve tedavi yöntemi hakkında bilgilendirmelerde bulundu.</p>
<p>Miyomun tanımını yapan Uzm. Dr. Neşet Gümüşburun, “Miyomlar rahimin düz kas hücrelerinden köken alan iyi huylu tümörlerdir. S<strong>ı</strong>klıkla rahimde bulundukları yere göre sınıflandırılırlar: İntramural miyomlar rahim duvarında gelişirler. Submukozal miyomlar rahimin iç kısmındaki endometriumun hemen altındaki miyometrial hücrelerden köken alırlar. Bu miyomlar sıklıkla rahmin iç kısmına basacak şekilde çıkıntı yaparlar. Subserozal miyomlar rahmin dış kısmındaki hücrelerden köken alırlar” diye konuştu.</p>
<p>Miyomların üreme çağındaki her 4 kadından birinde klinik olarak ortaya çıktığını söyleyen Uzm. Dr. Gümüşburun, “Miyom gelişiminde genetik, ailesel yatkınlık ve hormonal faktörler rol almaktadır. Bu yüzden hormonal olarak aktif olan üreme çağındaki kadınlarda daha sık görülen miyomlar menopoz, döneminde kısmen de olsa küçülürler” dedi. </p>
<p><strong>KIRMIZI ET TÜKETİMİ MİYOM RİSKİNİ ARTIRABİLİR</strong></p>
<p>Uzm. Dr. Gümüşburun, miyomun gelişme riskini etkileyebilen faktörlerle ilgili şu bilgileri paylaştı:</p>
<p>“Çocuk doğurmak miyom riskini azaltır. Son çalışmalar erken yaştaki ilk doğumların riski azalttığını, son doğumla olan aradaki zamanın uzamasının ise riski arttırdığını göstermektedir. 10 yaşından erken adet görmek riski artırır. Doğum kontrol ilaçları miyoma karşı koruyucudur. Kırmızı et tüketimi göreceli olarak miyom riskini artırır. Yeşil sebze tüketimi ise risk azalması ile birliktelik göstermektedir. Fakat hiçbir çalışma diyetin (örneğin karotenler) miyom hastalığına yakalanma oranına veya semptomlarına direk etki ettiğini göstermemiştir. Alkol tüketimi, özellikle bira miyom gelişme riskini arttırır. Kafein tüketimi ise risk faktörü değildir. Bazı çalışmalar miyomlar ile obezite arasında ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Fakat bu ilişkinin yüksek Vücut Kitle Endeksi (VKE), kilo alımı ya da vücut yağı ile ilişkisi tam ve tutarlı olarak ortaya konulamamıştır. Hipertansiyon ve miyomlar arasında pozitif bir ilişki vardır. Risk hipertansiyonun ne kadar zamandır var olduğu ve şiddetiyle doğrudan ilişkilidir. Rahim enfeksiyonların varlığı, bazı miyomların (parazitik-submukoz miyom) riskinin artmasına neden olabilir. Son çalışmalar polikistik over sendromununda östrojen yükünü arttırmasına bağlı miyom riskini arttırdığını vurgulamıştır.”</p>
<p><strong>VAJİNAL KANAMA OLABİLİR</strong></p>
<p>Miyomu olan hastalarda hangi şikâyetler olabileceğine de değinen Uzm. Dr. Gümüşburun, şu açıklamalarda bulundu:</p>
<p>“Miyomlar tek ya da çok sayıda, milimetrik ya da 20 cm boyutlarına kadar ulaşabilen çoğu iyi huylu tümörler olarak karşımıza çıkabilir.  Miyomlarla ilişkili semptomlar genellikle üç kategoride sınıflandırılırlar:</p>
<ul>
<li>Vajinal kanamanın artması,</li>
<li>Pelvik baskı ve ağrı, kitle etkisine bağlı semptomlar(kabızlık, sık idrara çıkma vb.)</li>
<li>Üreme disfonksiyonu.</li>
</ul>
<p>Miyomların büyük çoğunluğu küçük ve asemptomatik olmasına rağmen, kadınların çoğu hayatlarının belli bölümlerinde ciddi problemler yaşarlar ve tedaviye ihtiyaç duyarlar. Bu semptomlar miyomların sayısı, büyüklüğü, yerleşim yerleri ile ilişkilidir. </p>
<p>Üreme üzerine etkisi: Miyomlar ovulasyona engel oluşturmazlar ancak hepsinde olmasa da birçok yayında kısırlık ve kötü gebelik sonuçları ile ilişkili olduğu ortaya konulmuştur. </p>
<p>Gebelik: Miyomlar gebe kadınların yaklaşık yüzde 10’nunda görülmektedirler. Gözlemsel çalışmalar miyomların varlığının ilk üç ayda kanama, plesantanın erken ayrılması, makat pozisyon, disfonksiyonel doğum ve sezeryan doğumun artması gibi spesifik gebelik risklerini artırdığını göstermektedir. </p>
<p>Kısırlık: Miyomlar, rahim içini ileri derecede bozmadıkları sürece kısırlığa nadiren sebep olurlar. Bu konuda miyomların büyüklüklerinden çok, bulundukları lokalizasyonları daha çok önemlidir.”</p>
<p><strong>TEDAVİ YOLLARI</strong></p>
<p>Tedavi yollarını anlatan Uzm. Dr. Gümüşburun, “Miyomların pek çoğu herhangi bir belirti veya şikâyete yol açmaksızın rastlantısal olarak tespit edilirler. Böyle miyomlarda genellikle herhangi bir tedavi verilmeksizin miyomlar periyodik olarak takip edilir. Bunun dışında tespit edilen miyomlar farklı belirtilere yol açıyorsa, bir takım tedaviler uygulanabilmektedir. Tedavi, genel olarak, cerrahi yöntemlerle uygulanmaktadır. Ameliyat kararı hastanın yaşı, şikâyetleri, miyom sayısı ve yerleşimi ile hastanın çocuk sahibi olup olmadığına göre verilir ve ameliyatın kapsamı belirlenir. Miyom ameliyatları iki şekilde yapılabilir. Birinci seçenek miyomun çıkarılması şeklinde yapılır. Hastanın çocuğu yoksa ve gelecek dönemlerde çocuk sahibi olmayı düşünüyorsa, başka bir miyom çıkana kadarki sürede çocuk sahibi olabilmesi adına rahim fonksiyonun devam etmesi için miyomun çıkarılması işlemi uygulanmaktadır. İkinci seçenek ise rahmin tümüyle çıkarılması şeklinde gerçekleştirilir. Miyomlar rahim tarafından çok sık üretilen tümörler olduğu için eğer hastanın çocuğu varsa ve başka çocuk doğurması söz konusu değilse, 40’lı yaşlardan sonra rahmin tekrar miyom üretmemesi adına alınması tavsiye edilebilir” ifadelerini kullandı.</p>
<p>Uzm. Dr. Gümüşburun, uygulanabilen tedavi seçeneklerini şöyle sıraladı:</p>
<p>Histereskopi: Bu yöntemde ağrıya yol açan ve sık ya da şiddetli kanamaya neden olan küçük miyomlar vajinal yoldan girilerek alınır. Rahmin altında veya iç tabakasında yer alan miyomlar özel bir görüntüleme sistemi ile çıkartılabilir. </p>
<p>Kapalı cerrahi: Kapalı ameliyatlar ise laparoskopik veya robotik cerrahi yöntemleriyle yapılıyor. 4– 5 cm’den büyük miyomlar rahim yatağından çıkarılır ve varsa bölgedeki kanamalara müdahale edilerek, o bölgenin dikilmesiyle gerçekleştirilir. </p>
<p>Açık cerrahi: Bu yöntem göbeğin üst kısmına kadar ilerlemiş çok büyük boydaki tümörlerin çıkarılmasını kapsar. Miyomların büyük olması sebebiyle laparoskopik veya robotik yöntemde çalışılacak alan bulunmadığından açık cerrahi yöntemiyle kesi yapılarak miyomlar temizlenir. </p>
<p>İlaç tedavisi: Cerrahi tercih edilmeyen kimi uygun hastalarda ise ilaç tedavisine başvurulabilir. İlaç tedavileri her ne kadar miyomları ortadan kaldırmasa da, miyomun neden olduğu aşırı kanamaların azaltılması ve miyomun küçültülmesi gibi faydalar sağlayabilir. </p>
<p>Diğer: Uygun olan kimi hastalarda, girişimsel radyolojik tekniklerle kasık damarından ilerletilen bir kateter ile miyomu besleyen damarlar kapatılarak miyomun büyümesi engellenir. Böylece miyom boyutunda yüzde 50 küçülme, ağrı ve kanamada yüzde 80 azalma meydana gelir. Bu yöntem için uygun hasta seçimi önemlidir çünkü doğurganlığı etkileyebilir. </p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/her-4-kadindan-1inde-miyom-goruluyor-363529">Her 4 Kadından 1&#8217;inde Miyom Görülüyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8220;Uzun Süreci Covid&#8221; Kadınlarda İki Kat Daha Fazla Görülüyor !</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/uzun-sureci-covid-kadinlarda-iki-kat-daha-fazla-goruluyor-362666</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Apr 2023 09:30:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[covid]]></category>
		<category><![CDATA[daha]]></category>
		<category><![CDATA[fazla]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[iki]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlarda]]></category>
		<category><![CDATA[kat]]></category>
		<category><![CDATA[süreci]]></category>
		<category><![CDATA[uzun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=362666</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçmeyen ateş, öksürük, grip belirtileri, adet düzensizlikleri…</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/uzun-sureci-covid-kadinlarda-iki-kat-daha-fazla-goruluyor-362666">&#8220;Uzun Süreci Covid&#8221; Kadınlarda İki Kat Daha Fazla Görülüyor !</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Geçmeyen ateş, öksürük, grip belirtileri, adet düzensizlikleri…</p>
<p><strong>Covid’i ağır geçirmeyenlerde bile, 12 haftadan uzun süre devam eden belirtilerin varlığı “Uzun Süreli Covid (Long Covid)” olarak adlandırılıyor. Uzun Süreli Covid’in kadınlarda erkeklere oranla iki kat daha fazla görüldüğünü söyleyen Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Şevket Arslan “Uzun Süreli COVID’’in Covid’den sağ kurtulanların %70’inde görülebileceğini ve tanısı için herhangi bir kan testinin bulunmadığını belirtiyor.</strong></p>
<p>COVID-19 enfeksiyonu, bağışıklık sisteminin işleyişini zayıflatabiliyor ve bu etki uzun süre devam edebiliyor. Hastalığı ağır geçirmeyenler de bile, 12 haftadan uzun süre devam eden ve bu belirtilerin başka bir sebeple açıklanamaması durumu ‘’Uzun Süreli COVID’’ olarak adlandırılıyor. Bu duruma “Akut Sonrası Covid Sendromu”, “Post-COVID-19 Durumu” gibi  isimler de  veriliyor.</p>
<p>‘’Uzun Süreli COVID’in, Akut COVID olarak adlandırılan bulaşıcı semptomların olduğu ateş ve öksürük gibi hafif grip benzeri semptomlardan farklı olduğunu açıklayan <strong>Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Prof. Dr. Şevket Arslan C</strong>OVID enfeksiyonundan sağ kurtulan kişilerin yaklaşık %30 ila 70’inin ‘’Uzun Süreli COVID’’ belirtilerini yaşayabileceğini söylüyor. Bu durumla ilişkili olarak akciğer, kalp, sinir sisteminin de dahil olduğu birçok organ ve sistemi ilgilendiren 200’den fazla belirti bildirildiğinin altını çizen <strong>Prof. Dr. Şevket Arslan</strong>, “Bunlar arasında en dikkat çekici olanları; halsizlik, yorgunluk, nefes darlığı, göğüste ağrı ve sıkışma, çarpıntı, anksiyete, unutkanlık, konsantrasyon bozukluğu, bunama, bilinen kelimelerin hatırlanamaması, tat ve koku bozukluğu, kas ve eklem ağrısı, halüsinasyon, uyku bozuklukları, alerjik belirtilerin açığa çıkması ya da şiddetlenmesi, bağışıklık sisteminde zayıflama, enfeksiyon sıklığında artma, duyma ve görmede değişme, ishal ve kabızlık, idrar kaçırma, adet düzensizlikleri olarak sıralanabilir” dedi.</p>
<p><strong>“BAĞIRSAK MİKROBİYOM ÇEŞİTLİLİĞİ COVID-19 ENFEKSİYONUNDAN SONRA DEĞİŞTİ”</strong></p>
<p>“Koronavirüs bağışıklık sistemini hem aşırı çalıştırıp yorabiliyor hem de bağışıklık hücrelerinin normal işlevini yapamaz hale getirebiliyor” diyen Arslan, virüsün, adeta saldırıya geçerek vücutta doku ve hücre hasarıyla sonuçlanan bir kaos ortamının oluşmasına yol açtığını söylüyor.  Bağışıklık sistemi ile bağırsakta bulunan faydalı bakterilerin ilişkisinin uzun süreden beri bilindiğini ifade eden Arslan, doğal vücut savunmasında önemli yeri olan bağırsak mikrobiyom çeşitliliğinin de COVID-19 enfeksiyonundan sonra değişebildiğini ifade ediyor. Arslan, bu değişikliğin de ‘’Uzun Süreli COVID’’ gelişimine katkı sağladığının altını çiziyor. </p>
<p><strong>HER BİREY RİSK TAŞIYOR AMA KADINLARDA İKİ KAT FAZLA GÖRÜLÜYOR…</strong></p>
<p>‘’Uzun Süreli COVID’’ görülme olasılığı yaşla birlikte artsa da kadınlar arasında uzun süreli Covid’in iki kat daha yaygın görüldüğünü ifade eden Arslan, “Eşlik eden diyabet, böbrek, kalp ve karaciğer hastalıkları, astım, obezite, kötü yaşam koşulları riski arttırmaktadır. Ancak COVID enfeksiyonunun şiddetinden bağımsız olarak da her birey risk taşımaktadır” diye konuşarak sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“COVID-19 aşısı, enfeksiyona yakalanma riskini azalttığı ve bağışıklığı güçlendirdiği için ‘’uzun süreli COVID’’ riskini azaltmaktadır. ‘’Uzun süreli COVID’’ tedavisinde etkisi kanıtlanmış belli bir ilaç henüz olmadığı için genellikle belirtilerin hafifletilmesine yönelik yaklaşımlar hekimlerce önerilmektedir. Belirtilerin hafifletilmesinde dengeli beslenme, fiziksel aktivite, uyku düzeninin sağlanması, COVID-19 aşısının yaptırılması, D vitamini takviyesi, doğal yoldan alınan probiyotikler ve koenzim bağışıklığı güçlen</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) &#8211; Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/uzun-sureci-covid-kadinlarda-iki-kat-daha-fazla-goruluyor-362666">&#8220;Uzun Süreci Covid&#8221; Kadınlarda İki Kat Daha Fazla Görülüyor !</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Hastalık Yaklaşık 80 Milyon Kişide Görülüyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/bu-hastalik-yaklasik-80-milyon-kiside-goruluyor-355441</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Mar 2023 08:15:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[görülüyor]]></category>
		<category><![CDATA[hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[kişide]]></category>
		<category><![CDATA[milyon]]></category>
		<category><![CDATA[yaklaşık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=355441</guid>

					<description><![CDATA[<p>Glokom, göz sinirinin hasarıyla karakterize olan ve kalıcı görme kaybına sebep olabilen bir hastalıktır. Tüm dünyada yaklaşık 80 milyon glokom hastası bulunmaktadır ve glokom kalıcı görme kaybı nedenleri arasında 2. sırada yer almaktadır. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Serdar Özateş, Glokom Günü özelinde önemli bilgilendirmelerde bulundu.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/bu-hastalik-yaklasik-80-milyon-kiside-goruluyor-355441">Bu Hastalık Yaklaşık 80 Milyon Kişide Görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Glokom, göz sinirinin hasarıyla karakterize olan ve kalıcı görme kaybına sebep olabilen bir hastalıktır. Tüm dünyada yaklaşık 80 milyon glokom hastası bulunmaktadır ve glokom kalıcı görme kaybı nedenleri arasında 2. sırada yer almaktadır. İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Doç. Dr. Serdar Özateş, Glokom Günü özelinde önemli bilgilendirmelerde bulundu.</p>
<p>Doç. Dr. Serdar Özateş,” Glokom sinsi seyirli ve ilerleyici bir göz hastalığıdır. Glokom hastalarında göz sinirinde meydana gelen hasar belirli bir düzeye ulaşmadıkça hastalarda herhangi bir şikâyete yol açmayabilir. Glokomda erken tanı ve tedavi, görmenin korunması açısından çok önemlidir” dedi.</p>
<p><strong>Glokom Kimlerde Görülür? Kimler Risk Altındadır?</strong></p>
<p>-Artmış göz içi basıncı</p>
<p>-40 yaş üzerinde olmak</p>
<p>-Yüksek miyop ya da hipermetrop olmak</p>
<p>-Aile bireylerinde glokom hikayesi olması başlıca risk faktörleridir. </p>
<p><strong>Erken Tanı ile Önlenebilir Mi?</strong></p>
<p>Doç. Dr. Serdar Özateş,” Glokom hastalığı anne karnında ya da doğumdan itibaren herhangi bir yaş diliminde oluşabilmektedir. Erken tanı ve tedavi kalıcı görme kayıplarının önüne geçebilir. Glokomun tedavisi glokomun tipine ve seyrine göre değişmekle birlikte medikal ya da cerrahi olarak yapılabilmektedir. Medikal tedavi ile ilerlemesi durdurulamayan ya da ilaç kullanımında sorunlar yaşayan hastalarda cerrahi tedavi ile glokom hastalığının ilerleyişi kontrol altına alınabilmektedir.  Glokom hastalığının sinsi seyirli olduğu ve hastaların büyük çoğunluğunu glokom hastası olduğunu bilmeyen kişilerin oluşturduğu düşünüldüğünde rutin göz muayenesin önemi çok daha iyi anlaşılmaktadır. Risk faktörlerine sahip olan hastaların yılda en az 1 kez göz muayene olmaları tavsiye edilmektedir” diye söyledi.</p>
<p> </p>
<p>Kaynak: (BYZHA) &#8211; Beyaz Haber Ajansı</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/bu-hastalik-yaklasik-80-milyon-kiside-goruluyor-355441">Bu Hastalık Yaklaşık 80 Milyon Kişide Görülüyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
