<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>beyni | En Gazete</title>
	<atom:link href="https://www.engazete.com.tr/tag/beyni/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.engazete.com.tr/tag/beyni</link>
	<description>Son Dakika Haberleri ve Türkiye Gündemi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Mar 2026 11:22:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	

<image>
	<url>https://cdn.engazete.com.tr/2025/06/cropped-favv-32x32.webp</url>
	<title>beyni | En Gazete</title>
	<link>https://www.engazete.com.tr/tag/beyni</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Filtre yetmez, dijital hijyen önemli!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/filtre-yetmez-dijital-hijyen-onemli-620337</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Mar 2026 11:22:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[alp]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[dijital]]></category>
		<category><![CDATA[dikkat]]></category>
		<category><![CDATA[ekran]]></category>
		<category><![CDATA[ergen]]></category>
		<category><![CDATA[filtre]]></category>
		<category><![CDATA[hijyen]]></category>
		<category><![CDATA[Mavi Işık]]></category>
		<category><![CDATA[önemli]]></category>
		<category><![CDATA[uyanık]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[yetmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=620337</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, mavi ışığın çocuk, ergen ve yetişkin beyni üzerindeki etkileri, uyku, dikkat ve nörolojik sağlık açısından riskleri ve dijital hijyenin önemi hakkında bilgi verdi. </p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/filtre-yetmez-dijital-hijyen-onemli-620337">Filtre yetmez, dijital hijyen önemli!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp,<strong> </strong>mavi ışığın çocuk, ergen ve yetişkin beyni üzerindeki etkileri, uyku, dikkat ve nörolojik sağlık açısından riskleri ve dijital hijyenin önemi hakkında bilgi verdi. </p>
<p><strong>Mavi ışık, beyni uyanık tutar ve sirkadiyen ritmi bozar!</strong></p>
<p>Mavi ışığın, gözün retina tabakasındaki ‘intrinsically photosensitive retinal ganglion cells’ (ipRGC) olarak adlandırılan özel hücreleri uyardığını aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bu hücreler, doğrudan beynin ana biyolojik saati olan hipotalamustaki suprakiyazmatik çekirdeğe (SCN) sinyal gönderir. Bu süreç, epifiz bezinden salgılanan ve uyku-uyanıklık döngüsünü düzenleyen melatonin hormonunu baskılar.” dedi.</p>
<p>Nörobiyolojik düzeyde mavi ışığın, beyni ‘gündüz modunda’ tutarak uyanıklığı artırdığını ifade eden Alp, kronik maruziyetin sirkadiyen ritmin bozulmasına ve kortizol salınımının dengesizleşmesine yol açtığını kaydetti.</p>
<p><strong>Ergenlerde mavi ışık, uyku kalitesini yetişkinlerden daha fazla düşürür! </strong></p>
<p>Çocuk ve ergen beyninde mavi ışığın etkilerinin yetişkinlerden farklı olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şöyle devam etti:</p>
<p>“Çocuk ve ergenlerin lensleri yetişkinlere göre çok daha şeffaftır, bu da retinaya daha fazla mavi ışık sızmasına neden olur. Nörobilimsel açıdan daha kritik olan durum ise, ergen beyninin prefrontal korteks gelişimi ve sirkadiyen hassasiyetidir. Ergenlerde melatoninin geç salgılanma eğilimi (delayed sleep phase), mavi ışıkla birleştiğinde uyku kalitesini yetişkinlere oranla çok daha sert bir şekilde düşürür. Bu durum, yalnızca yorgunluğa değil, aynı zamanda beyin gelişiminin temel taşı olan sinaptik budanma süreçlerinin aksamasına da neden olabilir.”</p>
<p><strong>Mavi ışık ve hızlı dijital içerikler, beyni sürekli uyarır ve mental yorgunluğa yol açar! </strong></p>
<p>Mavi ışık ve dijital uyarana maruz kalmanın, beyin yorgunluğu (mental fatigue) ile ilişkili olduğunu dile getiren Alp, “‘Ekran yorgunluğu’ dediğimiz fenomen, sadece göz kaslarının yorulması değil, beynin bilişsel yükünün (cognitive load) aşılmasıdır.” dedi.</p>
<p>Alp, “Mavi ışık uyanıklığı yapay olarak tetiklerken, dijital içeriklerin hızlı akışı beyni sürekli bir ‘yönlendirilmiş dikkat’ (directed attention) modunda tutar. Bu durum, nörotransmitter depolarının (özellikle dopamin) hızla tüketilmesine ve prefrontal kortekste yönetici işlevlerin zayıflamasına, yani mental yorgunluğa yol açar.” açıklamasını yaptı.</p>
<p><strong>Mavi ışık, beynin gece temizlenme mekanizmasını bozabilir! </strong></p>
<p>Migren veya epilepsi gibi nörolojik hastalıklarda mavi ışığın etkileri hakkında bilgi veren Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Klinik pratikte, özellikle migren hastalarında fotofobi (ışığa duyarlılık) çok yaygın görülür. Mavi ışık, ağrı iletiminde rol oynayan talamik nöronları aktive ederek migren ataklarını tetikleyebilir veya şiddetini artırabilir. Epilepside ise durum daha spesifiktir; ışığa duyarlı (fotosensitif) epilepsisi olan bireylerde yüksek kontrastlı ve titreşimli dijital ekranlar nöbet eşiğini düşürebilir.” dedi.</p>
<p>‘Dijital beyin sisi’ olarak adlandırılan dikkat dağınıklığı ve zihinsel bulanıklıkta mavi ışığın rolüne de değinen Alp, “Beyin sisi, nöroinflamatuar süreçler ve uyku kalitesindeki düşüşün bir yan ürünüdür. Mavi ışığın sirkadiyen ritmi bozması, beynin geceleri kendisini temizleme mekanizması olan glinfatik sistemin tam performansla çalışmasını engeller. Atık ürünlerin temizlenemediği bir beyin, ertesi gün odaklanma güçlüğü, kısa süreli bellek zayıflığı ve zihinsel bulanıklıkla reaksiyon verir.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Erken yaşta yoğun erken ekran kullanımı, beyin gelişimini etkileyebilir!</strong></p>
<p>Erken yaşta yoğun ekran kullanımının, gelişmekte olan beyin üzerinde nasıl etkiler bırakabileceğini açıklayan Alp, şunları söyledi:</p>
<p>“Erken çocukluk dönemi, beynin nöroplastisitesinin en yüksek olduğu evredir. Bu dönemde ekran üzerinden gelen yoğun mavi ışık ve hızlı dijital uyaranlar, beynin ödül sistemini erken yaşta manipüle eder. Literatür, aşırı maruziyetin beyaz madde bütünlüğü üzerinde (özellikle dil gelişimi ve sözel işlemleme süreçleriyle ilgili alanlarda) farklılıklara neden olabileceğini gösteriyor. Ancak ‘kalıcı’ terimi yerine, gelişimsel yörüngenin değişmesi riskinden bahsetmek bilimsel olarak daha doğrudur.”</p>
<p><strong>Mavi ışık, DEHB’de hiperaktiviteyi artırabilir, OSB’de uykuya geçişi zorlaştırabilir! </strong></p>
<p>Otizm spektrum bozukluğu (OSB) veya dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) olan çocukların sinir sistemlerinin duyusal uyaranlara karşı çok daha hassas olduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Mavi ışığın oluşturduğu ‘hiper-uyanıklık’ hali, DEHB’li çocuklarda dürtüselliği ve hiperaktiviteyi körükleyebilir. OSB’li çocuklarda ise uyku regülasyonu zaten zorken, mavi ışık kaynaklı melatonin baskılanması, uykuya geçiş süreçlerini bir kriz haline getirebilir ve ertesi günkü duyusal işleme süreçlerini olumsuz etkileyebilir.” dedi.</p>
<p><strong>Asıl koruyucu olan, filtreden ziyade dijital hijyen! </strong></p>
<p>Mavi ışık filtreli gözlükler veya ekran filtrelerinin birer ‘sihirli değnek’ olmadığını vurgulayan Alp, sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Bunlar yalnızca destekleyici mekanizmalardır. Filtreler, retinaya ulaşan mavi ışık yoğunluğunu azaltarak dijital göz yorgunluğunu hafifletebilir ve melatoninin tamamen baskılanmasını bir nebze engelleyebilir. Ancak nörolojik sağlık için asıl koruyucu olan, filtreden ziyade dijital hijyendir. Yani uykudan en az 1-2 saat önce ekranla bağı kesmek, hiçbir filtrenin veremeyeceği nörolojik onarımı sağlar.”</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/filtre-yetmez-dijital-hijyen-onemli-620337">Filtre yetmez, dijital hijyen önemli!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ergen beyni, güçlü motora sahip frensiz araba gibi…</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/ergen-beyni-guclu-motora-sahip-frensiz-araba-gibi-620011</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 08:29:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[Aidiyet]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[araba]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[ergen]]></category>
		<category><![CDATA[frensiz]]></category>
		<category><![CDATA[gençlerin]]></category>
		<category><![CDATA[güçlü]]></category>
		<category><![CDATA[motora]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenciler]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<category><![CDATA[sahip]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[tur]]></category>
		<category><![CDATA[üzerinde]]></category>
		<category><![CDATA[yaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=620011</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, son dönemde okullarda artış gösteren şiddet vakalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ergen-beyni-guclu-motora-sahip-frensiz-araba-gibi-620011">Ergen beyni, güçlü motora sahip frensiz araba gibi…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, son dönemde okullarda artış gösteren şiddet vakalarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.</p>
<p><strong>Türkiye’de de daha fazla görülmeye başladı!</strong></p>
<p>ABD’de sıkça gündeme gelen okul şiddetinin artık Türkiye’de de daha fazla görülmeye başladığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Özellikle ergenlik dönemi, yani lise çağı, gençlerin yoğun duygusal değişimler yaşadığı ve kimlik gelişiminin öne çıktığı bir dönemdir. Bu nedenle bu yaş grubunda öfke kontrolü, akran baskısı ve kendini kanıtlama isteği gibi faktörler şiddet davranışlarını tetikleyebilmektedir. Şiddet vakaları belirli bir okul türüyle sınırlı değildir; ancak riskli sosyal çevre, düşük okul aidiyeti ve destek mekanizmalarının zayıf olduğu ortamlarda daha sık görülebilir.” dedi.</p>
<p><strong>Ergen beyni henüz tam olgunlaşmamış oluyor</strong></p>
<p>Ergenlik döneminde şiddet davranışının yalnızca disiplin sorunu olarak görülmemesi gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Ergen beynini frenleri takılmamış güçlü bir motora sahip bir arabaya benzetebiliriz. Planlama, dürtü kontrolü ve mantıktan sorumlu alan ancak 20’li yaşların ortasında tamamlanır. Dolayısı ile ergenlikte duygusal tepkiler ve dürtüler çok hızlıdır ve kontrol edilemeyebilir. Herhangi bir kriz veya stres anında sonucunu düşünmeden öfke ile şiddete başvurabilirler. Ayrıca ergenlik döneminde beynin özellikle duygularla ilgili bölgeleri çok aktif çalışırken, karar verme ve sonuçları değerlendirme ile ilgili bölümler henüz tam olarak olgunlaşmamıştır. Bu durum gençlerin bazen ani kararlar almasına, riskli davranışlara yönelmesine ve öfke anında sonuçlarını düşünmeden hareket etmesine yol açabilir. Dolayısıyla ergenlikte yaşanan dürtüsellik ve risk alma eğilimi, uygun destek ve yönlendirme olmadığında şiddet davranışlarına zemin hazırlayabilir.” diye konuştu.</p>
<p><strong>Olumlu okul iklimi şiddeti azaltıyor</strong></p>
<p>Araştırmaların, öğrencilerin kendilerini güvende hissettikleri ve okula ait olduklarını düşündükleri ortamlarda şiddet davranışlarının belirgin şekilde azaldığını gösterdiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, “Okul iklimi, bir okulun eğitim-öğretim faaliyetlerini, paydaşların tutumlarını ve akademik başarıyı etkileyen psikolojik ve sosyal ortamdır. Güvenli ve huzurlu bir ortam, sosyal ilişkiler ve aidiyet duygusu, öğretmen ve akranlarla ilişkiler, kabul görme okul ikliminin sosyal boyutudur ve şiddet oranları üzerindeki etkisi kritiktir. Okul iklimi olumlu olduğunda öğrenciler sorunlarını konuşabilecekleri yetişkinler bulabilir ve krizler büyümeden çözülebiliyor. Bu noktada rehberlik servisleri çok kritik bir rol oynuyor. Ancak birçok okulda psikolojik danışman sayısının sınırlı olması, öğrenci sayısına göre destek hizmetlerinin yetersiz kalmasına neden olabiliyor. Önleyici çalışmaların güçlendirilmesi büyük önem taşıyor.” ifadesinde bulundu.</p>
<p><strong>Aile içi iletişim belirleyici rol oynuyor</strong></p>
<p>Okul şiddetinin ortaya çıkmasında aile ortamının önemli bir belirleyici olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, şöyle devam etti:</p>
<p>“Okul şiddetinin veya genel olarak çocuklardaki şiddet eğiliminin ortaya çıkmasında en önemli belirleyiciler aile içi iletişim ve ebeveyn tutumlarıdır. Evde şiddete uğrayan veya şiddete tanık olan çocukların şiddete meyilli olmaları açısından yüksek risk altında olduğu bilinmektedir. Çocuklar okul dışındaki sosyal çevrelerinde ve özellikle aile ortamında öğrendikleri davranışları okula taşımaktadırlar. Aile içerisindeki çatışmalar, ev ortamındaki sert iletişim, şiddet içeren davranışlar veya aşırı baskıcı tutumlar sonucunda çocuk bu davranışları içselleştirerek bir problem çözme yöntemi olarak sergileyebilir.  Buna karşılık açık iletişimin olduğu, çocuğun duygularının dinlendiği ve sınırların sağlıklı şekilde korunduğu ailelerde çocukların sosyal becerileri daha güçlü gelişir ve şiddete yönelme olasılığı azalır.”</p>
<p><strong>PISA verilerine göre Türkiye’de öğrenciler daha yalnız hissediyor</strong></p>
<p>Toplumsal kutuplaşma ve öfke dilinin de gençler üzerinde etkili olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Demet Gülaldı, şunları kaydetti:</p>
<p>“Gençler sadece ailelerinden ve okullarından değil, aynı zamanda içinde yaşadıkları toplumdan da öğrenirler. Toplumda artan kutuplaşma ve öfke dili, gençlerin hem okul içindeki sosyal ilişkilerini hem de genel psikolojik iyi oluşlarını derinden etkilemektedir. Toplumsal kutuplaşmanın bir yansıması olarak okul ortamında ‘ötekileştirme’ davranışları sıklıkla görülmektedir. PISA 2022 verileri, Türkiye’deki öğrencilerin OECD ortalamasına göre okulda kendilerini daha fazla yabancılaşmış, dışlanmış ve yalnız hissettiklerini göstermektedir. Özellikle ‘diğer öğrenciler tarafından kasıtlı olarak yalnız bırakılma’ oranı Türkiye&#8217;de (%12,3), OECD ortalamasının (%7) oldukça üzerindedir.”</p>
<p><strong>Siber zorbalık fiziksel şiddete dönüşebiliyor</strong></p>
<p>Sosyal medyada kullanılan sert dilin gençlerin iletişim biçimini etkilediğini belirten Dr. Gülaldı, “Toplumda öfke dilinin yaygınlaşması, farklılıklara tahammülün azalması ve çatışmaların sert şekilde ifade edilmesi gençler üzerinde model etkisi yaratabilir. Özellikle sosyal medya ortamlarında kullanılan sert dil, gençlerin iletişim tarzını ve çatışma çözme yöntemlerini etkileyebilmektedir. Siber zorbalık ile okul içi fiziksel şiddet arasında güçlü bir ilişki<strong> </strong>bulunmaktadır. Siber zorbalık çevrim içi ortamda başlasa da etkileri gerçek hayata taşınabiliyor. Sosyal medya üzerinden yapılan aşağılamalar, dışlama ya da tehditler öğrenciler arasında gerginliği artırabiliyor ve bu durum okul ortamında fiziksel çatışmalara dönüşebiliyor. Bu nedenle dijital ortamlarda yaşanan zorbalığın da okul güvenliği ve öğrenci ruh sağlığı açısından ciddiye alınması gerekiyor.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Londra’daki “Red–Blue School Wars” örneği</strong></p>
<p>Gençlerin şiddet eğilimine ilişkin güncel bir örnek olarak İngiltere’de özellikle Londra’da gündeme gelen “Red–Blue School Wars” olaylarını hatırlatan Dr. Gülaldı, “Londra’da bazı bölgelerde farklı okullardaki öğrenciler sosyal medya üzerinden organize olarak kırmızı ve mavi renklerle sembolleşen gruplar halinde karşı karşıya geldikleri olaylar ile gündeme geldi. Sosyal medya aracılığı ile öğrenciler arasında ‘Kırmızıya Karşı Mavi’ çatışmaları düzenlenmesini ve öğrencilerin pergel, metal tarak, makas, cetvel ve mutfak bıçağı, havai fişek gibi diğer silahlarla kendilerini silahlandırarak ‘şiddete başvurmalarını’ teşvik ediyorlar. Bu durum bir tür okul aidiyetinin zaman zaman rekabet ve çatışmaya dönüşebildiğini gösteriyor. Sosyal medya bu tür gruplaşmaları hızlandırabiliyor ve ciddi boyutlara ulaşabilecek toplu bir harekete dönüşebiliyor.” dedi.</p>
<p><strong>Gençlerin aidiyet ihtiyacı doğru yönlendirilmeli</strong></p>
<p>Ergenlik döneminde gençlerin güçlü bir aidiyet ihtiyacı hissettiğini vurgulayan Dr. Gülaldı, “Bu örnekler aslında gençlerin kimlik arayışı ve aidiyet ihtiyacının ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Ergenlik döneminde gençler bir gruba ait hissetmek ister. Eğer bu aidiyet duygusu sağlıklı sosyal ortamlar yerine rekabet ve çatışma üzerinden kurulursa, okul içi şiddet olayları ortaya çıkabiliyor.   Okullarda yaşanan şiddet olaylarını sadece bireysel bir sorun olarak görmek doğru değildir. Bu tür olaylar çoğu zaman bireysel, ailevi, okul ve toplumsal faktörlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkar. Bu nedenle çözüm de çok boyutlu olmalıdır. Okullarda sosyal-duygusal becerileri geliştiren programların artırılması, psikolojik destek hizmetlerinin güçlendirilmesi, ailelerle iş birliğinin artırılması ve dijital ortamların daha bilinçli kullanılması bu konuda önemli adımlar olabilir. En önemlisi ise gençlerin kendilerini görülmüş, anlaşılmış ve değerli hissettikleri güvenli ortamlar yaratmaktır. Bir öğrenci kendini gerçekten ait hissettiği bir okulda, sorunlarını konuşabileceği yetişkinler bulduğunda şiddete başvurma ihtimali önemli ölçüde azalır.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/ergen-beyni-guclu-motora-sahip-frensiz-araba-gibi-620011">Ergen beyni, güçlü motora sahip frensiz araba gibi…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beynin detoksu kaliteli uyku!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-608091</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 11:03:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[alp]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[beynin]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[denge]]></category>
		<category><![CDATA[detoksu]]></category>
		<category><![CDATA[kaliteli]]></category>
		<category><![CDATA[Nöroloji]]></category>
		<category><![CDATA[sistem]]></category>
		<category><![CDATA[söz]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=608091</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, günlük hayatta sıkça kullanılan ‘beyin detoksu’ kavramını bilimsel açıdan değerlendirdi. </p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-608091">Beynin detoksu kaliteli uyku!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, günlük hayatta sıkça kullanılan ‘beyin detoksu’ kavramını bilimsel açıdan değerlendirdi. </p>
<p><strong>Beyin detoksu olarak adlandırılan süreçler, bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade ediyor!</strong></p>
<p>‘Beyin detoksu’ kavramının, nöroloji ve nörobilim literatüründe tanımlanmış, klinik olarak kullanılan bir terim olmadığını aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bilimsel çalışmalarda beyni belirli bir sürede toksinlerden arındırmayı hedefleyen standart bir detoks yaklaşımından söz edilmez.” dedi.</p>
<p>Bu kavramın toplumda ilgi görmesinin altında yatan nedenin, beynin gerçekten de kendi iç dengesini koruyan ve kendini düzenleyen bir yapıya sahip olması olduğunu dile getiren Alp, “Günlük dilde ‘detoks’ olarak adlandırılan süreçler, aslında beynin doğal fizyolojik işleyişine atıfta bulunan, ancak bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade eder. Bu nedenle mesele, kavramın kendisinden çok, nasıl ve ne amaçla kullanıldığıdır.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Beynin ‘detoksu’, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkili!</strong></p>
<p>Beynin temel temizlik sisteminin, glimfatik sistem olarak adlandırılan ve beyin omurilik sıvısı aracılığıyla çalışan bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şöyle devam etti:</p>
<p>“Bu sistem, metabolik faaliyetler sonucu ortaya çıkan atık maddelerin beyinden uzaklaştırılmasını sağlar ve en aktif olduğu dönem derin uyku evreleridir. Özellikle öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir. Buna ek olarak kan-beyin bariyeri zararlı maddelerin beyne geçişini sınırlandırırken, mikroglial hücreler hücresel düzeyde temizlik ve onarım süreçlerinde rol alırlar. Dolayısıyla beynin ‘detoksu’, uyanıkken yapılan uygulamalardan ziyade, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkilidir.”</p>
<p><strong>Bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamaları, faydadan çok zarara yol açabilir!</strong></p>
<p>Detoks adı altında sunulan besinler, kürler ya da takviyelerin beyni doğrudan temizlediğini gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunmadığına vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Dengeli ve yeterli beslenme, beynin enerji ihtiyacını karşılamak ve sinaptik işlevleri desteklemek açısından önemlidir; ancak bu, belirli bir ürünün kısa sürede zihinsel arınma sağlayacağı anlamına gelmez.” dedi.</p>
<p>Kontrolsüz kullanılan takviyelerin, özellikle yüksek dozda alındığında, karaciğer ve böbrek üzerinde yük oluşturabileceğini ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceğini hatırlatan Alp, kullanılan ilaçlarla etkileşime girme riskinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Alp, bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamalarının, faydadan çok zarara yol açabileceği uyarısında bulundu.</p>
<p><strong>‘Doğal’ ürünlerin güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değil!</strong></p>
<p>Nörolojik hastalığı olan bireylerde beyin dengesinin zaten hassas bir sistem üzerinden korunduğunu kaydeden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Epilepsi, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, migren ya da multipl skleroz gibi durumlarda ani beslenme değişiklikleri, uzun süreli açlık uygulamaları veya kontrolsüz takviye kullanımı bazı semptomları artırabilir.” dedi.</p>
<p>Bu nedenle bu tür uygulamaların, genel öneriler yerine kişiye özel olarak ele alınması gerektiğini hatırlatan Alp, “‘Doğal’ olarak tanımlanan ürünlerin her koşulda güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değildir. En sağlıklı yaklaşım, bu tür girişimleri mutlaka hekim ve alan uzmanlarıyla birlikte değerlendirmektir.” açıklamasını yaptı.</p>
<p><strong>Sürekli ekrana maruz kalmak toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâli!</strong></p>
<p>Sürekli ekrana maruz kalmanın beyin üzerinde kimyasal anlamda bir toksin birikimine yol açtığının söylenemeyeceğini dile getiren Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak uzun süreli ekran kullanımı, beynin dikkat, uyanıklık ve bilgi işleme sistemleri üzerinde belirgin bir yük oluşturur.” dedi.</p>
<p>Özellikle sürekli değişen görsel uyaranların ve bildirimlerin, beynin dinlenme ağlarının yeterince devreye girmesini zorlaştırabileceğine işaret eden Alp, “Bu durum zamanla zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve uyku düzeninde bozulmalar şeklinde kendini gösterebilir. Dolayısıyla burada söz konusu olan bir toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâlidir.” ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>Beyin sağlığı, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur!</strong></p>
<p>Beyin sağlığını korumak en önemli alışkanlığın düzenli ve kaliteli uyku olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Uyku sırasında beyin, gün içinde edinilen bilgileri düzenler, gereksiz uyarıları ayıklar ve kendini yeniler. Ayrıca duygusal düzenleme ve stresle başa çıkma kapasitesi de büyük ölçüde uyku kalitesiyle ilişkilidir. Yeterli uyku olmadığında, sağlıklı beslenme, egzersiz ya da diğer destekleyici alışkanlıkların etkisi sınırlı kalabilir. Bu nedenle beyin sağlığı, kısa süreli çözümlerden çok, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur.</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/beynin-detoksu-kaliteli-uyku-608091">Beynin detoksu kaliteli uyku!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yetersiz uyku ve yüksek şeker içeren gıdalar, beyin sağlığını tehdit ediyor</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/yetersiz-uyku-ve-yuksek-seker-iceren-gidalar-beyin-sagligini-tehdit-ediyor-602653</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Jan 2026 12:05:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[Beyin Sağlığı]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[etki]]></category>
		<category><![CDATA[gıdalar]]></category>
		<category><![CDATA[gün]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[içeren]]></category>
		<category><![CDATA[ödül]]></category>
		<category><![CDATA[şeker]]></category>
		<category><![CDATA[sistem]]></category>
		<category><![CDATA[uyku]]></category>
		<category><![CDATA[yetersiz]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=602653</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gündelik yaşamdaki pek çok alışkanlığın beyin sağlığı üzerinde doğrudan etkileri olduğunu belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, uzun süreli yetersiz uykunun dikkat ve hafızayı zayıflattığını ve öğrenme kapasitesini düşürdüğünü söyledi.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yetersiz-uyku-ve-yuksek-seker-iceren-gidalar-beyin-sagligini-tehdit-ediyor-602653">Yetersiz uyku ve yüksek şeker içeren gıdalar, beyin sağlığını tehdit ediyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span><b><span>Gündelik yaşamdaki pek çok alışkanlığın beyin sağlığı üzerinde doğrudan etkileri olduğunu belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu,</span></b><span> <b>uzun süreli</b> <b>yetersiz uykunun dikkat ve hafızayı zayıflattığını ve öğrenme kapasitesini düşürdüğünü söyledi. Yüksek şeker içeren işlenmiş gıdaların odaklanma güçlüğü ve beyin sisi oluşumuna yol açtığını belirten Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, işlenmiş gıdaların tümünün, beyin için yüksek risk oluşturduğuna dikkat çekti.</b></span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, günlük yaşam alışkanlıklarının beyin sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendirerek beyin sağlığının korunmasına ilişkin tavsiyelerde bulundu.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Günlük yaşam alışkanlıklarının beyin sağlığı üzerindeki etkilerine değinen Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “Günlük yaşam alışkanlıkları beyin sağlığını etkiliyor. Anlık kısa vadeli etkilenmeler de olabiliyor, uzun vadeli etkilenmeler de olabiliyor. Temennimiz uykusuzluk ve kötü beslenme gibi olumsuz davranışların kısa vadeli etkiler yapması. Düzenli egzersiz yapmak, uyku hijyenini sağlamak gibi iyi alışkanlıklarımızın da uzun vadeli etkiler yapmasını isteriz” dedi.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Kronik uykusuzluk demans riskini artırıyor</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Beyni yoran ve daha hızlı yaşlanmasına neden olan alışkanlıkların başında yetersiz uykunun geldiğini belirten Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “Yetersiz uyku, kısa vadede dikkat, hafıza ve öğrenme kapasitesini etkilerken; uzun vadede kronik uykusuzluğun demans riskini artırdığını biliyoruz. Fiziksel olarak hareketsizlik, kısa vadede enerji düşüklüğü ve zihinsel yorgunluk gibi sonuçlarla kendini gösterirken; uzun vadede yine bilişsel fonksiyonlarda gerileme ve nöron bağlantılarının zayıflaması gibi etkiler ortaya çıkabiliyor” dedi.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Uykusuzluk beyni olumsuz etkiliyor</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Uykusuzluğun özellikle beynin hipokampüs, prefrontal korteks ve amigdala bölgeleri üzerinde etkileri olduğunu belirten Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “Uykusuzluk özellikle hafıza merkezi denilen hipokampüs ve dikkat ve karar verme gibi yüksek entelektüel fonksiyonların kontrol edildiği prefrontal korteks dediğimiz alanları etkileyen bir faktördür. Amigdala, duygusal ve dürtüsel kontrolün sağladığı bir alandır. Bu alan da yetersiz uykudan olumsuz etkilenmektedir” dedi.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Hafıza zayıflıyor, öğrenme kapasitesi düşüyor</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Uzun süreli uyku yetersizliğinin, hafızayı zayıflattığını ve öğrenme kapasitesini düşürdüğünü ifade eden Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “Hipokampüs etkilendiği zaman, hafıza oluşumu ve bilgilerin uzun süreli belleğe aktarılması bozuluyor. Çünkü kısa bellekteki bilgilerin uzun süreli belleğe aktarılması, derin uykuda gerçekleşen bir hadisedir. Prefrontal korteks etkilendiğinde, dikkat ve odak sorunları ortaya çıkabiliyor. Problem çözme ve karar verme yetilerinde aksamalar yaşanabiliyor. Günlük hayatta farkında olmadan birçok entelektüel fonksiyonumuzu kullanırız, gün içerisinde bir sürü problem çözeriz. Örneğin sabah işe gideceğiz, aracımız arızalandı hemen çözüm üretmeye çalışırız. Ya taksiye bineriz ya da başka bir çözüm bulmaya çalışırız. Bunlar problem çözme yeteneklerimizin bir örneğidir” dedi.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Abartılı duygusal reaksiyonlar ortaya çıkabiliyor</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Yetersiz uykunun duygusal ve dürtüsel kontrolü sağlayan beyin bölgesi amigdalayı da etkilediğini ifade eden Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “Amigdala, uykusuzluktan şu şekilde etkileniyor: Aşırı uyarılıyor. Abartılı duygusal reaksiyonlar ve dürtüsel tepkiler ortaya çıkabiliyor. Dolayısıyla kişinin toplumsal uyumu da azalıyor” dedi.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Uyku sırasında glimfatik sistem devreye giriyor</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Pandemi sonrası uykunun tamamen gereksiz bir şey gibi algılanmaya başlandığını kaydeden Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, oysa uyku sırasında beyin için çok önemli olan işlemlerin gerçekleştiğini söyledi: “Uyku, özellikle gün içinde saatler yetmediği zaman feragat edilecek şey olarak görülüyor. Oysa uyku sırasında glimfatik sistem dediğimiz özel sistem devreye giriyor, özellikle gün boyunca beyinde biriken toksinleri siliyor. Bu süreç bellek oluşumuna, sinir hücrelerinin onarımına ve birtakım kognitif bozuklukların onarımına yardım eden bir süreç. Glimfatik sistemin aktivasyonunu şöyle anlatabiliriz: Uyku sırasında beyin hücrelerinin arasındaki boşluklar genişliyor ve beyin omurilik sıvısı bu boşluklardan akarak gün içinde biriken toksinleri, amiloid beta gibi zararlı proteinleri temizliyor. Özellikle derin uyku evresinde aktif oluyor. Gün içinde nöronlar çalışarak birtakım metabolik atıklar biriktiriyor. Bunlar yine beyin omurilik sıvısı aracılığıyla uykuda temizleniyor. Glimfatik sistem devreye girince toksinler temizlenir, sinir hücrelerinin arasındaki iletişim de yeniden dengelenmiş olur. Hafıza ve belleğimiz de etkileniyor. Uyku hipokampüsteki kısa süreli hafızayı uzun süreli hafızaya dönüştürme fonksiyonunu indüklüyor. Bu süreçte sinaptik bağlantılar güçleniyor ve öğrenilen bilgiler de kalıcı hale geliyor.”</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>İşlenmiş gıdalar beyin için yüksek risk oluşturuyor</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Beyni olumsuz etkileyen faktörlerden birinin ise kötü beslenme olduğunu belirten Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “Özellikle yüksek şeker içeren işlenmiş gıdalar, odaklanma güçlüğü ve beyin sisi oluşumuna yol açıyor. İşlenmiş gıdaların tümü, beyin için yüksek risk oluşturuyor. Çünkü bunlar çok yüksek şeker, yüksek oranda tuz ve düşük kaliteli yağlar denilen trans yağ içeriyor. Bu da beynimizin ödül mekanizmasını bozarak bağımlılık yaratıyor. Aslında en büyük problem bu” uyarısında bulundu.  </span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Yüksek şeker dopaminerjik ödül mekanizmasını bozuyor</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Beyinde dopaminerjik sistem üzerinden ilerleyen bir ödül mekanizması olduğunu belirten Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “İhtiyaç sahibi bir insana yardımda bulunduğunuzu ve onun size şükran duyduğunu düşünün. Bu size kendinizi iyi hissettiren ve haz veren bir durum. Bu, size beyninizin ödülü. Dopaminerjik sistemin verdiği bir ödül bu. Normal şartlarda beynimiz, iyi bir şey yaptığımızda bizi ödüllendirir ancak bu işlenmiş gıdaları tükettiğimizde yüksek şeker dopaminerjik ödül mekanizmasını bozar. Dahası enflamasyonu artırır, hafıza ve bilişsel işlevi zayıflatır” dedi.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Hipokampüsün yapısı da bozuluyor</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Cips, şeker ve fastfood gibi yüksek şeker içeren işlenmiş gıdaların dopamin salınımını aşırı düzeyde uyardığını belirten Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “Bu ürünler, sürekli bir ödül alıyormuş gibi beyni uyarıyor. Buna haz tuzağı diyoruz ve beyin bu gıdalara bağımlı hale geliyor. Çünkü bunları tükettiği zaman kendini sürekli iyi hissediyor ancak bir süre sonra uzun vadede dopamin reseptörleri duyarsızlaşıyor. Dolayısıyla motivasyon ve ruh hali bozuluyor; inflamasyon ve oksidatif stres, sinaptik bağlantıları zayıflatıyor. Birtakım hayvan deneyleri var, bu deneylerde hayvanlara kafeterya tipi besinler veriliyor. Hipokampüste yapısal bozulma gözlenmiş. Şimdiye kadar hep elektriksel iletim, nöro transfer dengesi, dopaminal sistemin etkileri konuşulurken hayvan sistemlerinde hipokampüsün yapısının dahi bozulduğu, bellek üzerinde ne kadar olumsuz etkileri olduğu görülüyor” diye konuştu.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Yetersiz su tüketimi, beyin fonksiyonlarını nasıl etkiliyor?</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Beyin sağlığı için su tüketiminin de önemine işaret eden Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, “Beynin yüzde 75’i sudan oluşuyor. Yetersiz su içmek, beyin hücrelerinin hacmini küçültüyor ve elektrolit dengesini bozuyor ve toksinlerin temizlenmesini engelliyor. Bu da hafıza, dikkat, konsantrasyon ve ruh hali üzerinde doğrudan olumsuz etki yapıyor. Beyin dokusunun üçte ikisinden fazlası su. Su, sinir hücrelerinin elektriksel iletişimi ve metabolizması için de kritik bir bileşen. Su kaybı olduğunda sodyum ve potasyum gibi iyonların dengesi de bozuluyor ki bunlar sinir iletimi için elzemdir. Sinir iletiminin yavaşlamasıyla bilişsel fonksiyonlar da zayıflıyor. Dehidrasyona bağlı olarak hücre hacmi de küçülüyor, büzülüyor yine aynı şekilde sinaps iletişimi ve bilgi işleme hızını düşürüyor. Yeterli su olmadan toksin temizliği mümkün değil çünkü yine omurilik sıvısının ana içeriği su. Metabolik atıklar da temizlenmemiş oluyor. Bilhassa yaşlılar ve çocuklar dehidrasyon yani susuzluğa karşı çok hassastır. Özellikle demans hastaları az su içtikleri için bile çok ciddi kötüleşme yaşayabilirler” uyarısında bulundu. </span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><b><span>Beyin sağlığını korumak için bu önerilere kulak verin</span></b></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>Beyin sağlığını korumak için yapılması gerekenler konusunda da önerilerini sıralayan Prof. Dr. Özgür Bilgin Topçuoğlu, şunları söyledi:</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>-Her gün açık havada 20 dakika yürüyüş yapılmalıdır. Egzersiz, BBFN dediğimiz Beyin Kökenli Nörotronik Faktörü artırıcı özelliği sayesinde stresi azaltan, kan akışını düzelten ve artıran etkisi ile uzun vadede uyku düzenini de etkilemektedir.</span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>&#8211; Uzun vadede uyku düzeninizi mutlaka yoluna koyunuz. Bunun için gerekirse yardım alınmalıdır. Kronik uykusuzluk, bazen ilaç tedavisi ve hekim yardımı gerektiren düzeylere gelebilir. </span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>&#8211; Sosyal izolasyondan kaçınılmalıdır. Bireylerin yalnız kalmaktan imtina etmesi önemlidir çünkü beyin ne kadar çok uyaran alırsa o kadar çok kendini yenileme, çalışma ve fonksiyon görme yetilerini korur. </span></span></span></span></p>
<p><span><span><span><span>&#8211; Sağlıklı ve dengeli beslenmeye önem verilmelidir. Kişinin eksiği varsa D vitamini ve Omega 3 gibi takviyeler de alınabilir.</span></span></span></span></p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yetersiz-uyku-ve-yuksek-seker-iceren-gidalar-beyin-sagligini-tehdit-ediyor-602653">Yetersiz uyku ve yüksek şeker içeren gıdalar, beyin sağlığını tehdit ediyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuklukta görülen şiddet beyni ve davranışı değiştiriyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/cocuklukta-gorulen-siddet-beyni-ve-davranisi-degistiriyor-601599</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Dec 2025 07:51:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[çocuklukta]]></category>
		<category><![CDATA[davranışı]]></category>
		<category><![CDATA[değiştiriyor]]></category>
		<category><![CDATA[gen]]></category>
		<category><![CDATA[görülen]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Dr. Sultan Tarlacı]]></category>
		<category><![CDATA[ruhsal]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[şiddeti]]></category>
		<category><![CDATA[suç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=601599</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şiddeti genetik, çevresel ve nörobiyolojik boyutlarıyla ele alarak, özellikle çocuklukta maruz kalınan şiddetin beyin gelişimi, kişilik oluşumu ve ileriki yaşamda suç eğilimini nasıl etkilediği hakkında bilgi verdi. </p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocuklukta-gorulen-siddet-beyni-ve-davranisi-degistiriyor-601599">Çocuklukta görülen şiddet beyni ve davranışı değiştiriyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şiddeti genetik, çevresel ve nörobiyolojik boyutlarıyla ele alarak, özellikle çocuklukta maruz kalınan şiddetin beyin gelişimi, kişilik oluşumu ve ileriki yaşamda suç eğilimini nasıl etkilediği hakkında bilgi verdi. </p>
<p><strong>Fiziksel şiddet, ruhsal yapıyı; ruhsal şiddet de fiziksel yapıyı etkiler! </strong></p>
<p>Şiddetin hem ruhsal ve hem de fiziksel olabileceğini aktaran Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “İnsan ruhsal ve bedensel yapıdan oluşur. Bu iki kavram sıkı ilişki içerisindedir. Dolayısıyla bedene alınan bir şiddet, ruhsal yapıyı etkileyebilir.” dedi.</p>
<p>Ruhsal alınan bir şiddetin de aynı doğrultuda fiziksel yapıyı bozabileceğini ifade eden Prof. Dr. Tarlacı, “İki kavram da insanda iç içe geçtiği için ayırmak pek kolay olmayabilir. Şiddete maruz kalan kişide ruhsal, fiziksel, psikolojik veya cinsel bir değişim olur.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Beynin ön bölgesi hasar gördüğünde empati ve öz kontrol bozulur, suç ve şiddet eğilimi artar! </strong></p>
<p>Şiddet uygulayan kişide kendine özgü beyinsel kişilik davranış özelliği olduğunu kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Âşık biri, sevdiği kişi tarafından reddediliyorsa beyin bir yas durumuna girer. Depresyon, üzüntü ve ağlama vardır ancak beynine bakıldığında büyük bir acı görürüz.” dedi.</p>
<p>Suçlu beyin özelliğinin çok boyutu olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “1848’li yıllarda beyni hasar görmüş kişilerin davranışlarının değiştiği görüldü. Araştırmalar neticesinde, öz kontrolümüzün bulunduğu beynin ön bölgesi hasar gördüğünde empati, normlara uyma, öz kontrolün bozulduğu ve yaptığı eylemin sonucunu tahmin edememe gibi bulgular saptandı. Bunun sonucunda da suç ve şiddet eğilimi artar.” açıklamasında bulundu.</p>
<p><strong>Zekânın yüzde 50’si anne-babadan, diğer yüzde 50’si ortam etrafında şekilleniyor! </strong></p>
<p>Aileden gelen genetik bağlantıların da suça yatkınlık olasılığını artırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Beynin kimyasını dengeleyen bir enzim ya da beyindeki kimyasalı parçalayan bir protein vardır. Bu kısım, olası bir gen alımında şiddet özelliğinin arttığını bize göstermiştir. Diğer adı savaşçı gendir. Ama bu tek başına suçlu sayılmaz.” dedi.</p>
<p>Çevre faktörlerinin de etkili olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti:</p>
<p>“Beyin, anne karnından 21 yaşına kadar gelişme gösterir. O süreç içerisinde beslenmenizden soluduğunuz hava ve duygu-iletişim durumunu kazanıp kazanmama gibi faktörler de ekleniyor. Genetik kaderi kabul etmiyoruz. Zekânın yüzde 50’si anne-babadan, diğer yüzde 50’si ortam etrafında şekillenir. Halk arasında psikopat dediğimiz ve sürekli suç işlemeye meyli olan insanlar da var. Bu insanlarda beyin bölgesinde empati ve öz kontrol eksikliği görülmüş. Ancak psikopat beyin de olsa toplum, kültür, aile, iyi eğitim ve destek bu insanı tamamen suç işlemeyen bir birey haline çevirebiliyor.” </p>
<p><strong>Çocuğa erken yaşta şiddet uygulanırsa bu durum beynin bir sanat eserine dönmesini engeller!</strong></p>
<p>Ailenin ilk öğrenme ortamı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Eğer ailede sevgi görülmüş, dinlenilmiş, duygularını ifade eden bir birey olarak yetişmişse, baskı yapılmamışsa ve şiddetten uzaklaştırılmışsa ileride o çocuk iyi bir insan haline gelir. Çocuklar konuşmadıkları dönemlerde aynalama yaparlar. Erken yaşta şiddet uygulanırsa bu durum beynin bir sanat eserine dönmesini engeller.” dedi.</p>
<p>İki kardeşin birbirinden tamamen farklı davranışlar gösterdiğine işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, “Biz anne-babamızdan genleri alırken onların tüm kopyalarını almayız. Yarı anneden ve yarı babadan alıyoruz. Kendi içerisinde çaprazlaşma dediğimiz bir durum ortaya çıkıyor. Kişilik ve mizaç anne ve babamızdan otomatik olarak gelir. Karakteri ise toplum, aile ve okul gibi unsurlar şekillendirir.” ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>Çocuk şiddet gördüğünde sadece onu öğrenmiyor, beynin olgunlaşma işlevi de bozuluyor! </strong></p>
<p>Dönemlere bağlı genetik olarak biyolojik çeşitlilik olduğunu kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Belli bir kesim daha yaratıcı, üretken olabilirken stres, baskı ve hayattaki zorluklarla daha kolay başa çıkabiliyor. Diğer bir kesimi ise yaratıcılığı az, hayatla mücadeleden kaçınan bireyler olarak görüyoruz. Çocuk, ailede şiddeti bir çözüm yolu olarak görmüşse bunu kendine modeller.” dedi.</p>
<p>Beyin açısından bakıldığında erkeklerin 24, kadınların 21 yaşında hayatla mücadele edebilecek bireylere dönüştüğünü belirten Prof. Dr. Sultan Tarlacı sözlerini söyle tamamladı:</p>
<p>“Çocuk şiddet gördüğünde sadece onu öğrenmiyor, beynin olgunlaşma işlevi de bozuluyor. Hücreler arası bozukluk ve duygu durum bozukluğu da ortaya çıkabiliyor. Bu insan, insanlara hem az güvenir hem de dünyayı tehdit olarak görmeye başlar. 20-30 senedir takip edilen çocuklar var. Hayvana şiddet, okuldan kaçma ve akranlarına zorbalık gibi 12 parametre dikkate alındığı zaman, ilkokul veya ortaokul döneminde görülmüşse ileride yasal ve kriminal bir dosyası oluyor. O halde bu çocuklarla ilgili tedbirler alınabilir. Hiçbir çocuk şiddeti talep etmez. Hiperaktif çocukların fazla hareketli olmasının illaki bir anlamı vardır. Onu anlayıp ona göre bir çözüm yolu bulmak gerekiyor.”</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocuklukta-gorulen-siddet-beyni-ve-davranisi-degistiriyor-601599">Çocuklukta görülen şiddet beyni ve davranışı değiştiriyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadına şiddette Nordik Paradoksu…</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/kadina-siddette-nordik-paradoksu-594340</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Nov 2025 14:02:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[GÜNDEM]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[erkek]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[fark]]></category>
		<category><![CDATA[güç]]></category>
		<category><![CDATA[ilişki]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[kadına]]></category>
		<category><![CDATA[nordik]]></category>
		<category><![CDATA[paradoksu]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[şiddette]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=594340</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla kadına yönelik artan şiddet ve kadın psikolojisi konusunu değerlendirdi.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/kadina-siddette-nordik-paradoksu-594340">Kadına şiddette Nordik Paradoksu…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, 25 Kasım<strong> </strong>Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla kadına yönelik artan şiddet ve kadın psikolojisi konusunu değerlendirdi.</p>
<p><strong>Kadın ve erkek biyolojik olarak eşit değil</strong></p>
<p>Kadın ve erkek arasındaki biyolojik ve psikolojik farklılıkları bilmenin bu konuyu sağlıklı anlayabilmek açısından oldukça önemli olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Her şeyden önce, kadın ve erkek biyolojik olarak eşit değildir. Ancak toplumsal anlamda, hak ve fırsatlar bakımından eşit olmaları gerekir. Bu ayrımı net olarak yapmak önemlidir. Biyolojik eşitlik iddiası bilimsel olarak gerçekçi değildir. Bir kadının vücudunda ortalama 4 litre kan dolaşırken, bu miktar erkeklerde yaklaşık 6 litredir. Bu fark bile başlı başına fiziksel güç ve performans açısından eşitliğin olmadığını gösterir. Dolayısıyla, ‘eşitlik’ kavramı burada yanlış beklentilere yol açabilir. Beyin fonksiyonları açısından da kadın ve erkek farklılık gösterir. Kadın beyni, erkek beynine kıyasla empati kurma becerisi açısından daha güçlüdür. Bu fark çocuk yaşta bile gözlemlenebilir. Anaokulunda bir çocuk düştüğünde erkek çocuklar oyuna devam ederken, kız çocuklar yardım etme eğilimi gösterir. Yani bu, empati eğiliminin doğuştan geldiğini gösteren önemli bir örnektir.” dedi.</p>
<p><strong>Kadın ve erkek beyni sorun çözme stilleri açısından da farklı çalışıyor</strong></p>
<p>“Kadın ve erkek beyni sorun çözme stilleri açısından da farklı çalışır. Erkekler stres altında kaldıklarında içe çekilip yalnız başına çözüm ararken; kadınlar paylaşarak, konuşarak rahatlama ihtiyacı duyar.” diyen Prof. Dr. Tarhan, şöyle devam etti:</p>
<p>“Bu durum da zaman zaman yanlış anlaşılmalara neden olur. Erkekler ‘sorunu kendi içinde çözmeye çalışırken’ suskun kalabilir. Kadın ise ‘iletişim kurarak çözüm aradığı’ için çok konuştuğu zannedilebilir. Oysa bu, farklı stres yönetimi stillerinin sonucudur. Eğer bireyler olgunlaşmışsa ve birbirinin yaklaşımına duyarlıysa, bu farklılıklar arasında denge kurulabilir. Beynin sol lobu daha çok mantık, muhakeme, analiz, hesaplama ve konuşma gibi işlevlerle ilgilenirken; sağ lob ise duygular, sezgiler, sanat ve estetik gibi alanlarla ilişkilidir. Sol beyin daha erkeksi; sağ beyin daha dişil özellikler taşır. Ön beyin ise bu iki yarımküre arasında denge sağlar. Eğer birey bu dengeyi kuramazsa ya aşırı rasyonel ya da aşırı duygusal bir yapıda kalabilir. Bu nedenle sağlıklı karar alma süreci için beynin ön bölgesinin iyi çalışması gerekir.”</p>
<p><strong>Cinsellik açısından da kadın ve erkek arasında belirgin farklar var</strong></p>
<p>Biyolojik farklılıkların sadece beyinle sınırlı olmadığını kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Duygusal yönelimler ve cinsellik açısından da kadın ve erkek arasında belirgin farklar vardır. Erkek beyni daha çok erotizm odaklı çalışırken, kadın beyni romantizm odaklıdır. Bu fark, örneğin kısa süreli ilişkilerde de kendini gösterir. Erkek ilişkiden sonra duygusal bağ kurmadan hayatına devam edebilirken, kadın – beklentisi olmadığını bilse bile – duygusal bir karşılık bekleyebilir, telefon bekleyebilir. Bu durum yapılan araştırmalarla da desteklenmektedir.” diye konuştu.</p>
<p><strong>Kadınların özgürleşme hareketi kadın-erkek mücadelesine dönüştü</strong></p>
<p>Patriyarkanın yani ataerkil kültürün, insanlık tarihinde uzun süre baskın olduğunu anlatan Prof. Dr. Tarhan, “1960’larda, özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından, kadınların özgürleşme hareketi dünya genelinde yükselişe geçti. Bu hareketin başlangıcında kadın-erkek eşitsizliklerinin giderilmesi yönünde çok önemli kazanımlar elde edildi. Ancak bir süre sonra bu hareket bazı alanlarda yönünü kaybetti ve kadın-erkek mücadelesine dönüştü. Bu da küresel ölçekte evlilik kurumunu ve toplumsal yapıyı olumsuz etkiledi.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Kadınlar ‘hüzünlü bir prenses’ değil, ‘bilge bir kadın’ olmalıdır</strong></p>
<p>Feminist aktivist bir yazarın “Kadının konforu; sadık bir eşi ve kendi banka cüzdanı olan kadındadır.” dediğini hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, şunları söyledi:</p>
<p>“Kadın hem ekonomik bağımsızlığa sahip olmalı hem de güvenebileceği bir eşe sahip olmalıdır. Toplumsal roller de biyolojik ve çevresel temellere dayanarak şekillenmiştir. Ancak 20. ve 21. yüzyılda toplumsal koşullar büyük ölçüde değişmiştir. Artık bu eski roller işlevini yitirmiştir. Günümüzde yeni bir toplumsal gerçeklik söz konusudur. Bu yeni çağda kadın yalnızca ‘dişiliğiyle’ değil, ‘kişiliğiyle’ var olmalıdır. Kadınlar ‘hüzünlü bir prenses’ değil, ‘bilge bir kadın’ olmalıdır. Kadın bu şekilde kendi gücünü fark ettiğinde, kadın-erkek ilişkileri daha sağlıklı bir şekilde yürüyebilir.”</p>
<p><strong>Yeni bir toplumsal anlayış inşa etmeliyiz</strong></p>
<p>Ataerkil düzenin şekillendirdiği “erkeklik”, “kadınlık”, “annelik”, “babalık” ve “eş” rollerinin artık bu yeni çağın doğrularına göre yeniden yazılması gerektiğine de işaret eden Prof. Dr. Tarhan, “Yeni bir gelenek, yeni bir toplumsal anlayış inşa etmeliyiz. Eski kalıplar ‘babamdan böyle gördüm’, ‘vurdum mu oturturum’ gibi şiddeti ve erkek egemenliğini meşrulaştıran söylemler artık geçerliliğini yitirmeli. Keza ‘kızını dövmeyen dizini döver’ gibi sözler de cinsiyetçi ve şiddet odaklı kültürel kodların bir yansımasıdır. Toplumda hâlâ yaygın olan ‘erkek kadına itaat etmez ama kadın erkeğe itaat etmelidir’ anlayışı da yanlıştır. İtaat iki taraf için de sadakat iki taraf için de geçerlidir.” dedi.</p>
<p><strong>Güvenin olmadığı yerde evlilik inceldiği yerden kopar</strong></p>
<p>Eskiden evliliğe “sevgi yuvası” denildiğini ama artık doğru tanımın “güven yuvası” olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Çünkü güvenin olmadığı yerde evlilik inceldiği yerden kopar. Kadın beyni, empati yetisi bakımından daha güçlü olduğu için fedakârlık eğilimi de yüksektir. Bu da onu ilişkilerde daha çok çabalayan taraf haline getirir. Genellikle çocuk olduktan sonra kadın çocuğa, erkek işe yönelir. Bu da aradaki duygusal bağı zayıflatır. Evlilik bir ateş gibidir: Çok yaklaşırsan yakar, çok uzaklaşırsan söner. Bu nedenle mesafeyi dengede tutmak, ilişkiyi sürekli beslemek gerekir. Çiftlerin ‘ego savaşına’ değil, ‘biz’ olmanın yollarına odaklanması gerekir. ‘Ben kalarak biz olabilmek’ en sağlıklı ilişki biçimidir. Çünkü gerçek bağlılık, bireyliğini kaybetmeden ortak bir hayat kurabilmekle mümkündür. Böylece ilişki bir efendi-köle modeline dönüşmez.” diye konuştu.</p>
<p>Çocuk eğitiminin yalnızca anneye bırakılmasının da problem oluşturduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, çocuk gelişiminde anne ve babanın eşit sorumluluk taşıması gerektiğini, kadınlar çalışsa da çalışmasa da genellikle ev işleri ve çocuk bakımından da sorumlu tutulduğunu bunun da onların yükünü artırdığını anlattı.</p>
<p><strong>Erkek şiddeti değil, güçlünün zayıfı ezmesi söz konusu…</strong></p>
<p>Bazı erkeklerin eğitimli, kariyer sahibi ve dışarıdan başarılı görünse de eşlerine karşı şiddet uygulayabildiğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Bu durum yalnızca ‘erkek şiddeti’ olarak değil, genel anlamda ‘güçlünün zayıfı ezmesi’ olarak da değerlendirilmeli. Çünkü bu kişiler genellikle çocuklukta benmerkezci bir yaklaşımla, ‘kendi ayakları üzerinde dursun’ düşüncesiyle yetiştirilmiş oluyorlar. Bu eğitim iyi niyetle verilse de çocuğun ‘her şey benim istediğim gibi olmalı’ inancını pekiştiriyor. Bu da evlilikte şiddete eğilimi artıran önemli bir faktör. Şiddet davranışı çoğu zaman sadece alkol ya da öfke kontrol bozukluğuna indirgenir. Oysa asıl köken, kişilik yapılanmasında yatıyor. Şiddet eğilimli kişilerde özellikle narsistik ya da antisosyal kişilik özellikleri ön plana çıkıyor. Bu bireyler, kendilerini ‘iyi, doğru, kusursuz’ olarak tanımlar ve eleştiriyi doğrudan saldırı gibi algılar. Özellikle partnerlerinden gelen bir ‘hayır’ ya da karşı çıkış, onların egosunu tehdit eder. Bu durumda ilişki, eşit bir ortaklıktan çıkar ve ‘köle-efendi’ düzenine dönüşür.</p>
<p><strong>Şiddetin kökeninde ne yatıyor?</strong></p>
<p>Bazı insanların öfkeyi bir sorun çözme yöntemi, hatta statü elde etme aracı olarak kullandığını da anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Bu kişiler, kendilerini güçlü gördükleri için zayıfı ezmeyi meşru görür. Bu, adeta bir ‘orman kanunu’ anlayışıdır. Ormanda güçlü olan kazanır; aslan kraldır. Ev içinde bu zihniyetle hareket eden birey, kendi gücünü dayatır. Kadın böyle bir ortamda karşılık vermeye kalktığında —aynı şekilde bağırdığında ya da eşyalar fırlattığında— fiziksel olarak eşit olmadığı için zarar gören taraf olur. Çünkü orman kanunlarında zayıf olan ezilmeye mahkûmdur. Dolayısıyla şiddete karşı aynı yöntemle yanıt vermek, kadını daha da zayıf duruma düşürebilir. Bu nedenle, şiddetin kökeninde yalnızca bireysel patolojiler değil, aynı zamanda öğrenilmiş davranışlar, kültürel kodlar ve yanlış ebeveynlik stilleri de yatmaktadır.” ifadesinde bulundu.</p>
<p><strong>&#8220;Nordik paradoksu&#8221; neyi anlatıyor?</strong></p>
<p>&#8220;Nordik paradoksu&#8221; olarak adlandırılan duruma da işaret eden Prof. Dr. Tarhan, “Bu kavram, İskandinav ülkeleri gibi toplumsal cinsiyet eşitliğinde dünyanın önde gelen ülkelerinde, kadına yönelik şiddetin hâlâ yüksek oranlarda görülmesini ifade eder. Bu ülkeler, özellikle 1960’lı yıllardan itibaren cinsiyet eşitliği konusunda yasal düzenlemeler yaparak büyük ilerlemeler kaydettiler. Ancak İsveç’te günümüzde hâlâ ayda 2-3 kadın, partner şiddeti nedeniyle hayatını kaybediyor. Türkiye’de ise bu sayı aylık 30-40 cinayet civarında. Oysa 20 yıl önce bu oran aylık 1-2 kadındı. Yani 2023 istatistiklerine göre Türkiye’de kadın cinayetleri yaklaşık 10 kat artmış durumda. Nüfusa oranla baktığımızda, İsveç&#8217;in 10 milyon, Türkiye’nin ise yaklaşık 80 milyonluk bir nüfusu olduğu göz önüne alındığında, sayılar benzer düzeylerde. Bu da kadına yönelik şiddetin yalnızca toplumsal cinsiyet eşitliğiyle açıklanamayacağını gösteriyor.” dedi.</p>
<p>Prof. Dr. Tarhan, Avrupa Birliği ülkelerinde yapılan araştırmalara göre, kadınların yaşamları boyunca en az bir kez partner şiddetine maruz kalma oranının Avrupa ortalamasının yüzde 22, İskandinav ülkelerinde yüzde 28 ve Türkiye’de de yüzde 33 civarında olduğunu ifade etti.</p>
<p><strong>Erkeğin fiziksel gücü varsa, kadının da gücü; düşünce ve strateji becerisi</strong></p>
<p>Erkeğin fiziksel gücü varsa, kadının da güçlü aracının düşünce ve strateji becerisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Ancak bu strateji ağlamak ya da duygu sömürüsü şeklinde olmamalı. Çünkü kadın ağladığında, şiddete meyilli bir erkek bu zayıflığı daha da ezme eğiliminde olabilir. Dolayısıyla ağlamak yerine, stratejik ve düşünsel bir yaklaşım tercih edilmelidir. Böyle bir durumda kadın, ‘Şu anda çok öfkelisin. Seni şu an gerçek kişiliğinle görmüyorum. Bu davranışını bir kenara not ediyorum ama şu an sana cevap vermeyeceğim. Çünkü bu yaptığın şey doğru değil.’ demeli. Bu yaklaşım, karşı tarafın düşünen beynini devreye sokar. Yani burada stratejik davranmak gerekir. Elindeki güçlü yönleri fark etmek ve etkili şekilde kullanmak önemlidir. Eğer erkek öfkesinin karşısındakine etki ettiğini, onu yönettiğini hissederse, o gücü kullanmaya devam eder. Bu nedenle kadın, eşinin hangi yönlerden etkilendiğini iyi gözlemlemeli.” şeklinde konuştu.</p>
<p>Empati eksikliğinin günümüzde ilişkilerin en büyük düşmanı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, evlilikte çatışma durumunda her iki taraf bir adım geri atarsa, orta noktada buluşabileceklerini söyledi.</p>
<p><strong>Şiddet, bir sorun çözme, hak arama, bir iletişim yöntemi olarak içselleştirilmemeli</strong></p>
<p>Şiddet mağdurlarına bakıldığında çoğunun çocukluk döneminde şiddete tanıklık ettiği ya da maruz kaldığının görüldüğünü kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Bu bireylerin yetiştiği ailelerde şiddet, bir sorun çözme, hak arama, hatta bir iletişim yöntemi olarak içselleştirilmiştir. Bu nedenle şiddet, onlar için olağan ve tanıdık gelir. Kız çocukları, bu koşullarda büyüdüklerinde genellikle iki farklı yöne savrulurlar. Özerklik duygusu güçlü olanlar, evlenmek istemez, kendilerini korumak için eğitim alır, meslek sahibi olmak ister. Aileleri tarafından teşvik edilenler de ‘Senin bir mesleğin olsun, bileziğin olsun. Yanlış bir evlilik yaparsan kendi ayakların üzerinde durabilesin’ şeklinde motive edilirler.” diye konuştu.</p>
<p><strong>Şiddet içeren ilişkilerde pişmanlık da sık görülür</strong></p>
<p>Şiddetin öğrenilmiş çaresizlik haline gelebildiğini de dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Kişi, şiddeti bir kader gibi kabullenir, bunu çaresizlik ya da hatta bir sevgi göstergesi olarak algılar. Oysa bu, derin bir zayıflık ve kırılganlık işaretidir. Bu öğrenilmiş çaresizliğin aşılabilmesi için bireyde özerklik duygusunun gelişmiş olması gerekir. Özellikle genç kızlar, evliliğin başında bu konulara duyarlı olduklarını ifade eder ve şiddete kesinlikle tolerans göstermeyeceklerini belirtirler. Şiddet içeren ilişkilerde pişmanlık da sık görülür. Özellikle alkolün etkisi altındayken ortaya çıkan şiddet olaylarında, alkolün etkisi geçtikten sonra birey yoğun bir pişmanlık yaşayabilir. Ancak bu pişmanlığın çoğu zaman bir iyileştirici etkisi olmaz, çünkü şiddet bir kere yöntem hâline geldiyse, bu noktadan sonra artık ilişki sağlıklı biçimde devam edemez.” ifadesinde bulundu.</p>
<p><strong>Şiddetin ilk anında sınırlar net biçimde çizilmeli</strong></p>
<p>İlişkide şiddeti tolere etmenin, affetmenin bir kez olabileceğini ama sonra affedilemez bir hal alacağını anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Çünkü bu noktada kurban rolünü benimsemek, şiddete zemin hazırlamak anlamına gelir. Bu nedenle, evliliğin başında yapılacak olan bir evlilik niyet sözleşmesi ya da çiftlerin birlikte değerlendireceği bir evlilik olgunluğu ölçeği, bu tür konuların önceden açıkça konuşulması açısından önemlidir. Eğer biri, şiddeti evlilikte bir problem çözme yöntemi olarak görüyorsa, bu kişi zaten evlilik olgunluğuna sahip değildir. Böyle biriyle ya evlenilmemeli ya da evlenildiyse, şiddetin ilk anında sınırlar net biçimde çizilmelidir.” şeklinde konuştu.<strong> </strong></p>
<p>Sağlıklı evliliklerin, karşılıklı saygı ve bireysel sınırların korunmasıyla mümkün olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Yüzeysel ilişkilerde bu denge kurulamıyor. Çünkü bu tür ilişkilerde bağın harcı hızla tükeniyor. Ancak derinlikli, nitelikli ilişkilerde uzun vadeli bağ kurulabiliyor.” dedi.</p>
<p><strong>Evlilikte en büyük yatırım, birbirine ayrılan zamandır</strong></p>
<p>Prof. Dr. Tarhan, evliliklerde en önemli ihtiyacın “birlikte kaliteli zaman geçirmek” olduğunu dile getirerek, “Nitelikli bir ilişki varsa güven oluşur, insanlar küçük şeyleri büyütmez. Problemler doğal akışta çözülür. En büyük yatırım, birbirine ayrılan zamandır.” ifadesinde bulundu.</p>
<p>Kadın ve erkeğin aynı anda aynı rolleri üstlenmesinin “rol karmaşası” na neden olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Evde kadın da erkek de rollerini dengeleyerek ortak liderlik kurmalı. Kadının biyolojik eğilimi kendini ifade etmeye yöneliktir. Erkeğin ise görsel uyarılara tepkisi daha fazladır. Bu farklılıklar göz önüne alınarak evlilik kurumunda dengeli bir sistem kurulmalı.” diye konuştu.</p>
<p><strong>Kadınlık ve erkeklik kimliğini yok eden yaklaşımlar tehlikeli</strong></p>
<p>Son yıllarda artan cinsiyet eşitliği ve tek cinsiyetli yaklaşımların, evlilik ve kimlik yapısını zedelediğini kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Cinsiyet eşitliği hak ve fırsatlarda olmalı; kadınlık ve erkeklik kimliğini yok eden yaklaşımlar tehlikeli. Bu bir toplumsal kumar. Cinsiyetsizlik akımları, evliliği cinselliğe indirgedi. Bu da kurum olarak evliliği zayıflatıyor.” şeklinde konuştu.</p>
<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, toplumsal düzenin kadın ve erkek rollerini tamamlayıcı olarak tanımlaması gerektiğini belirterek, “Kadın ve erkek rolleri çatışma değil, tamamlayıcılık üzerine kurulmalı. Feminen ve maskülen enerjinin dengesi hem birey hem toplum sağlığı için hayati.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/kadina-siddette-nordik-paradoksu-594340">Kadına şiddette Nordik Paradoksu…</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyin, umudunu kaybetmeyene yardım ediyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/beyin-umudunu-kaybetmeyene-yardim-ediyor-575869</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Sep 2025 16:00:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[beceri]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[duygu]]></category>
		<category><![CDATA[ediyor]]></category>
		<category><![CDATA[enerji]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[ifade]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kaybetmeyene]]></category>
		<category><![CDATA[tarhan]]></category>
		<category><![CDATA[umudunu]]></category>
		<category><![CDATA[umut]]></category>
		<category><![CDATA[yardım]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=575869</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, umut ve umutsuzluk konusunu değerlendirdi.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/beyin-umudunu-kaybetmeyene-yardim-ediyor-575869">Beyin, umudunu kaybetmeyene yardım ediyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, umut ve umutsuzluk konusunu değerlendirdi.</p>
<p><strong>Umut sadece bir duygu değil</strong> <strong>&#8220;yaşam enerjisi&#8221;…</strong></p>
<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan,<strong> </strong>umudun sadece bir duygu değil, aynı zamanda hayatta kalmak için tüm canlıların genlerine kodlanmış bir &#8220;yaşam enerjisi&#8221; olduğunu belirterek, normal olanın umut, anomalinin ise umutsuzluk olduğunu söyledi.</p>
<p>İnsanın doğuştan umutlu olmaya programlandığını ancak öğrendiği yanlış düşünce kalıpları ve &#8220;kendini gerçekleştiren kehanetler&#8221; ile umutsuzluğa sürüklendiğini ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bir hayvan kesimhaneye giderken bile otlamaya devam eder çünkü gelecek projeksiyonu yoktur, umutsuzluğu bilmez. İnsan ise geleceğin ve belirsizliğin farkında olduğu için umutsuzluğa düşebilir. Ancak bu, sonradan öğrenilen bir durumdur.&#8221; dedi.</p>
<p>Umudun, bir duygudan öte, bilinçli ve öğrenilmiş zihinsel bir beceri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, &#8221; Umut bir duygudan öte bilinçli bir şeydir, zihinsel bir öğrenme sonucunda ortaya çıkar. Yani insan umutla umutsuzluk arasında ilerleyen bir varlıktır. Beynimiz küserse umutsuz oluruz. &#8216;Ben başaramam, her şey boş, hayat anlamsız&#8217; gibi düşünceler beyni savunmaya geçirir ve kişiyi yalnızlığa, depresyona iter.&#8221; şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Psikolojik sağlamlığın en önemli kaynaklarından biri ümidi yüksek tutabilme becerisi</strong></p>
<p>Psikolojik sağlamlığın en önemli kaynaklarından birinin, her koşulda ümidi yüksek tutabilme becerisi olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, bu becerinin amaç odaklı düşünme ve sabır gibi diğer karakter güçleriyle desteklendiğini ifade etti.</p>
<p>Prof. Dr. Tarhan, umutsuzluğun en büyük kaynaklarından birinin, insanların olumsuz ön yargıları ve &#8220;zihin okuma&#8221; alışkanlıkları olduğunu, düşünce katılığına sahip, eleştiriye kapalı ve inatçı kişilerin kendilerini değişime kapattığını dile getirerek, 21. yüzyılın en önemli becerilerinin yenilikçilik ve farklı fikirlere açık olmak olduğunu vurguladı.</p>
<p>Umut duygusunu korumak için çocukları örnek almamız gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, &#8220;En ümitsiz ortamda bile insan kendine bir ümit ışığı yakabilir. Tohum yerin altında bekler, şartlar oluştuğunda fidan olur, ağaç olur, meyve verir. Umut da böyledir.&#8221; diye konuştu.</p>
<p><strong>İnsanın en temel korkularının altında &#8220;belirsizliğe tahammülsüzlük” yatıyor</strong></p>
<p>Prof. Dr. Nevzat Tarhan, insanın en temel korkularının altında yatan &#8220;belirsizliğe tahammülsüzlüğün&#8221;, umutsuzluğun ana kaynağı olduğunu dile getirerek, “İnsan, diğer canlılardan farklı olarak her şeyi kontrol etme arzusundadır.” dedi.</p>
<p>Kutsal metinlerin &#8220;ilahi plana güvenme&#8221; yani teslimiyet ve tevekkül tavsiye ettiğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, insanın &#8220;Şu an benim için kötü olan şey, belki yarın için iyidir&#8221; diyerek büyük resmi görmeye çalıştığında ve kontrol edemeyeceği durumları &#8220;radikal kabullenme&#8221; ile rafa kaldırdığında, belirsizliğin azaldığını ve umutsuzluğun umuda dönüştüğünü ifade etti.</p>
<p>Prof. Dr. Tarhan, bu yaklaşımın, kişinin gücünün yetmediği konularda boşa enerji harcamak yerine, hedeflerine odaklanmasını ve anı yaşamasını sağlayan modern bir terapi yöntemi olduğunu da dile getirdi.</p>
<p><strong>Umut, öğrenilmiş zihinsel bir beceri</strong></p>
<p>Umudun, öğrenilmiş zihinsel bir beceri ve bir karakter gücü olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, psikolojik sağlamlığın temelinde &#8220;zihinsel esnekliğin&#8221;, yani A planı olmayınca B ve C planlarını düşünebilmenin yattığını kaydetti.</p>
<p>Prof. Dr. Tarhan, Yunus Peygamber kıssasının da bir sabır öyküsünden çok, &#8220;ne olursa olsun ümitsizliğe düşmeme&#8221; kıssası olarak okunması gerektiğini ifade etti.</p>
<p>Bazı kişilerin, sorumluluk almamak ve riskten kaçmak için &#8220;depresyondan beslendiğini&#8221; ve &#8220;Ben zaten böyleyim, hayat kötü&#8221; diyerek kendilerini bir kadere hapsettiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, bu durumun bir kendini kandırma yöntemi olduğunu söyledi.</p>
<p><strong>Ümitli bir insan su gibi…</strong></p>
<p>20&#8217;li yaşların, kimlik arayışı ve hayal kırıklıklarının sıkça yaşandığı bir &#8220;karar yılları&#8221; olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, &#8220;Hayata taktığınız zihinsel gözlük siyahsa, her şeyi siyah görürsünüz. Ümitli bir insan ise su gibidir; önüne bir engel çıktığında etrafından dolaşır, yoluna devam eder. Müthiş bir metafor su. Su akıyor, önüne bir engel çıktığı zaman etrafını dolaşıyor. Damlaya damlaya geçiyor, gidiyor. Buhar oluyor, tekrar dönüyor. Yani ümitli olan bir insan su gibi hayata bakar. Hayatta her şey bakış açımızla ilgili. Zümrüdüanka kuşu var. Türkçede de Hüma kuşu diye geçiyor. Zümrüdüanka küllerinden yeniden doğmuş. Zümrüdüanka kuşu gibi küllerinden yeniden doğmayı metafor olarak terapide de kullanıyoruz.” diye konuştu.</p>
<p>Gençlere, küllerinden yeniden doğan Zümrüdüanka kuşunu örnek almalarını tavsiye eden Prof. Dr. Tarhan, &#8220;İnsana doğuştan bu kapasite verilmiştir. En karanlık anlar, aydınlığın kıymetinin anlaşıldığı şafak vaktidir. Kapalı kapıları zorlamak yerine, açık kapıları arayıp bulmalı ve oradan ilerlemelisiniz.&#8221; ifadesinde bulundu.</p>
<p><strong>Umut duygusu beyinde serotonin, dopamin gibi mutluluk hormonlarını harekete geçiriyor</strong></p>
<p>Prof. Dr. Tarhan, umut duygusunun yüksek olmasının beyinde serotonin, dopamin gibi mutluluk hormonlarını harekete geçirdiğini ve kişinin enerjisini artırdığını belirterek, &#8220;Beynimiz, umutlu olduğumuzda bize yardım eder. Krizlere ve depresyona çözüm bulur. Biyolojik olarak umutlu olmaya kodlanmışız. Umut duygusu, insan için bilişsel ve zihinsel bir beceridir. Umut duygusunun yüksek olması, motivasyonun da yüksek olması demektir. Depresyon tedavisinde veya kariyer eğitimlerinde ilk öğretilen şey, iyileşme beklentisi ve umut duygusudur. İyileşme beklentisi ve umut duygusu olan kişilerin beyinlerinde serotonin, dopamin, oksitosin ve endorfin gibi mutluluk ve hazla ilgili hormonlar adeta coşar. Bu hormonlar sayesinde kişinin enerjisi artar ve kendini harekete geçirir. Umutlu bir kişi, önüne çıkan engelleri birer ‘engel’ olarak değil, ‘büyümenin bir parçası’ olarak görür. Bakış açısı tamamen bununla ilgilidir. Yaşadığı travmaları ‘geliştiren travma’ olarak nitelendirir. Bir olayın tehdit boyutu yerine fırsat boyutuna odaklanır. Tehditleri analiz eder ama asıl olarak ‘Yaşadığım bu olaydan nasıl bir fırsat çıkarabilirim?’ diye düşünür. İşte bu bakış açısına sahip olduğunda, umut o kişi için gerçek bir yaşam enerjisine dönüşür.” dedi.</p>
<p><strong>Beynimiz adeta bir kimya laboratuvarı, bir eczane gibi çalışıyor</strong></p>
<p>Ümitsizlik ve karamsarlığın insan doğasına aykırı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Çünkü en zor durumda bile içinde bir umut ışığı taşıyan kişi, harekete geçme gücünü bulabiliyor. Böylece motivasyonu ve enerjisi artıyor. En önemlisi de beyin ona yardım ediyor. Beynimiz adeta bir kimya laboratuvarı, bir eczane gibi çalışıyor. Umudu yüksek olan kişinin beyni, depresyona ya da krize çözüm üretmeye başlıyor. Beyin destek verince çıkış yolu da daha kolay bulunuyor. Çünkü biz biyolojik olarak buna uygun şekilde kodlanmışız.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/beyin-umudunu-kaybetmeyene-yardim-ediyor-575869">Beyin, umudunu kaybetmeyene yardım ediyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocuğunuz solaksa dikkat! Baskın eli değiştirmeye çalışmak nörogelişimsel risk taşıyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/cocugunuz-solaksa-dikkat-baskin-eli-degistirmeye-calismak-norogelisimsel-risk-tasiyor-565558</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 Aug 2025 10:41:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[alp]]></category>
		<category><![CDATA[baskın]]></category>
		<category><![CDATA[bazı]]></category>
		<category><![CDATA[beyin]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[çalışmak]]></category>
		<category><![CDATA[çocuğunuz]]></category>
		<category><![CDATA[değiştirmeye]]></category>
		<category><![CDATA[dikkat]]></category>
		<category><![CDATA[eli]]></category>
		<category><![CDATA[farklı]]></category>
		<category><![CDATA[motor]]></category>
		<category><![CDATA[nörogelişimsel]]></category>
		<category><![CDATA[özellik]]></category>
		<category><![CDATA[risk]]></category>
		<category><![CDATA[solaksa]]></category>
		<category><![CDATA[taşıyor]]></category>
		<category><![CDATA[yol]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=565558</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklığın beyin işleyişi, genetik ve çevresel faktörlerle ilişkisi, nörogelişimsel etkileri, yaratıcılık ve zeka ile bağlantısı hakkında bilgi verdi.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocugunuz-solaksa-dikkat-baskin-eli-degistirmeye-calismak-norogelisimsel-risk-tasiyor-565558">Çocuğunuz solaksa dikkat! Baskın eli değiştirmeye çalışmak nörogelişimsel risk taşıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, solaklığın beyin işleyişi, genetik ve çevresel faktörlerle ilişkisi, nörogelişimsel etkileri, yaratıcılık ve zeka ile bağlantısı hakkında bilgi verdi.</p>
<p><strong>El tercihi doğuştan gelen, genetik ve çevresel etkenlerle şekillenen bir özellik!</strong></p>
<p>El tercihinin doğuştan gelen, büyük oranda beynin işleyişine bağlı bir özellik olduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Beynimizin motor komutları veren bölümleri, özellikle de karşı beyin yarımküresiyle çalışan motor korteks, hangi elimizi baskın kullandığımızı belirler.” dedi.</p>
<p>Sağ elini kullananların motor sisteminin genellikle sol beyin yarımküresiyle daha aktif çalışırken, solaklarda bu durumun çoğunlukla tersi olduğunu aktaran Alp, “Solaklık genetik faktörlerden de etkilenir. Ailede solak bireylerin bulunması, çocuğun da solak olma ihtimalini artırır. Ancak bu aktarım matematiksel olarak öngörülebilir bir şekilde gerçekleşmez. Genetik yatkınlık kadar, çevresel etkenler ve hatta doğum öncesi gelişim süreci de belirleyicidir. Yani bir çocuk, genetik olarak solaklığa eğilimli olabilir, ancak çevresel baskılar ya da nörogelişimsel faktörler onun sağ el kullanmasını da şekillendirebilir.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Solaklarda dil işlevleri daha esnek dağılıyor!</strong></p>
<p>Beynimizin vücudun karşı tarafını kontrol ettiğini hatırlatan Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Dolayısıyla solak bir birey yazı yazarken ya da bir işi sol eliyle yaparken, beyninin sağ yarımküresi daha yoğun çalışır. Fakat işin ilginç yanı şu, solak bireylerin beyin yapısında, özellikle sağ ve sol beyin yarımküreleri arasındaki iletişimi sağlayan ‘korpus kallozum’ gibi bazı yapılarda daha fazla bağlantı gözlemlenmiştir.” dedi.</p>
<p>Dil gibi karmaşık işlevlerde, sağlak bireylerde genellikle sol beyinin daha baskın olduğunu kaydeden Alp, solaklarda ise bu dağılımın daha esnek olduğunu, bazı solakların dili sağ beyinle işlediğini, bazılarının ise her iki beyni birlikte kullandıklarını vurguladı. Alp, bu esnekliğin, onların farklı bilişsel stratejiler geliştirmesine de olanak tanıyabildiğini aktardı.</p>
<p><strong>Solak bireylerin genel zeka düzeyi veya öğrenme becerilerinde belirgin bir fark yok!</strong></p>
<p>Solak bireylerin genel zeka düzeyi veya öğrenme becerilerinde belirgin bir fark olmadığına dikkat çeken Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>
<p>“Ancak beynin bilgiyi işleme biçimindeki farklılıklar nedeniyle, zaman zaman bazı avantajlar veya farklı yollar izlenebilir. Örneğin solak bireyler bazı görevlerde daha üretken, daha farklı düşünebilen bireyler olarak tanımlanır. Bu, beynin iki yarımküresi arasındaki daha dengeli ya da farklı iletişim yollarından kaynaklanıyor olabilir. Bazı araştırmalar, solakların uzamsal becerilerde, örneğin harita okuma ya da şekil tanımada daha başarılı olabileceğini öne sürüyor. Ancak bunlar tüm solaklar için geçerli genel kurallar değildir; bireysel farklılıklar her zaman ön plandadır.”</p>
<p><strong>Nörolojik hastalıklarda solaklık, tek başına bir risk faktörü değil! </strong></p>
<p>Solak bireylerde bazı nörolojik hastalıklara yatkınlığın daha fazla olup olmadığı konusunda bilimsel tartışmaların devam ettiğini dile getiren Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak bazı araştırmalar solaklık ile bazı nörolojik veya gelişimsel farklılıklar arasında ilişki olabileceğini gösteriyor.” dedi.</p>
<p>Disleksi, dikkat eksikliği ya da şizofreni gibi sorunların solak bireylerde biraz daha yüksek oranda rapor edildiğini belirten Alp, “Ancak burada önemli olan şu: Solaklık, tek başına bir risk faktörü değildir. Beyindeki bazı farklı yapılanmalar, hem solaklığı hem de bu tür hastalıklarla ilişkili olabilecek bilişsel örüntüleri beraberinde getirebilir. Yani bu, neden-sonuç ilişkisi değil, daha çok ‘ortak bir yolun kesişimi’ gibi düşünülebilir.” açıklamasını yaptı.</p>
<p><strong>Çocuğun baskın elini değiştirmeye zorlamak, nörogelişimsel süreçte çeşitli zorluklara yol açabilir!</strong></p>
<p>El tercihinin, doğumdan sonra yavaş yavaş netleşen bir özellik olduğuna işaret eden Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Genellikle 3 ila 6 yaş arasında baskın el belirginleşir. Bazı çocuklar bu süreçte başlangıçta sol elini daha fazla kullansa da zamanla sağ eli tercih etmeye başlar. Bu dönüşüm bazen doğal gelişimin parçasıdır, bazen de çevresel yönlendirmelerle olur.” dedi.</p>
<p>Beynin oldukça esnek bir yapıda olduğunu ve özellikle çocukluk döneminde kullanılan elin sinirsel temsili güçlendiğini vurgulayan Alp, şunları söyledi:</p>
<p>“Ancak bu dönüşüm dış baskılarla oluyorsa, örneğin çocuk yazı yazarken sol eliyle yazmak istiyor ama sağ elle yazmaya zorlanıyorsa, bu durum çocuğun nörogelişimsel sürecinde bazı zorluklara yol açabilir. Bu tür zorlamalar, yazı yazma güçlüklerinden ince motor becerilerde gerilemeye kadar uzanan çeşitli etkiler yaratabilir. Hatta bazı durumlarda dikkat dağınıklığı veya konuşma akıcılığı sorunları da gözlemlenmiştir.</p>
<p>Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalı. Günlük yaşamdaki bazı alışkanlıklar, örneğin yemek yeme gibi pratik davranışlar, bireyin el tercihi ne olursa olsun zamanla sağ elle de yapılabilir hale gelebilir. Nitekim, bir davranışın motor düzeyde kolayca öğrenilebilmesi ile bireyin baskın motor elini değiştirmek aynı şey değildir. El tercihi bir yönelimdir, alışkanlıklar ise öğrenilebilir ve şekillendirilebilir.”</p>
<p><strong>Solaklar daha mı yaratıcı? </strong></p>
<p>Solaklık ile yaratıcılık ya da sanatkârlık arasında bir ilişki olup olmadığı konusunda değinen Uzman Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bilimsel çalışmalarda zaman zaman sol elini kullanan bireylerin problem çözme yaklaşımlarında veya sanatsal ifade alanlarında biraz daha farklı yollar izleyebildiği gözlemlenmiş. Özellikle görsel-uzamsal algı, özgün düşünme stratejileri gibi alanlarda bazı eğilimler söz konusu olabiliyor. Ama bu, her solak bireyin sanatla iç içe olduğu ya da mutlaka farklı düşündüğü anlamına gelmiyor.” dedi.</p>
<p>Beynin iki yarımküresi arasındaki iletişimin solak bireylerde daha esnek olabildiğinin düşünüldüğünü dile getiren Alp, “Bu da bazı durumlarda olaylara farklı açılardan bakabilmelerine katkı sağlayabilir. Elbette bu her birey için geçerli değil; kişisel yatkınlıklar ve çevresel faktörler burada çok belirleyici. Kısacası, bu alanda bazı ilginç bulgular var ama doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisi kurmak için elimizde yeterince net veri yok.” diyerek sözlerini tamamladı.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/cocugunuz-solaksa-dikkat-baskin-eli-degistirmeye-calismak-norogelisimsel-risk-tasiyor-565558">Çocuğunuz solaksa dikkat! Baskın eli değiştirmeye çalışmak nörogelişimsel risk taşıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yalnızlık beyni zayıflatıyor!</title>
		<link>https://www.engazete.com.tr/yalnizlik-beyni-zayiflatiyor-552784</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cenk Şefik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 10 Jul 2025 08:10:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[SAĞLIK]]></category>
		<category><![CDATA[beyni]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>
		<category><![CDATA[zayıflatıyor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.engazete.com.tr/?p=552784</guid>

					<description><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, yalnızlığın beyin kimyası ve yapısı üzerindeki olumsuz etkileri ile ruhsal sağlık üzerindeki riskleri hakkında bilgi verdi.</p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yalnizlik-beyni-zayiflatiyor-552784">Yalnızlık beyni zayıflatıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, yalnızlığın beyin kimyası ve yapısı üzerindeki olumsuz etkileri ile ruhsal sağlık üzerindeki riskleri hakkında bilgi verdi.</p>
<p><strong>Kronik yalnızlık, hem ruhsal hem fiziksel hastalık riskini artırıyor!</strong></p>
<p>Uzun süreli yalnızlığın stres tepkisini tetikleyerek hipotalamo-hipofiz-adrenal (HPA) aksını sürekli aktif tuttuğunu dile getiren Prof. Dr. Barış Metin, “Bu durum, kortizol seviyelerinin artmasına ve zamanla nöroinflamasyon, hipokampal hasar ve bağlantı kopmaları gibi değişimlere yol açabilir. Kronik yalnızlık depresyon, anksiyete, Alzheimer hastalığı ve kalp hastalıkları gibi pek çok sorunun riskini artırır.” dedi.</p>
<p>Nörolojik açıdan da yalnızlığı tanımlayan Metin, “Nörobilimsel olarak yalnızlık, beklenen sosyal bağlılık düzeyi ile mevcut sosyal durum arasındaki farkın algılanmasıdır. Bu fark, beynin özellikle sosyal ödül ve sosyal tehdit işleme ağlarını aktive eder.” açıklamasını yaptı.</p>
<p><strong>Yalnızlık beyin kimyasını olumsuz etkiliyor! </strong></p>
<p>Yalnızlığın beyinde özellikle etkilediği bazı bölgeler olduğunu aktaran Prof. Dr. Barış Metin, “Prefrontal korteks (özellikle medial PFC),<strong> s</strong>osyal değerlendirme ve öz-farkındalıkla ilgili bölgedir. Yalnız kişilerde bu bölgede hiperaktivite gözlenebilir. Amigdala, sosyal tehdit ve korku algısıyla ilişkilidir. Yalnız bireylerde amigdala daha uyarılmış olabilir. Hipokampus, bellek ve stres regülasyonunda görev alır. Uzun süreli yalnızlık bu bölgede hacim kaybına yol açabilir. Arka singulat korteks ve temporoparietal bağlantı bölgeleri de<strong> s</strong>osyal algı ve zihinsel durumları anlama ile ilişkilidir.” dedi.</p>
<p>Yalnızlığa yanıt olarak ise bazı kimyasalların devreye girdiğine dikkat çeken Metin, şunları söyledi:</p>
<p>“Kortizol, kronik stres hormonudur. Uzun süreli yalnızlıkta yüksek kalabilir. Dopamin, sosyal ödüllerle bağlantılıdır. Yalnızlık durumunda dopamin sisteminin zayıfladığı düşünülür. Oksitosin, sosyal bağ hormonudur. Yalnızlıkta düzeyleri azalabilir. Serotonin, düşük serotonin düzeyleri yalnızlık ve depresyonla ilişkilidir.”</p>
<p><strong>Beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkileri gözlemlenebiliyor!</strong></p>
<p>Uzun süreli yalnızlığın özellikle yaşlılarda bilişsel işlevlerde  gerilemeye  neden olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Barış Metin, “Birçok araştırma yalnızlığın demans olasılığını artırdığını göstermiştir.” dedi.</p>
<p>MR, PET gibi beyin görüntüleme teknikleriyle yalnızlığın etkilerinin gözlemlenebildiğini kaydeden Metin, “Özellikle prefrontal korteks, insula, amigdala ve hipokampüste aktivite ve şekil değişiklikleri bildirilmiştir. Bu alanlar beynin hem bellek, duygular ve karar verme gibi temel bilişsel işlevlerinde hem de sosyal iletişimde yer alan alanlardır.” şeklinde konuştu.</p>
<p><strong>Sosyal uyarı olmazsa beyin işlevleri zayıflıyor!</strong></p>
<p>Dijital iletişimin, kısmen gerçek sosyal temasın yerini tutabileceğini ifade eden<strong> </strong>Prof. Dr. Barış Metin, “Ancak iletişimin tam karşılığı değildir. Beyin, yüz yüze etkileşimlerde, mimik, tonlama, dokunma, koku gibi çoklu duyusal ipuçlarını işler. Bu durum oksitosin ve empati ağlarını daha fazla aktive eder. Mesajlaşma veya görüntülü konuşma gibi dijital iletişimde, sosyal bağ hissi sınırlıdır. Empatik beyin devreleri daha az uyarılır.” dedi.</p>
<p>Yalnızlığın beyin üzerindeki olumsuz etkilerini önlemek veya azaltmak için önerilerde bulunan Metin, sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>“Öncelikle yalnızlıkla yaşamamak gerekir. Yaşam tarzımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirerek daha sosyal bireyler haline gelmeliyiz. Beynimiz sosyal uyarıya muhtaçtır ve sosyal uyarı olmadan işlevleri zayıflayacaktır. Bu nedenle yalnız hissediyorsanız öncelikle yakınlarınızdan sonrasında ise profesyonellerden destek isteyin.”</p>
<p> </p>
<p> </p></p>
<p><a href="https://www.engazete.com.tr/yalnizlik-beyni-zayiflatiyor-552784">Yalnızlık beyni zayıflatıyor!</a> yazısı ilk önce <a href="https://www.engazete.com.tr">En Gazete</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
